21 Kasım 2013 Perşembe

eser özetleri 2

Ana, Kemal Tahir, İthaki Yayınları, İstanbul, 2005
Osmanlı Devleti kurulmadan önceki Anadolu’nun görünümünü ve Anadolu insanının özlemlerini anlatırken, güvenli, adaletli bir devlete duyduğu ihtiyacı açığa çıkarmaktadır.

Roman, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasından hemen öncesinde Orhan Bey’in ölümünden önceki dönemden başlayarak, Orhan Bey’in ölümünden sonra yerini alan Osman Bey’in yayılmaya başlama sürecinde geçen olayları ve Söğüt ve civarında yaşayan Türk toplumunu ile aynı coğrafyada ve çevrede Türklerle yan yana yaşayan diğer toplumların yaşam tarzlarını ve ilişkilerini anlatmaktadır.

Olaylar Türkmen Kayı boyunun bulunduğu Bitinya ucunun merkezi söğüt ve çevresinde yaşanmaktadır. Devlet ana romanı; Türk’lerin Müslüman olarak yaşam tarzlarını, törelerini, aile yapıları ve tarihsel kültürlerine bağlılıklarını, Hıristiyan ve Yahudi insanlarla nasıl adalet ve uyum içinde birlikte yaşadıklarını, Türklerin mertliklerini ve aydın kişiliklerini, otoriter yönetim düzenlerini ve demokratik fikir alışverişlerini,  büyüğü sayma küçüğü koruma güdülerini, savaşçılıklarını ve cesaretlerini sürükleyici bir şekilde anlatmaktadır.
Roman, Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi’nin son günlerinde başlamaktadır.  Osman Bey, babası yerine Bitinya (Söğüt civarı)
ucunun işlerine vekaleten bakmaktadır. Bu dönemde, Anadolu’da Moğol egemenliği altında olan Selçuklulara bağlı birçok beylik bulunmaktadır. Moğollar, Doğu kültürünü temel alarak kurulmuş olan Anadolu toprak düzenini bozmuş, adaletsizlik, hırsızlık ve yağmacılığın hüküm sürdürdüğü bir ortam yaratmışlardır. Huzur ve gelişmişliğin bir simgesi olan ticaret kervanları bölgeden artık geçmez olmuş, yol izleri dahi silinmeye yüz tutmuştur. Önceleri varlık içerisinde yaşayan bu bölge insanları, kıtlıkla karşı karşıya kalmaya başlamışlardır. Moğol baskısı altındaki Selçuklular ise son zamanlarını yaşıyor, göstermelik bir yönetim sergiliyorlardı. Anadolu’daki beyliklerin kapı komşusu olan Bizans’ta durumlar ise Avrupa’nın köhnemiş devletlerinin baskısı neticesinde Anadolu’dan farklı değildir. İşte böyle bir ortamda yaşanan romandaki olayların özeti kısaca aşağıda anlatılacaktır.
BİRİNCİ BÖLÜM: KANCIK VURUŞ
Batı Avrupalı şövalyeler, kendilerinin söz sahibi olacağı bir bölge elde etmek için, yıkılmak üzere olan bu sınır bölgelerinde karışıklık çıkartarak egemenlik kurmak için faaliyette bulunmaktadırlar. İşte bunlardan biri olan Sen Jan Şovalyelerinden Notüs Gladyüs bir gün yolculuğu esnasında bölgedeki Issız Han’a uğrar. Burada Ertuğrul’un Bitinya Ucunun sınırının görünüp görünmediğini sorar. Notüs Gladyüs on beş gün önce Gemlik Limanında gemiden inerek Anadolu toprağına ayak basmıştır ve Ertuğrul Bey’in topraklarındaki mağaralardan birinde yaşayan Cenevizli Keşiş Benito’yu aramaktadır. Sovalye Notüs Gladyüs’e göre bu topraklarda Türkmenler ile Bizanslılar yüzyıllardır aptallık yarışındaydılar. Amacı bu toprakları altı aya varmadan eline geçirmek ve taşıdığı kral kanına dayanarak bölgenin yönetimini ele almaktır. Bu maksatla da bölgede uzun süredir yaşayan nam salmış Keşiş Benito ile işbirliği yapmak istemektedir.
Ertuğrul Bey’in güneyinde Germiyanlılar, doğusunda ve kuzeyinde Karacahisar ve  Selçuklular, batısında Bizanslılar bulunmaktadır. Topraklarının üç yanı bataklıktır, sadece Bursa-İznik yönü sağlam topraktır. Ertuğrul Bey ile Germiyanlıların arası yoktur. Germiyanlılar afyon tutkunudurlar. Ertuğrul Bey ise afyonu kendi toprağına sokmaz. Ertuğrul bölgesinde otorite ile adil bir düzen kurmuştur ve halkı ona güvenmekte ve sevmektedir. Savaşçıları yiğittir. Savaşa davul ile giderler. Davul aynı zamanda askere çağırma şeklidir. Davulun sesini duyan işini bırakıp kuşanır silahını ve savaşmaya gider.
Şovalye Notüs Gladyüs Ertuğrul hakkında hancı Rum çocuğa çeşitli sorular sorarak bilgi almaya çalışmaktadır. Niyeti doksan yaşındaki yatalak Türkmen’i bazı tekfurların yardımıyla ortadan kaldırmak ve ondan boşalacak yere kendisinin yerleşmesidir. Bu maksatla kendisine para ile savaşçı toplamayı planlamaktadır.  Bitinya ucunu, ele geçirmek için burada bulunan Osmanlılar ile Germiyanlıları birbirine düşürme planları yapmaktadır.
Şovalye Notüs Gladyüs, handa Moğol ordusu kaçaklarından Türkopol arkadaşı Uranha ve Keşiş Benito ile buluşur. Keşiş Benito sadist ruhlu bir adamdır. Her yerde zalimliğin, kötülüğün hüküm sürmesini istemektedir. Daha sonra bu üçlü keşiş Benitonun mağarasına giderek plan yaparlar ve hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkarlar. Planları Moğol savaşçısı gibi giyinip Karacahisar oklarını kullanmak sureti ile Ertuğrul Bey’in savaş atlarını çalmak, bu eylemi Karacahisarlıların yaptığı izlenime vererek Bitinya ucunun yıllardan beri zorlukla sürdürdüğü barışı temelden sarsmak ve sınır boylarını karıştırmaktır. Yıl 1290 dır. Üçlü planlarını gerçekleştirmek için bataklık içinden yola düşer.
Bataklığı geçince Hıristiyan düzeninden kaçarak Türkmenlere, Ertuğrul Bey’e  sığınan Rumların yaşadığı Dönmez Köy’e ulaşırlar. Ertuğrul’un at eğitimcisi Demircan’ın  çadırı buradan ileridedir. Burada Demircan’ı ve beraberinde hancı Mavro’nun ablası Liya’yı öldürürler ve Beyliğin atlarını alarak Germiyan sınırına doğru yola çıkarlar.
İKİNCİ BÖLÜM: UYANDIRILAN IŞIK
Söğüt halkı geçmişteki bolluğa nazaran şu günlerde çok fakirdir. Ertuğrul Bey ise hastadır. Ancak Söğüt halkı, çeşme başındaki kadınların fakir olmalarına rağmen oradan geçen bir esir dilenciye kurtulmalığı için ellerindeki son gümüş paralarını verecek kadar da gururlu ve başı diktir. Söğüt ve civarında Müslüman, Rum , Ermeniler barış içinde kardeşçe beraber aynı şartlarda yaşamaktadırlar.
Kerim Çelebi’nin anası Bacıbey’in Söğüt’e ün salmış, bol gölgeli  serin avlusunda en büyüğü 15 yaşındaki çocuklar ahilik oyunu oynamaktadırlar. Ahi baba kılığındaki Osman Bey oğlu Orhan bey, Kerim Çelebi ve Melik Bey yanlarına gelen üstü kanlı çoban köpeği Alaş’ın kurt boğduğunu düşünerek kurt postunu kapamak için hepsi fırlarlar. Oğuz töresince kurdun postu ilk bulanın olacaktır. Kerim Çelebi ve Orhan Bey kurdu  ararken önce Dönmez Köy’e oradan da Kerim Çelebinin  ağabeyi Demircan’ın çadırına giderler. Burada Demircan’ın okla vurulmuş cesedini bulurlar ve Ertuğrul Bey’in atlarının da çalınmış olduğunu görürler. Bu sırada Dönmez Köy halkının da Demircan’ın ölümünden haberi olur ve hepsi yas tutar. Orhan Bey iz sürücü olarak Dönmez Köy papazının önderliğinde atları takip eder ve izlerin Karacabey sınırından içeri devam ettiğini görür. Bundan sonrası Ertuğrul Bey’in işi diyerek  takibi sonlandırarak geri döner.
Orhan Bey Demircan’ın cesedi ile Söğüt’e gelerek Ertuğrul Bey’e ve babası Osman Bey’e olanları anlatır. Ertuğrul Bey hastalığından dolayı yönetimi Osman Bey’e bırakmıştır. Osman Bey’e Karacahisar Tekfuru’nun böyle bir işe kalkışamayacağını, amcası Dündar Bey’in hemen savaş açmak için kendisini kışkırtacağını, sabırla bunlara direnerek zaman kazanmasını, Oğuz halkının yatıştırılmasını ve alim Şeyh Edebali ile görüşmesi öğütlerinde bulunur.
Demircan’ın annesi Bacıbey’in toplanma davulu çalması üzerine Söğüt’ün erkekleri silah kuşanıp Köslük Meydanında toplanmaya başlarlar. Bacıbey’in isteğiyle Kerim Çelebi’de mollalığı terk ederek savaşçı olarak abisinin kılıcı ile toplanan kalabalığı katılır ve budan sonra Kerimcan diye anılmaya başlar. Ertuğrul Bey’in kardeşi Dündar Alp savaş olması için topluluğu kışkırtmaktadır. Buna karşın Osman Bey önce Şeyh Edebali’ye danışacağını bu yüzden bu gece savaş kararı alınmaması için büyüklere el altından haber gönderir.
Meydanda o gece baskın tarzında akın yapılıp yapılmaması tartışmaları sürerken Ertuğrul Bey’in ölüm haberi gelir ve ağıtlar yakılmaya başlanır. O sırada Ertuğrul Bey’in en yakını, kan kardeşi Akçakoca gelerek Bey seçiminin yapılması gerektiğini söyler. Seçim yapılır ve Ertuğrul Bey’in kardeşi Dündar Alp’in itirazına rağmen seçim sonucu Ertuğrul Bey’in oğlu Osman “Bey” olur.
Osman Bey Demircan’ın öldürülmesi ve atların çalınması ile ilgili gerçekleri Keşiş Benito’nun mağarası civarında yaşayan ve hain planlamadan haberi olan Kamagan Derviş’ten öğrenir. Osman Bey ertesi günü Şeyh Edebali’ye giderek Ertuğrul’un vasiyetini söyler. Ertuğrul2un ilk vasiyeti barışa devam etmek, ikincisi ise Konya’yı ele geçirmektir. Osman Bey Konya gibi verimsiz toprakları olan devlete katkısı olmayacak yerleri almanın anlamsız olduğunu, orayı isteyenin alabileceğini, kendisinin esasen verimli olan ve İmparatorun yeterince güçlü olmamasından faydalanarak Marmara kıyılarına sahip olmak istediğini söyler. Bu konuda “Biz fırsat kollayacaksak, üstünde yaşayanları beslemek zorunda kalacağımız verimsiz toprakları gözetmeyeceğiz, sahipleriyle beraber bizi de besleyecek topraklara yöneleceğiz” der. Osman Bey, zaten fakir halde olan Anadolu’ya doğru genişlemeyi uygun görmemiş, diğer beyliklerle girişeceği çatışmalar sonrasında yok olacağı kanısına varmıştı. Bundan dolayı yönünü, Bizans’a çevirmiştir. Buradaki halkın, feodal yapıya, köleliğe karşı çıktığını tespit etmiş, hoşgörülü davranırsa kolaylıkla onların desteğini alabileceğini fark etmiştir.   
Görüşmeden sonra Osman Bey tekrar Söğüt’e dönerek toplantı halindeki halka sorumluların bulunmasına kadar akın olmayacağını, ama kanlarının da yerde kalmayacağını söyler. Bu sırada Karacahisar Tekfuru Aksantos’un kardeşi Filatyos adamlarıyla Söğüt’e gelir. Hancı Mavro’nun ablası Liya’nın öldürülmesinden Demircan’ı ve de kardeşi Mavro’yu sorumlu tutar ve onu teslim etmelerini ister. Mavro Filatyos’la beraber gitmek istemez ve Bacıbey’e sığınarak “verme beni Devlet Ana” diye yalvarır. Osman Bey olayın bir komplo olduğunu belirterek Mavro’yu vermez ve bunun üzerine Filatyos bozularak geri döner. Bu yaşananlardan sonra Osman Bey herkesin gece, gündüz bir akına karşı hazır olmasını emreder.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: DOST ÇELMESİ
Silah ustası Kaplan Çavuş Kerimcan’a ve Mavro’ya silah kullanmasını ve ata binmesini öğretmektedir. O sırada 6 yıldır kendisini görmediği arkadaşı, kan kardeşi Ozan Yunus Emre yoldan gelir. Yunus Emre rüyasında Osman Bey’in beyliğinin çok genişleyeceğini, ağaç dalları gibi yayılacağını görmüştür. Ayrıca daha önceden vermemiş olmasına karşı bu sefer Şeyh Edebali’nin kızı Balkız’ı Osman Bey’e vereceğini görmüştür.
Yunus Emre Kaplan Çavuş’a delik demir meselesini sorar. Kaplan Çavuş gizlilik içinde barut ile ilk tanışmasını, Moğol binbaşısından aldığı barutu, Eskişehir’de delik demir ile uğraşırken yüzünün nasıl yandığını, şimdiki çalışmalarını ve son gelişmeleri anlatır. Kaplan Çavuş bugünkü anlamda barut kullanarak mermi atan top ve tüfek yapmaya çalışmaktadır. Tek sıkıntısı yeterli barutunun olmaması ve barutun tam olarak nasıl yapıldığını bilmemesidir. Bu yüzden fazla sayıda deney yapamamaktadır. Bölgede barut yapmayı bir tek Kamagan Derviş bilmekte, o da atalarından aldığı bu sırrı kimseye vermemektedir. Ayrıca Kaplan Çavuş Frenk ustalarının da delikli demir üzerinde çalıştıklarını duymuştur. Ancak bu  Hıristiyanlarda sihirbazlık sayılıp, insanlar yakıldığı için Frenkler de gizlice çalışmaktadırlar.
Osman Bey, Seyh Edebali’nin kızı Balkız’ı daha önce de kendisi için dünürlük yapan Eskişehir Sancak Beyi Alişar Bey’in istemesini ister. Ancak Alişar Bey kızı kendisine almak istemektedir, dünür olarak gider ve kızı kendisine ister ancak vermezler. Sonuçta Osman Bey’e giderek senin için istedim ama vermediler der. Fakat hain emelinden vazgeçmiş değildir ve mutlaka kızı kendisine almak istemektedir. Alişar Bey rüşvete savaş açmış, halkın sevdiği bir beydir ancak kadınlara karşı aşırı zafiyeti vardır, bu yüzden de borç içinde yüzmektedir. Onu her türlü işte Hop hop Kadı yönlendirmekte ve beyliği el altından yönetmektedir. Kadı Alişar Bey’e akıl vererek kızı kaçırmasını ister ve bunun için de eşkıya Çudaroğlu’na teklif götürürler.
Sovalye Notüs Gladyüs karmaşa çıkartmak ve emellerine ulaşmak için böyle bir fırsatı kaçırmayacaktır. Çudaroğlu, Balkız’ı kaçırmak için gece Alişar Bey’in konağına gelir. Yanında Sovalye Notüs Gladyüs ve Uranha da vardır. Çudaroğlu Moğol ordusundan atılmış, kendisine çete kurarak eşkiyalık yapan biridir. Osman Bey onu cirit oyununda bir kez yıkmıştır ve o günden beri de ona kin beslemektedir. Balkız’ı kaçırma işini sırf bu yüzden kabul etmiştir. Balkızı onun organizatörlüğünde Notüs Gladyüz ve Uranha kaçıracaktır. Bu iş için ayrıca Alişar Bey’den beş yüz altın alacaklardır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: FAL
Bacıbey, Şeyh Edebali’nin kızını neden Osman Bey’e vermediğini öğrenmek için fal baktırmaya, Kamagan Derviş’in yanına gittiğinde Söğüt’te imdat davulları çalmaya başlar. Hemen atlarına binip yardıma koşarlar. Öğrenirler ki Balkız’ı kaçırmak isteyenler becerememişler ve  Balkız’ı bataklığın yanında bırakmışlardır. Balkız bu işin Alişar Bey’in bir oyunu olduğunu, aslında kendisinin düşündüğünün tersine Osman Bey’in kendisini ikinci defa Alişar Bey vasıtasıyla istettiğini, ama Alişar Bey’in ise haince onu kendisine istediğini anlamıştır ve alamayınca da kendisini Şovalye Notüs Gladyüs’e ve Uranha’ya kaçırttığını Mavro ile Kerimcan’a anlatır. Taşlar yerine oturunca Demircan’ın katilinin de bu işi yapanların da aynı kişiler olduğu ortaya çıkar.
Şeyh Edebali karışıklık çıkmaması için Balkız meselesini zamanı gelinceye kadar Osman Bey’in bilmesini istemez. Ancak Osman Bey nihayetinde durumu öğrenir ve İnönü’ye Nurettin Voyvoda’nın yanına giderek Alişar Beyi meseleyi konuşmak için buraya çağırtır. Osman Bey’e bu seyahatinde Kerimcan, Orhan Bey ve Mavro da eşlik ederler. İnönü’de Voyvoda Nurettin Bey’in konağında Alişar Bey beklenirken, esnaftan gelen bir haberle baskın olacağını öğrenirler. Kerimcan süratle hareket ederek yardım getirmeye gider. Alişar Bey, Tekfur Filatyos, Eşkıya Çudaroğlu, Sovalye Notüs Gladyüs ve Uranha adamlarıyla beraber İnönü’yü basaralar. Osman Bey’den  Mavro’yu ablası Lilya’nın katili olduğunu ileri sürerek teslim etmelerini isterler ve baskın için bunu bahane gösterirler. Osman Bey Mavro’nun Müslüman olduğunu ve veremeyeceklerini söyler ve Alişar Bey’e teke tek meydan okur. Savaş artık kaçınılmazdır.     Osman Bey Alişar Bey’i vuruşmada yaralar ve bu sırada Kerimcan da yardım ile yetişir. Mavro ablasının ve Demircan’ın katili Şovalye Notüs Gladyüs’ü okla gözünden yaralar ve  Alişar Bey’de aldığı yara sonucu ölür. Diğerleri ise korkuyla kaçarlar.
BEŞİNCİ BÖLÜM: DERİN GEÇİT
Beylik yazı geçirmek için Domaniç yaylasına çıkmaktadır. Bu arada Mavro ablasının atı al kısrağı Osman Bey’in koyduğu yasağa rağmen Karacahisar’a gidip almış ve dönmüştür. Yolda Yerhisar Tekfuru’nun kızı Lotüs ile karşılaşırlar. Orhan Bey eskiden beri tanıdığı Lotüs’e Lülüfer Hanım demektedir ve ona karşı yoğun ilgisi bulunmaktadır. Söğütlüler Domaniç yaylasına doğru yol alırken, Dervent’te Karacahisar Tekfuru’nun kardeşi Filatyos ile Çudaroğlu çetesinin ve Eskişehir Subaşısı Pervane’nin kendilerine pusu kurduklarını öğrenirler.
Osman Bey’in dehası ile akıllıca bir taktik uygulayarak pusu atanlara karşı baskın yapılarak yol açılır ve pusucular zayiat vererek kaçarlar. Osman Bey böyle bir durumda Söğüt’ü boş bırakarak yaylaya çıkmayı emniyetsiz bulur ve Söğüt’e geri dönme kararı alır. Olan biteni anlatmak için Kaplan Çavuş’u Konya’ya ulak gönderir. Kaplan Çavuş Konya’nın halinin içler acısı olduğunu ve ahalinin Türkmen’in adaletini, kötülüğü önlemesini, kendilerince sahip çıkmasını istediğini görür. Bu arada Tebriz’den gelen habere göre Moğol İmparatoru Argun İlhan ölmüştür. Moğol İmparatoru’nun ölüm haberini erkenden almış olan Osman Bey, oluşan siyasi boşluktan faydalanarak sınırlarını geliştirmeye karar verir ve İmparatorluğun temellerini atar. Çok az bir kayıpla Karacahisar’ı fetheder. Akında Müslüman, Ermeni, Rum, Hıristiyan hep birlikte kardeşçe, omuz omuza Osman Bey’in izinde, Türkmen’in adalet ve liderliğinde vuruşup zaferi kazanmışlardır.
ALTINCI BÖLÜM: KERİMCAN’IN YOLU
Yerhisar Tekfuru’nun kızı Lotüs Orhan Bey’e kendisini kaçırması için haber salar. Çünkü babası onu yaşlı bir tekfurla evlendirecektir. Bu tekfur Osman Bey’in en güvendiği dostu Rumanos Tekfurudur. Osman Bey Eskişehir Sancak Beyliği’ni de aldıktan sonra halka, tüccara adalet dağıtır eski sömürgeci düzenleri yıkar. Bu nedenle diğer tekfurların nefretini kazanmıştır. Osman Bey Orhan’ın kızı kaçırmasını kabul etmez ve uzak durmasını emreder. Bu arada Orhan Bey Rumanos Tekfuru’nun düğünde Osman Bey’i kahpece bitireceğini öğrenir.
Osman Bey, Rumonos Tekfuru’nun bu oyununu düğününde bozmak ve baskın yapmak için plan yapar. Ancak her türlü gizli bilgi önceden düşmanları tarafından bilinmektedir. Bu hainin kim olduğunu araştırırlar ve hainin amcası Dündar Bey olduğunu ortaya çıkarırlar. Söğüt Uluları önünde Dündar Bey’e bunu sorarken Dündar Bey Osman Bey’e hançer atıp öldürmek ister ancak başaramaz ve orada öldürülür.
Osman Bey, askeri dehasını göstererek rakiplerini kolaylıkla alteder. Bu savaşlar esnasında senelerdir toprakları üzerinde yaşayanlara karşı hoşgörülü davranmasının karşılığını görür. Düğün günü Bilecik, İnegöl, Yerhisar, Atranos Hisarları Osman Bey kuvvetleri tarafından  baskınla ele geçirilir. Kaçan Notüs Gladyüs ve Uranha  ile Keşiş Benito’yu Mavro ve Kerimcan öldürerek öçlerini alırlar. Kerimcan, her şey bitince Osman Bey’in kendisine verdiği Yerhisar Subaşılığı’ndan affını istemiş, kılıcı ebediyen bırakarak Bacıbey’in tüm karşı koymasına rağmen kendini bilime adamış ve Şeyh Edebalinin medresesinde molla olma kararı almıştır.
Kitapta yer alan çeşitli karakter tiplemeleri ile o günlerde içinde bulunulan şartlar, insanların arayışları ve kısaca Osmanlı’nın ilk imparatorluk kurma çalışmaları ile bunu başarabilmesinin temel nedenleri anlatılmaktadır. Osman Bey’in amcası Dündar Alp’in kişiliğinde, beyliği kapmak için yapılan ihtiraslar, düşmanla anlaşmalar, çeşitli entrikalar temsil edilmektedir. Toplanan meclis içerisinde ise, ileri gelenlerin düşünceleri dikkatle dinlenmekte, son kararının ise Osman Bey tarafından verilmesine kimse itiraz etmemektedir. Roman boyunca seçilen karakterler sayesinde, her türlü ilişki gözde canlanacak şekilde anlatılmaktadır. Sen Jan şövalyesinde Batı Avrupa’nın köleliği öne çıkaran yapısı, Eskişehir beyi Alişar’da, insanların şehevi isteklerin, beylikleri karşı karşıya getirebileceği, Keşiş Benito’da yabancıların beşinci kol faaliyetleri, Moğol çetesinde, moğolların yağmacılığı, kural tanımazlığı tasvir edilmekte, roman okuyan üzerinde çok büyük etki yaratmaktadır.Eğil Dağlar, Yahya Kemal, Yapı Kredi Yayınları, 2005, İstanbul
İstiklâl Harbi yazıları
        Şark İnsaniyeti
        Son senelere kadar siyasî tarihin “Şark Meselesi” diye başlı başına ayrılmış mahut faslı bir düstura istinat ediyordu: “Avrupa’da Türkler bulundukça bir şark meselesi vardır.” Türk Avrupa’dan çekildi gibi, boyunduruğundan kurtulan milletler birer birer inkişaf ettiler. Lakin bu sefer bir şark meselesi değil on şark meselesi çıkar.Balkan Harbi’nden sonra Balkanlı devletlerin hududu bir türlü tabiîleşmez; belki de hiçbir zaman edemeyecek de. Mansıbından bir asırdır kan akan Şark Meselesi’nin bir defa da menbaını tetkik etmek gerektir. Şark milletleri idarî bir murakabeden çok ziyade, fikrî bir murakabeye muhtaçtırlar.
        Vatan Mefhumu
        Bir inkılâp fikrine meş’ale olan her siyasî, milletin bir tabakasını kurtarırken diğer tabakasını mutlaka ezer, yeni fikirleri yayarken eski fikirleri mutlaka kudurtur. Namık Kemal’i bilâkis vezirinden hademesine kadar bütün bir devlet şebekesi, eşrafından esnafına kadar bütün bir ümmet ittifakla sevmektedir.İlk defa Osmanlı ülkesinin adını “vatan” koyan bu inkılâpçı, ruhlarda vakıa yeni bir ateş uyandırdı, lakin fikirlerde bu kelimeyle ne değiştirdi acaba? Namık Kemal’in muasırları vatanı belki acı, lâkin doğru mefhumunda anlayabilmek için pek hamdılar. Dün trende zarif bir arkadaşımla konuşurken şöyle demiştir: “Bu şehre girmek için Fatih’in her topuna doksan manda koşmuştuk. Şimdi ise koca saltanatı bir mandaya değişeceğiz.” (Manda ve himaye taraftarlarına atıfta bulunarak)
        Yürüyen Bir Fikir 
        İzmir faciası karşısında kan ağladığımız günlerdir.Fransızca bir darbımesel vardır: Bazen felâket bir işe yarar derler. İzmir faciası da Avrupa’nın bir şeyi anlamasına yarar.Osmanlı Devleti’nin saltanat kısmını teşkil eden toprakları gittikten sonra ortaya çıkar ki Edirne’den Adana’ya, Erzurum’a kadar Türk vatanı ayrılmaz, kopmaz, parçalanmaz bir kütledir.Türk milletini harpten fazla yoran Paris Konferansı’nın malî ve iktisadî zararlarına mukabil hiç olmazsa Türk birliğinin daha ziyade efkâra yerleşeceğini ümit ederiz.
        Eser
        Yavuz Sultan Selim Mısır yollarında mı, İran yollarında mı belli değil demiş ki: “Bu seferler, at koşturmalar beyhude değil ! Biz gönülleri toplu bulundurmak için perişan oluyoruz.” Bu söz Mustafa Kemal’in ve onu milletin timsali görüp de takip edenlerin iki senedir kin köpüklerine karşı, aforozlara, Anzavurlara karşı, Parakevopuloslara karşı daima aynı imanla söylediği sözdür. Mustafa Kemal ve onu milletin timsali gören Türkler Anadolu’da ademden bir Türk ili çıkardılar.Milî hareketi bir kıvılcımken söndüremeyen nefesler bir gün bir güneş olduktan sonra söndürmeye çalışırlarsa ne demeli?

        İki Yol 

        Milletin nasibini tayin, ancak milletin bağrından kopmuş olan bugünkü vekillere aittir. Biz ancak devletlerin teklifini nasıl telâkki edeceklerini tahmin edebiliriz. Hükûmetin bugünkü beyannamesini okuduktan sonra tutabileceğimiz iki yol olduğunu görüyoruz.Biri çapraşık, diğeri düzdür.Çapraşık yol, hiçbir zaman unutamayacağımız İzmir ve Edirne’yi, şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da millî programın en mukaddes maddesi hâlinde kalplerimize hakkederek, muahedeye rıza vermek ve muahede bir defa tatbik edildikten sonra, Yunanla baş başa kalmak ve mukaddes emelin husulüne kadar uğraşmaktır.İkinci yol düzdür: Hiçbir zaman unutamayacağımız, veremeyeceğimiz İzmir’i ve Edirne’yi bugün istemek, yarın muahedenin tatbikinden sonra sergüzeşt siyasetinden azade, devletlere itminan verecek bir sükûnla yaşamaktır.
        Gönül Kerestesiyle
        Anadolu’daki macerayı uzaktan yakından kâh sevine sevine, kâh korka korka seyreden nice gafiller zannediyor ki eğer bu harpten Yunan’a karşı silahlarımızın zaferiyle çıkarsa, Kırım ve Teselya seferlerinden sonra olduğu gibi, devlet eski düzende bir daha dirilir, bir müddet daha keyif süreriz.Lâkin bu macerayı bu gözlerle seyredenler aldanıyorlar.Yeni Türk devleti millî hareketle doğmuştur. Şimdiye kadar milletin uzakta yakında bütün gönüllerini al bayrak altında toplayan bu devlet ihtilâl devrinden nasıl muzaffer çıktıysa harp devrinden de muzaffer çıkacak ve sulhten sonra yeni bir hayata girecektir.Osmanlı tarihinde ıslahat ve inkılâplar bir değil, on değil bütün bir silsiledir. Lâkin hep eskiyi tamir ettikleri için tesirleri neticesiz kaldı. Bu son necat tamamıyla tecelli ettiğinden sonra da eski bünyanı, eski zihniyet, eski idare ile, eski tabakalarında tekrar kursak az bir müddet sonra aynı neticeyi verir. Özleyeceğimiz şeyler eski saltanatın şanları, bayrakları, medeniyeti, musikisi, mimarisi, şiiridir, lâkin şekli, idaresi, siyaseti değildir. 
        Taarruz Şayiası 
        Yunanlılar birkaç gündür gazetelerde, telgraflarda, muttasıl “Üçüncü taarruz” çanlarını çalıyorlar. Bu haberlerin bize korku, tabanları gevşeten Yunanlılara teselli vermekten başka bir hedefi de vardır ki dikkat edilmeye değer; hatta belki de bu haberlerin en ziyade gözettiği de o hedeftir. Yunanistan mağlup olmakla, kendine Trakya ve İzmir’i temin eden büyük rolü kaybetti demektir, değil mi? Mağlup olarak hak talep eden bir fatihle, galip olarak vatanını isteyen bir millet arasında vaki olan bu davanın bir numunesi şimdiye kadar görülmeliydi. Harbin halledemediği hulyasını, tehditkâr bir tavırla siyaset nasıl halledebilir? 
        Neticeye Yakın
        Yunan ordularını önce İnönü’nde sonra da Dumlupınar’da çifte bir yıldırım darbesiyle vurup kaçırmak musâlâhayı müşkülleştirmiştir. Yunanlılar mağlubiyetten ziyade neşriyata ehemmiyet verirler. Son aylarda güneşi balçıkla sıvayamadılar. İnönü’nde ve Dumlupınar’da tabanları kaldırıp kaçtıklarını bütün cihanın gazeteleri olduğu gibi yazdı.Yunanlılar şimdi sulhe talip, lâkin, yüzlerinde de bir mağlubiyet lekesi var, bu lekeyle nasıl musâlâha edebileceklerini düşünüp taşınıyorlar.
        Mîsak-ı Millî                
        Kıştan beri İstanbul’un manevî ağrıları durdu,millî hareketin hür nefesiyle yürüyen genç ordular düşmanı yendiğinden beri de İstanbul millî vahdetin büyüklüğünü Ankara kadar, Sivas kadar, Erzurum, Trabzon, Kastamonu hâsılı herhangi bir Anadolu şehri kadar derinden duyuyor. Bütün bu muzafferiyetler ancak birer merhaledirler. Gaye İzmir’e ve Edirne’ye kavuşarak bir devlet olmaktır. Bu gayeye varmak için de kalp kuvveti veyeni zamanların çok meşhur bir tabiriyle sinir kuvveti göstermekten bir an bıkmamak, bir an gevşememek lâzım gelir. İzmir ve Edirne devlete kavuşmadan önce gevşemek bir Türk için küfürdür. 
        O
        Mustafa Kemal Paşa’nın simasını ileride tahattur edecek her Türk Abdülhak  Hâmid’in bu mısra’ındaki çerçeve içinde görecek:
        “Akardı pâyına mahşer-misâl bir millet!”
        Çoktan, pek çoktan beri bu millet bir oğlunun şahsında böyle temessül etmemişti.Mustafa Kemal Paşa diyor ki: Bu İnönü mucizesi yalnız Türk neferlerinin eserleridir; neferler diyor ki: O gün İnönü’nde bizim başımızda arslan gibi zabitler vardı, onların elinde kendimizden geçtik, yürüdük; zabitler diyor ki: O gün başımızda İsmet Paşa vardı; bu muzafferiyet onundur, Fevzi Paşa hazırladı O kazandı, İsmet Paşa da diyor ki: Bu eser Mustafa Kemal Paşa’nındır! Bu söyleşileri tevazu zannedenler ne kadar aldanırlar!
        Yunanlılar İzmir’e çıktıkları gün çok bed-mesttiler, o gün, o feci gün İstanbul’dan Samsun’a bir adamın gittiğini fark edemediler. Her şeyin bittiğini zannettikleri o gün her şey başlıyordu; o adamın neden sonra ismini öğrendiler. Şimdi de rüyalarına giriyor.Yunanlılar, bu ismi ve bu adamı, Kartaca “Kadîm Caton” u nasıl sürekli hatırladıysa öyle hatırlayacaklardır. 
        Temsil Bahsi 
        Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi inkırazını Avrupa siyasiyatına derme çatma bir vukufla taharri edenler bir sebep üzerine ittifak ederler: “Türkler fethetmiş lâkin fethettikleri kıt’aların halkını temsil edememişler, Osmanlı saltanatı onun için battı.” Diğer bir faraziye: “Türklerin diğer milletleri temsil etmek kudreti yoktur.” Gariptir ki Türklerin temsil kudreti olmadığını en ziyade Türkler tarafından temsil edilmiş olanlar söylerler.
        Türklerde temsil kudreti harikulâde bir derecede vardı ve Anadolu’dan Rumeli’ye kadar vâsi ülkede milyonlarca insanı temsil ettiler, bu toprakları benimsediler.Bugün bu milletin yüzüne bakmak bu temsil kudretini görmeye derhal kifayet eder.
        Cetlerimiz fatih bir milletin mâlik olabileceği bütün meziyetlere mâlik oldukları gibi, büyük bir temsil kudretini haizdirler; aslen Asyalı oldukları ve Küçük Asya’ya pek geç geldikleri halde Anadolu’yu ve Rumeli’yi Türkleştirdiler, bir Türk toprağı yaptılar, lâkin insandılar daimü’l-bâki olmak şartıyla her şeyi yapamazlardı, oğullarına da yapacak bazı şeyler bıraktılar.Bu yapılacak şeyler her hâlde cetlere sövüp sayma, onların büyük eserini küçük görme, ipe sapa gelmez tarihi mütalâalardan başka şeylerdir.
        Eğil Dağlar
        Felâketin bin acısına mukabil bir hayrı da olmaz mı? Yunanlılar bin seneden beri Hudâvendigâr toprağına kök salmış olan Türklüğün köklerini koparmaya çalışırken o topraklar altında yatan ilk Türk beylerini, ilk Osmanlı padişahlarını uyandırdılar.İki sene evvel İzmir rıhtımında açtıkları facia devresinde bu millet umdukları gibi kanlar içinde boğulmadı, bilâkis kanlar içinde dirildi, gözlerini açtı, yepyeni bir hayat idrak etti.Teselya ovalarını inleten meşhur türkü bütün Anadolu vadilerinden geliyor: 
        “Eğil dağlar eğil üstünden aşam
        Yeni talim çıkmış varam alışam!”
        “Eğil dağlar…” şimdi bir daha Anadolu dağlarından işitiliyor; bu türküyü Kral Konstantin de hatırlar, Papulas da, arkadaşları da, lâkin bu defa söyleyen ordular değil, önünden kaçamayacakları bir çığdır. Hudâvendigâr toprağında bugün bulunuşları siyasi talihlerinden midir, siyasi talihsizliklerinden mi yakında anlaşılır!

        Basit Bir Tecrübe

        İki yüz sene, sekiz ay, iki sene, Türkiye’nin kendi cephesinden görünen tarih-i siyasisi bu üç devreye ayrılır. İlk iki yüz sene Rusya’nın Deli Petro ile şark muvazenesine bir tehlike olmaya başladığından başlar ve ta Harb-i Umumî’nin başlangıcına gelir.Bu devirde Rus tehlikesi artar, gözlerini Akdeniz kıyılarına diker,kendi eseri olan Balkan devletlerini Devlet-i Osmaniye’nin üzerine saldırtır ve Balkan Harbi’nin kendi eseri olduğuyla iftihar eder. Harb-i Umumî’nin nihayetinde Rusya umulmadık şekilde dağılır, diğer taraftan Alman İmparatorluğu mağlup olur, cenuba inmeye çalışan iki imparatorluktan eser kalmaz. Devlet-i Osmaniye bundan sonra kuzey tehlikesinden masun kalır ama, bu sefer de talihinin kötülüğünden mağluplar safında yer alır, işte ilk iki yüz senenin hikâyesi!
        İkinci devre sekiz aydır; bu kısacık devrede ilk defa Devlet-i Osmaniye menafii kâbil-i te’lîf, büyük devletler karşısında bulunur, o büyük devletlere mağluptur, onların barış şartlarına boyun eğmeye mecburdur; lâkin bu devre göz açıp kapayıncaya kadar çabuk geçer.
        Son iki sene ise Yunanistan ile didişmekle geçer.Küçük Yunanistan hiç intizar edilmedik bir anda, Devlet-i Osmaniyye’nin son barınacağı toprağa, öz vatanına saldırır.Küçük Yunanistan şarkı altüst etmekte, eski Rusya’nın yerine geçer, Trakya’ya yerleşmekle Balkanlar’da sulhü zedeleyen bir  mikrop olur.
        Bu Muharebenin Askerleri
        İzmir rıhtımına Yunan ordusu çıktığından bugüne kadar istiklâl için döğüşen bu askerler kimdiler? Eğer bu milletin evlâtları arasında herkesten ayrılan bir sınıf varsa onlardır. Bu devletin son günleri gibi gözüken bu acıklı günlerde gazi ve bani cetlerimiz bu askerlerin kılığında dirildiler.
        Birinci ve İkinci İnönü’nde,Adana’da, İzmir’de, Büyük Sakarya’da şehit düşenlerin isimleri sıra ile Ayasofya’nın, Fatih’in, Süleymaniye’nin sütunlarına hakkedilsin…
        İzmir’e Yunan baskınından sonra Anadolu’da birdenbire parlayan mukaddes ateş ve dökülen mukaddes kan, bu milleti müebbeden yaşatacak bu iki unsurdur.
        Teşkilat Kabiliyeti 
        Son devirlerde dimağlara yerleşmiş bir fikirdir ki Türklerin tek bir meziyeti vardır: Askerlik. Eğer Avrupalılar bu tek meziyeti de inkâr etselerdi, kendilerini, denizde balık gibi Avrupa irfanı içinde kaybeden Türklerin dünya üzerinde hiçbir meziyetleri olmadığına kâni olurlardı. Fakat Avrupalılar birçok sebepler yüzünden bunu inkâr etmediler, çünkü askerlik hakikaten, milli farika derecesinde, büyük bir meziyetimizdi, mazi itibariyle Avrupalıların şerefli bir düşmanı idik.
        Hakikatte askerlik Türklüğün tek meziyeti değil inkâr olunmayan tek meziyetidir.Zaten bu meziyet teşkilata olan istidadını göstermez mi? Müverrih Michelet, meşhur Fransa tarihinde, Sultan Süleyman’ın ordusunu Macar ovalarını istila ettiği zaman bütün teşkilatı ve idaresi ile tasvir ederken hayretten coşar, en muazzam bir teşkilat numunesi olarak tasvir eder.Türk’ün askerlikte olan bu kabiliyeti, fütuhat asırlarında, mülkî, kazaî, malî, ilmî, sınaî, bütün teşkilatında aynı mükemmeliyetle göze çarpardı.
        Bu kabiliyetimize evvelâ inanmak, sonra onları bu asra göre tahmin etmek lüzumu biran hatırımızdan çıkmasın.İstiklâlin sırrı bundadır.
        16 Mart 
        Gelecek nesiller 16 Mart gününün ne nevi bir facia olduğunu idrak edemeyecekler.Aslında İstanbul şehri 1918 sonbaharından beri zaten işgal altındaydı, Türkiye’nin taksimi ise, o taksim iki seneden beri zaten başlamış ve Anadolu’nun birçok yerlerini müttefik devletler, bir sebeple, istilâ etmişler.Türkleri tazyik, tahkir, hor görme ise bütün bunlar iki senden beri muttasıl oluyordu.Öyle ise 16 Mart’ın hususiyeti nedir?
        1919 baharındaki İzmir baskını Türkiye’de yepyeni bir uyanıklığın başlangıcı olmuştu.İlk sersemliğin geçmesinin ardından bambaşka bir manzara ortaya çıkmıştı.Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri, dolaşan çeteler, Urfa, Maraş ve Ayıntap feveranları, evvelâ Erzurum sonra Sivas daha sonra Ankara’da beliren ciddi teşekkül, Heyet-i Temsiliye ve bütün bunların fevkinde Mustafa Kemal Paşa’nın ismi…
        Bu devrede muhalefet fevkalâde sönmüştü. Ferid Paşa, sukutundan sonra iflâs ettiğini idrak eden adam hâliyle Baltalimanı’na çekilmişti.Ali Kemal son Dahiliye Nâzırlığı’ndan sonra ortadan kaybolmuştu.Ortada muhalefet gazetesi olarak bir Alemdar, bir de Sait Molla’nın Türkçe İstanbul gazetesi kalmıştı.
        Yalnız 16 Mart’tan önce bende bir önsezi vardı: İngilizlerin milliyetperverliğe İstanbul’da şedit bir darbe indireceklerini havada dolaşan bir şeyden hissediyordum. 16 Mart darbesi gayet gizli tutuluyordu. Yalnız birkaç gün evvel Refik Hâlid Alemdar’da bir başmakale yazmıştı.Bu makalede yakında bir şey olacağını sevinçle inceden inceye tehditkâr bir şive ile ima ediyordu.
        16 Mart sabahı sokağa çıktım, sokakta hiçbir fevkalâdelik yoktu. Süleyman Şevket Bey’e tesadüf ettim; Letafet Apartmanı faciasını, Harbiye Nezareti’nin işgal edildiğini, çok miktarda evler basıldığını, Meclis-i Meb’usan’ın ve Meclis-i Âyân’nın kordon altında tutulduğunu ve olayların devam ettiğini nakletti.
        Beyazıt Meydanı’nda darbenin bütün emareleri vardı; birçok şapkalı Rumlar, Ermeniler ve ecnebiler seyirci gibi dolaşıp sırıtıyorlardı.Harbiye Nezareti’nin kapısında İngiliz nöbetçiler görülüyorlardı.Orada bu elim ve sessiz manzarayı bir süre seyrettim.        
Başkent Ankara, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki farklı karakterlerin dünyasından anlatılıyor.
Cumhuriyetimizin başkenti Ankara'yı anlatan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun "Ankara" adlı romanı, Cumhuriyetin ilk yıllarının farklı karakterlerin dünyasından anlatılıyor. İlk baskısı 1934’de yayınlanan roman üç bölümden oluşuyor; birinci bölümde Milli Mücadele ruhunu özlemle ve övgüyle anlatan yazar, ikinci bölümde Cumhuriyetin ilk yıllarının ardından bu Milli Mücadele ruhunun yitirilmesini eleştiriyor, kendi deyimiyle bir karikatür yapıyor. Son bölümde ise yazar, Cumhuriyetin yirminci yılında gerçekleşmesini hayal ettiği Türkiye düşünü anlatıyor.
Roman kahramanları Selma Hanım ve Neşet Sabit'tir. Nazif Bey ve Hakkı Bey'ler de romanın diğer kişileridir. Selma Hanım, İstanbul'dan Ankara'ya gelen idealist bir inkılâpçıdır. Önce Nazif Bey'le evlenir. Bankacı Nazif Bey'de istediğini bulamaz. Bu, Nazif Bey'in şahsında, aynı zamanda bürokrasinin de kokuşmuşluğunu simgeler. Hakkı Bey binbaşıdır. Sivil bir bürokratta aradığını bulamayan Selma Hanım, asker Hakkı Bey'le evlenir; fakat o daha büyük bir hayal kırıklığına uğratır Selma Hanım'ı. Daha sonra idealist bir gazeteci olan Neşet Sabit'le hayatını birleştirir.
Millî Mücadele yıllarında hiçbir çıkar gözetmeksizin yurtları için çalışan bazı subayların ve politikacıların, zaferden sonra “sermaye çevreleriyle ilişkileri” ya da “arsa spekülasyonu”, “taahhüt işi” gibi girişimlerle zenginleşmeleri, “inkılap”a boş vermelerini, romanın kadın kahramanı Selma’nın yaşamı izlenerek Millî Mücadele inancının ateşli dönemleri ve sonrası anlatılmaktadır.
Cumhuriyetimizin başkenti Ankara'yı anlatan Yakup Kadri'nin "Ankara" adlı romanı, üç ayrı dönemi ve bu dönemlerin Ankara hayatını yansıtması yönüyle ilginç ve okunmaya değer bir eserdir. Romanın baş kahramanı Selma Hanımın hayatı, evlilikleri ve insanî ilişkileri ile birlikte Ankara'nın üç dönemi canlı tasvir ve olaylarla verilir.
Bu dönemler:
1. Millî Mücadele'den önceki Ankara (Savaş zenginlerinin, yolsuzlukların ve arayışların belirdiği Ankara).
2. Millî Mücadele'deki Ankara (Millî silkinişin ve yeniden toparlanan, zaferi kazanan Ankara).
3. Millî Mücadele'den sonraki Ankara (Savaş sıkıntılarının geride kaldığı, modernleşen ve bir o kadar da özünden kopup sosyeteleşen Ankara).
Selma Hanım, İstanbul'daki bir bankada muamelât şefi olarak görev yapan kocası Ahmet Nazif Bey ile birlikte Ankara'ya gitme hazırlıkları yapar. Önce deniz yolu ile İnebolu'ya; oradan da kara yolu ile (İnebolu - Kastamonu - Çankırı güzergâhı = İstiklâl Yolu) Ankara'ya gelirler. Onların Ankara'ya gelmek istemelerindeki en büyük amaç; bir kurtuluş ümidi aramalarıdır. Çünkü, İstanbul yabancı devlet askerleri tarafından işgal altındadır ve Türklere her türlü işkence ve zulüm yapılmaktadır. Onlara göre; Ankara'da başlatılan Millî Mücadele, dolayısıyla Ankara adı, bir kurtuluş umududur.  
Yıl 1921... İşgal altındaki İstanbul’da Ankara’nın adı bir kaçış ve kurtuluş parolası olarak fısıldanıyor, her fısıldanışta gözlerde bir umut ışığı parlatıyordu. Kadın ya da erkek Ankara’ya gidenlerin diğer insanların gözünde önemi bir anda artıyor adeta kutsallaşıyorlardı. Bütün şehirlerde Ankara’dan gelecek haberler heyecanla ve merakla bekleniyor, Ankara’da olup biten her şey gazetelerin baş sayfalarını süslüyordu.
Selma Hanım ve Nazif Bey, Ankara'ya gelişlerinde Tacettin Mahallesi'ndeki küçük bir eve yerleşirler. Yerleştikleri evin sahibi Ömer Efendi ve ailesi Ankara'nın seçkin kimselerindendir. Bu seçkinlik, soydan ziyade para ve mala dayanmaktadır. Ömer Efendi ve ailesi Birinci Dünya Savaşı'ndan yararlanmayı bilen savaş zenginlerindendir. Birinci Dünya Savaşı döneminde bu tür zenginlerin birdenbire ortaya çıkması olağan olduğu için halk, Ömer Efendiyi ve ailesinin bu türedi zenginliğini yadırgamaz. 
"Zira Büyük Kavga'da cephe gerisini tutanlardan birçoklarının, yalnız Ankara'da değil, memleketin her bucağında böyle hiç yoktan servet ve samana konuverişleri en tabiî hadiselerden biri hâlini almıştır." 
Nazif Bey, bir gün eski arkadaşlarından Murat Bey’le karşılaşır. Murat Bey, Büyük Millet Meclisi'nde mebustur ve Etlik'teki bağ evinde oturur. Murat Bey; Nazif Bey ve karısı Selma Hanımı Etlik'teki bu bağ evine davet eder. Ankara'nın monoton havasından sıkılan Selma Hanım, kocasını razı eder ve Murat Bey'in Etlik'teki bağ evine gidilir. Murat Beyin evinde bir başka misafir daha vardır. Binbaşı Hakkı Bey... Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyin gururlu, milliyetçi ve vatanperver düşünceleri karşısında büyülenir. Sonraki günlerde ve haftalarda Bnb. Hakkı Bey ve Selma Hanım at gezintilerine çıkarlar. Nazif Bey, karısı Selma Hanım’ın Bnb. Hakkı Bey’le yaptığı bu at gezintilerine sesini çıkarmaz, doğal karşılar. 1921 Ankara’sında bir kadının eşiyle birlikte bile olsa bu kadar çok gezmesi, Çankaya, Keçiören gibi semtlerde dolaşması, ata binmesi hiç alışılmamış şeylerdir.  Fakat, ev sahibi Ömer Efendi; Selma Hanım, kocası Nazif Bey ve Bnb. Hakkı Bey’in tutum ve davranışlarını hoş karşılamaz; onları "yabanlar" olarak nitelendirir. Nazif Bey, Ömer Efendi’nin kendileri için kullandığı "yabanlar" kelimesini, "yabancılar" olarak yorumlar. Ömer Efendi, bu kişilerin hareketlerini onaylamamasına rağmen sesini çıkarmaz. Çünkü, neticede Nazif Bey, bankada çalışmakta ve biri mebus, diğeri binbaşı olan iki önemli dostu bulunmaktadır. Ne de olsa bu makamlarda bulunan kimselere ihtiyacının olacağını düşünür ve beğenmese de onlarla iyi geçinmenin menfaati icabı olduğuna kanaat getirir. 
Bir başka gün Selma Hanım; kocası Nazif Bey, kocasının arkadaşı Murat Bey ve ailesinin, Bnb. Hakkı Bey’in de birlikte bulunduğu bir sohbet toplantısında Neşet Sabit adında İstanbul'dan yeni gelmiş bir yazarla tanışır. Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyden etkilendiği gibi, Neşet Sabit Beyden ve konuşmasından çok etkilenir. Neşet Sabit'in Selma Hanım üzerinde bıraktığı bu etki, sonraki zamanlarda da kendini gösterir.
Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyin yaptırdığı atış denemelerinde başarılı olur. Bu başarısından cesaret alan Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyden kendisinin cephe ya da cepheye yakın yerlerde görevlendirilmesini talep eder. Bu talep karşısında Bnb. Hakkı Bey, aracı olur ve onun Eskişehir'deki bir askerî hastanede görev almasını sağlar. Selma Hanımın hastanede göreve başlamasından bir hafta sonra Yunanlılar taarruza geçer. Bu durumda Ankara'ya geri döner. Ankara halkı, ümitsiz biçimde şehri boşaltma faaliyetlerine girişir. Selma Hanım ise, Yunanlıların Ankara'ya gelemeyeceği konusunda kesin inançlıdır. Çünkü, hastanede görev yaptığı kısa süre içinde yaralı askerlerin bir an önce cephedeki arkadaşlarının yanına dönme isteklerini unutamamıştır. Bu inancını, tanıdığı herkese söylemeye ve halka moral vermeye gayret eder. Kocası Nazif Beyin tüm ısrarlarına rağmen Ankara'yı terk etmez ve Cebeci hastanesindeki görevinin başından ayrılmaz. Ona göre, Ankara; vatanın kalbinin attığı kutsal bir şehirdir. Millî uyanış ve zafer; ancak Ankara'daki mücadeleye bağlıdır. Bu nedenle, Ankara terk edilmemelidir. Nazif Bey, karısı Selma Hanım’ın kendisini dinlememesi karşısında ondan ayrılır. 
Nihayet, Selma Hanımın beklentileri meyvesini verir. Yaklaşık bir ay sonra, Sakarya kıyılarından zafer haberi geldiğinde Ankara’da gösterişsiz bir sevinç yaşanır.  Bu zaferin arkasından ise, Büyük Meydan Muharebesi ile Türk milleti Yunanlılara ağır darbeler vurur ve nihayet Yunanlıların elindeki güzel İzmir, geri alınır. Türk milleti kesin zaferi elde eder. Bnb. Hakkı Bey de "Miralay" rütbesi ile Ankara'ya döner. Selma Hanım, önceden de çok takdir ettiği Miralay Hakkı Bey ile evlenir. Bu arada Nazif Bey, Selma Hanımdan boşandıktan sonra kötü bir hayata sahip olur; tanınmaz ve silik özellikler çizer. 
"Selma Hanım, Nazif'in kendisini bıraktıktan sonra, ne kadar bedbaht olduğunu da biliyordu... Yumuşak, pembe, sessiz ve uslu Nazif; kuru, sinirli, sert ve haşin bir insan olmuştu. Kendini tamamıyla içkiye verdiğini söylüyorlardı."
 Romanın ikinci bölümünde Cumhuriyetin ilk yıllarının Ankara’sını görüyoruz. Aradan üç yıl geçtikten sonra Yenişehir’de yeni bir evde karşımıza çıkan Selma Hanım iki yıldan beri Emekli Miralay Hakkı Bey’in haremidir. Selma Hanım’ın bütün hoşnutsuzluğuna rağmen Miralay Hakkı Bey, emekli olur ve bir şirkette meclis idare reisliği görevini alır.
 Hiçbir çıkar gözetmeksizin vatan için mücadele eden, pek çok kişi için milli mücadele ruhunun simgesi olan bu emekli subay artık taahhüt işleriyle uğraşmaktadır.
  Sonraki zamanlarda ise, Nazif Bey gibi o da Selma Hanım’ın gözünden düşer. O artık, cepheden yeni döndüğü zamanlardaki Selma Hanım’ın gözündeki "ilah" değildir. Giyinişini, yaşayışını ve Selma Hanıma olan tavırlarını çok değiştirir. Ayrıca, lüks yaşamaya merak sarar. Miralay Hakkı Bey’deki bu tür değişiklikler, Ankara'da yaşayan diğer insanların da pek çoğunda görülür. 
"Nazif, ne kadar eski Nazif değilse, Miralay Hakkı Bey de o kadar eski Hakkı Bey değildir. Selma Hanım’ın, bu Hakkı Bey’e, ikide bir 'Nerede o tunç rengin? Nerede o çelik gövden? Nerede o sert ağzın? O koyu kumral bıyıkların?' diye soracağı geliyor."
Batılılaşmayı yanlış algılayan insanlar, alafranga hayat tarzını kendine ölçü almaya başlar. Ankara'da yaşayanların önemli bir bölümü; Gazi Hazretleri'nin inkılâplarını yanlış yorumlar; çağdaş yaşamanın balolarda, gece eğlencelerinde ve çaylarda boy göstererek eğlenmek olduğunu düşünür. Özellikle, dönemin bürokrat ve aydınlarının bir bölümü birbirleriyle gösteriş yarışına girerler. Hakkı Bey de, Avrupa'yı gören ve Avrupalılarla sıkı ticarî ilişkilerde bulunan biri olarak bu gösteriş yarışının içinde yerini alır. 

"Hakkı Bey:

- A hanım, diyordu. Bir defa , ben Avrupa'da bulunmuş bir adamım. (Harb-i Umumî'de bir kere Almanya'ya gitmişti.) Sonra da Avrupa adap ve muaşeretine dair ne kadar kitap görürsem alıp okuyorum. Artık, benim yaptığımın doğruluğundan şüphe edilir mi?" 
Hatta, sade bir aile hayatı olan Murat Bey bile, bu olumsuz ortam içinde gülünç duruma düşmekten kendini kurtaramaz ve bilinçsiz faaliyetleri ve tavırlarıyla Selma Hanımı şaşırtır. Murat Bey, mebusluğu bırakır ve safahat âlemi içinde özünü kaybeder. Murat Beyin arabasından, çay ve yemek davetlerinden azamî derecede yararlanan insanlar, gerçekte onun samimî dostları değildir. 
Ankara Palas’ın açıldığı yıl yılbaşı baloları ayrı bir heyecan yaratır. Ankara Palas’ın büyük salonlarında çeşitli eğlenceler planlanmaktadır. Hazırlıklar aylar öncesinden başlar, İstanbul terzilerine siparişler verilir, Beyoğlu’nun büyük mağazalarında kalmayan mallar Avrupa’ya sipariş edilir. Balo günü geldiğinde Ankara Palas’ın önünde heyecanlı bir hareketlilik yaşanıyordu. Şık otomobilleriyle baloya gelenler otelin kapısında birikmiş olan meraklı halk kümelerini zorlukla açarak içeri girebiliyorlardı. Bütün bu olanları bir film şeridi gibi izleyen yerli ve köylülerin oluşturduğu kalabalık için ise, balo denilen şey Ankara Palas’ın önünde başlıyor ve bitiyordu. Onlar içerideki dünyada olup bitenleri merak etmekle ve kendi aralarında tahminler yürütmekle yetiniyorlardı. İçerideki dünyada ise, davetliler dans  ediyorlar, birbirlerinin üst baş ve davranışlarını inceliyorlar ve memleket meseleleri üzerine derin sohbetlere dalıyorlardı. 
Selma Hanım, yılbaşı eğlencelerinin düzenlendiği yeni açılan Ankara Palas Oteli'nde önceden tanıştığı ve etkisinden kurtulamadığı Neşet Sabit Bey’le tekrar karşılaşır. Neşet Sabit Bey; Ankara'da bir evde tek başına yaşamasına rağmen, İstanbul'daki bir gazetenin yazarlığını ve muhabirliğini yapar. Ayrıca, tercüme işleriyle uğraşır. Neşet Sabit Bey de, Selma Hanım gibi Ankara sosyetesinin bilinçsiz hayat tarzından rahatsızdır. İki eski dost, duygu ve düşüncelerini birbirlerine aktarırlar. O günden sonra birlikte gittikleri tüm balo ve davetlerde Selma Hanım ile Neşet Sabit Beyin sohbet konusu Ankara halkı üzerindeki değişme ve Batılılaşma kavramının yanlış anlaşılmasıdır. 
Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara, yalnız insanlarıyla ve hayat tarzı ile değil, mimari ve evlerin iç dekorasyonu ile de Avrupaî tarza uygun olarak değişiklik gösterir. Gerek Selma Hanım, gerekse Neşet Sabit Bey; Batılılaşmanın bir eğlence tarzı olmadığı; bilimsel gelişme, değişme ve işletme gücü olduğunda hemfikirdirler. Bu düşünceler; Selma Hanımı Hakkı Beyden iyice uzaklaştırır. Ayrıca, Hakkı Beyin yabancı bir kadınla olan flörtü ve Selma Hanım’ın kendi hayatını kurmak istemesi, onları boşanmaya kadar götürür. Selma Hanım ikinci kocası Miralay Hakkı Beyden ayrılır. 
Neşet Sabit Beyin yardımıyla Selma Hanım öğretmen olur. Cumhuriyet'in kuruluşunun onuncu yıl kutlama törenlerinde Gazi Hazretleri'nin konuşmasını Selma Hanım, yeni kocası Neşet Sabit Beyle birlikte büyük bir coşkunlukla dinler. Artık, Atatürk'ün oluşturduğu inkılâplar, halk tarafından özümsenir; Ankara'nın çehresi ve bütün Türkiye'nin hayat tarzı da olumlu bir değişme sürecine girer. Ankara'nın bu değişen çehresine ayak uyduramayan, kendi menfaatlerini, ülkenin menfaatlerinden önde gören, yanlış Batılılaşan sosyete grup, Ankara'yı terk eder ve Avrupa'ya yerleşirler. Murat Bey ve ailesi de bunlardan biridir. Selma Hanım, Murat Bey ve ailesine acır ve onların Avrupa'da barınamayacağını düşünür.
Selma Hanım ve üçüncü kocası Neşet Sabit Bey, Kaledibi'nin Cebeci'ye bakan yamacında bir apartman dairesinde yaşar. Selma Hanım, öğretmenliğine devam ederken Neşet Sabit Bey de roman yazarlığı ile meşgul olur. Ayrıca, Neşet Sabit Beyin yazdığı "Kaltabanlar" adlı komedi eseri, Devlet Tiyatrosu'nun açılış töreninde sahnelenecektir. Neşet Sabit Bey, bu büyük güne hazırlanmanın telaşı ile faaliyetlerine hız verir. Nihayet, oyunun sahneye konacağı gün gelir. Tiyatro oyununu izlemeye gelenler arasında Atatürk de bulunmaktadır. Oyun, çok başarılı bir şekilde sahnede sergilenir. Atatürk, Neşet Sabit Bey’i yanına çağırtır ve onu tebrik eder. Oyunun sahnede sergilenmesinden sonra oyunda görev alan ekip ile birlikte sabaha kadar eğlenen Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, yorgun bir şekilde evlerine dönerler. 
Selma Hanım, Neşet Sabit Bey’i çok sevmesine rağmen, onun başka kadınlarla olan ilişkisinden şüphelenir. Özellikle, oyunda rol alan Yıldız Hanım adlı genç bir kızla olan yakınlığını kıskanır. Ancak, Yıldız Hanımın sporcu bir gençle evlenmesi ile bu şüphelerinden kurtulur.
Romanın üçüncü ve son bölümünde ise, 1937 yılından başlayarak yazarın hayalini kurduğu Ankara portresi sergilenmektedir. 
 Son sistem limuzinlerle bir arada geçen kağnı kafileleri, yığın yığın kok kömürü taşıyan Berliez kamyonları yanında, sırtlarında birer tutam odunla dolaşan eşeklerin manzarası kadar, hep birlikte çıkardıkları sesler de tam kaos yaratıyordu.
 Ankara’da kalabalık sokakların sayısı çoğalmıştı. Gerçi Jansen planına göre açılan ana cadde, henüz, Avrupa metropollerindeki “boulevard” veya “avenue”ler gibi işlek ve canlı görünmekten uzaktı ama, ana caddeye doğru inen sokaklarda eski tenhalıktan eser kalmamıştı. Kale içindeki esnaf, tüccar ve zanaat sahipleri buradaki modern dükkan ve mağazalara yerleşirler.
 "Ankara, bütün manasıyla bir Orfe masalını yaşamaya başlamıştı ve bu masalın kahramanının, saçlarındaki güneş, gözlerindeki gök parıltısıyla daima taze, daima coşkun bir ezeli gençlik kaynağı gibi yeşil Çankaya tepesinde çağladığı ve onun varlığından bir seyyalenin daima aşağıya doğru aktığı hissolunuyordu."
Bilimsel çalışmalarla oluşturulan gelişim haritasına göre Orta Anadolu ziraatı tamamen bırakmış hayvancılık merkezi olmuştu. Büyük devlet çiftliklerinin geniş otlakları cinsi ıslah edilmiş ve üretilmiş eski Ankara keçileriyle, iklime uydurulmuş Merinos koyunlarıyla doluydu. İç Anadolu’nun kumaş ve şayak fabrikalarına yün buralardan temin ediliyordu. Ayrıca, yine İç Anadolu’nun yağ, peynir ve et sanayisi zanaatı için bu çiftlikler de inek ve sığır da yetiştiriliyordu.
 Selma Hanım, hayal kurmaktadır. 1943 yılında yapılacak Cumhuriyetin 20’nci yıl dönümü kutlamaları arasında kendini hissetmeye başlar. Hayalleri içinde, bir gün evine döndüğünde kendine gelen bir mektuptan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun yirminci yıldönümü için yapılacak kutlamaların düzenleme komitesine seçildiğini öğrenir. Bu mektupla, yaşlandığının farkına varır. Cumhuriyet kurulalı yirmi yıl olmuştur. 
Cumhuriyetin yirminci yıl kutlamaları da, onuncu yıl kutlamalarında olduğu gibi büyük bir coşku yapılır. Binlerce insan, bir sel gibi Çankaya'ya akar, halk tek vücut olur. Kutlamalara katılan Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, ilerleyen yaşlarının verdiği zayıflıkla yorgun düşer ve evlerine dönerler. Uzaktan işitilen şenlik seslerinin eşliğinde ve içtikleri ıhlamur sayesinde yorgunluklarını atmaya çalışırlar. (Cumhuriyetin 20. yıl kutlamalarını anlatan bölüm içindeki ifadeler, Selma Hanımın hayalleriyle ilgilidir.)Yüzbaşının Kızı, Aleksandr Puşkin, İş Bankası Kültür Yayınları, 2001, İstanbul
1700’ lü yıllarda, bir ayaklanmanın ortasında, Rusya’da yaşanmış bir aşk hikâyesi.
Klasik Rus Edebiyatının kurucusu Puşkin, Yüzbaşının Kızı’nda bir halk ayaklanmasını ele alır. Konunun odak noktası, Pugaçev'in önderliğinde 1773'te patlak veren büyük bir köylü ayaklanması ve bu karmaşanın ortasında yaşanmış bir aşk hikâyesidir. Kitabın kahramanlarından, Emelyan Pugaçev adli isyancı köylü önderi, Don ve Ural Kazaklarının başına geçerek, üzerine gönderilen 25 bin kişilik Çar ordusunu bozguna uğratır. Düzensiz bir halk ordusunun başında kırlardan kentlere doğru yürüyüşe geçer, birçok kenti kuşatır, Moskova kapılarına dayanır, çarlığı ta temelinden sarsacak bir güce erişir. Eserde Pugaçev’in karşısına koyulan kahraman ise, henüz doğmadan, babası tarafından orduya yazdırılarak asker olmak zorunda kalan ve itibar sahibi bir aileye mensup olan Pyotr Andreyiç tir. Olaylar XVIII. Asrın ilk yıllarında cereyan eder. Andreyiç’in orduya katılması, aşkı, isyancılarla ilişkileri, ihanet, sadakat ve daha birçok duygu sade ve şiirsel bir dille ortaya konarak vücuda getirilmiş bir başyapıttır. Tarihsel roman 'geleneğine' göre kısa sayılabilecek bu metin, edebiyat tarihçilerince Tolstoy'un Savaş ve Barışı'nın öncüsü sayılmaktadır.
Eserde anlatılan olaylar Rusya'da, 1700'lü yıllarda Çariçe döneminde geçmektedir. Rus ordusundan kıdemli binbaşı rütbesinde emekli olan Andrey Petroviç Grinyov, Avdotya Vasilyevna ile evlidir. Simbirsk'in köyünde oturan varlıklı bir ailedir. Doğan çocuklarının sekizi, daha bebekken ölürler. Doğacak dokuzuncu çocuklarını, daha kız veya erkek olacağı belli olmadan, aile dostlarından bir binbaşının yardımıyla Semenovski Alayına çavuş olarak yazdırırlar. Çocuk eğer kız doğacak olursa, çavuşun öldüğü bildirilecek ve iş de böylece kapatılacaktır.
Çocuklarının erkek olması Grinyov ailesini sevindirir. Adını Pyotr Andreyiç koyarlar. Savelyiç adlı yaşlı hizmetkâr lala olarak görevlendirilir. İleriki yaşına doğru eğitimi için Monsieur Beaupre adında bir Fransız öğretmen tutulur. Pyotr Andreyiç, bir süre öğretmeninden Fransızca, Almanca ve diğer bilimlerle ilgili dersler alır; kılıç kullanmayı öğrenir. On yedi yaşına gelince, babası, onun iyi bir subay olarak yetişmesi için, doğmadan önce çavuş olarak yazdırdığı muhafız birliğine değil, daha uzakta ve zaman zaman çatışmalara giren Orenburg'taki bir eski dostunun birliğine gönderir. Oğluna, dostuna verilmek üzere bir mektup verir ve hizmetinde bulunması, koruması için lalası Savelyiç'i de yanına katar.
Pyotr Andreyiç ile Savelyiç önce Simbirsk'e varırlar. Burada, gerekli malzemeleri almak için bir gün konaklarlar. Savelyiç malzeme alımıyla uğraşırken handa yalnız kalan Pyotr Andreyiç, İvan İvanoviç Zurin adında bir subayla tanışır. Bu subay içkiye ve kumara düşkündür. Pyotr Andreyiç, ondan bilardo oynamasını öğrenir. Zurin'le parasına bilardo oynar ve yüz ruble kaybeder. Kasadarı Savelyiç'e bu parayı ödettirir. Ertesi günü bir at arabasıyla yola düşerler. Yolda hava bozmaya başlar. Arabacı, hana geri dönmeyi teklif etse de kabul ettiremez. Bir süre sonra tipi bastırır, her taraf karla kaplanır. Ne yol, ne iz bellidir. Hiç değilse sığınacak bir ev ya da bir yol izi görme umuduyla dört bir yana bakınırken bir karartı göze çarpar. Arabacıya gördüğü karartıya doğru gitmesini emreder. Karartı da kendilerine doğru gelmekte olduğundan kavuşmaları uzun sürmez. Bu bir yolcudur. Konuşmalarından yolcunun bu çevreyi iyi bildiği anlaşılır. Kılavuzluk etmesi için arabaya alınır ve yola devam edilir. Bir hana ulaşırlar. Orada fırtınanın geçmesini beklerler. Kendilerine kılavuzluk ettiği için yolcuya handa şarap ısmarlar. Ertesi günü hancıya hesabı ödeyip ayrılırken kılavuza elli kapik bahşiş vermesini söyler Savelyiç'e. Bir çapulcuya bu kadar para vermenin anlamsız olduğuna inan Savelyiç'i razı edemez. Pyotr Andreyiç, kılavuzun hizmetini karşılıksız bırakmak istemez. Tavşan kürklü gocuğunu, hizmetkârın itirazlarına rağmen, ona verir. Bu sırada arabacı da yola çıkmak için hazırlıklarını tamamlamıştır, hemen yola çıkarlar.
Orenburg'a varınca, doğru Andrey Karloviç adlı generale çıkar. Babasının yazdığı mektubu ona verir. General mektubu okur ve mektupta yazılanların yerine getirileceğini söyler. Ertesi gün atanma emriyle birlikte, subay alayına katılması için onu Belegorski kalesindeki Yüzbaşı Mironov'un komutasındaki birliğe gönderir. Generale göre, Mironov, iyi dürüst bir subaydır. Orada Pyotr Andreyiç gerekli eğitimi alacak ve disipline alışacaktır. Belegorski, Kırgız bozkırlarının sınırında ıssız bir kaledir. Orenburg'dan "kırk verst" ötededir. Surlar, kuleler ve toprak bir tabya görmeyi umarken karşılarına kütüklerden yapılma bir çitle çevrili küçük bir köy çıkar. Kalenin girişinde dökme demirden, eski bir top durmaktadır. Dar, eğri büğrü sokaklardan, üzeri samanla örtülü basık kulübelerin arasından geçerek Yüzbaşının konutuna varırlar. Onları Yüzbaşının karısı Vasilisa Yegorovna karşılar. Ona, bu kaleye atandığını, Yüzbaşıyı görmeye geldiğini bildirir. Yüzbaşı İvan Kuzmiç, Papaz Gerasim'e misafirliğe gitmiştir. Yüzbaşının karısı, Çavuş Maksimiç'i çağırtır. Gelince ona Pyotr Andreyiç'in kalacağı eve götürmesini emreder. Burası tahta perdeyle ikiye ayrılmış, oldukça temiz bir odadır. Savelyiç, eşyalarını hemen yerleştirir.
Ertesi sabah tam giyinmek üzereyken kısa boylu, esmer, genç bir subay içeri girer. Fransızca olarak, insan yüzü görmeyi özlediği için geldiğini söyler. Bu subay, düello nedeniyle muhafız birliğinden çıkarılan Şvabrin'dir. Bu sırada kapıya gelen asker, Vasilisa Yegorovna'nın kendisini yemeğe çağırdığını bildirir. Şvabrin de kendisiyle birlikte gelir. Yaşlı, uzun boylu, dinç bir adam olan Yüzbaşıyı, başında takke, sırtında bej renkli, pamuklu bir gecelik entariyle safta toplanmış yirmi kadar askeri eğitirken görürler. Yüzbaşı, yanlarına yaklaşıp dostça birkaç söz söyleyip eğitim yaptırmaya döner. Yüzbaşının evine gelirler, hizmetçi kız Palaşka sofrayı kurmaktadır. Tam bu sırada Yüzbaşının on sekiz yaşlarında, toparlak yüzlü, pembe yanaklı, açık kumral saçlı kızı Marya İvanovna içeri girer. Şvabrin, Yüzbaşının kızının tam bir aptal olduğunu kendisine söylediği için ilk görüşte ondan pek hoşlanmaz. Sofrada, Yüzbaşının karısı, annesinin, babasının sağ olup olmadığını, nerede oturduklarını, ekonomik durumlarının nasıl olduğunu sorar. Pyotr Andreyiç'in zengin bir aileden geldiğini öğrenen Yüzbaşının karısı, derin bir iç çeker. Burada kıt kanaat geçinmeye razı olduğunu; ancak evlenme yaşına gelmiş kızlarına çeyiz olarak verecekleri hiçbir şeylerinin olmamasının kendilerini üzdüğünü, karşılarına çıkacak iyi bir adamla kızlarını hemen evlendirmek istediklerini söyler.
Aradan birkaç hafta geçer. Pyotr Andreyiç, Marya'yı sevmeye başlar. Edebiyatla da uğraştığı için, ona aşk şiirleri yazar. Yazdığı birkaç şiiri arkadaşı Şvabrin'e gösterir. Şvabrin, okuduğu şiirleri acımasızca eleştirir. Bu eleştiri, şiirlerin kötülüğünden değil, Marya'ya kendisinin de âşık olmasındandır. Hatta Marya, onun iki ay önceki evlenme teklifini reddetmiştir. Şvabrin'in, Marya ile ilgili atıp tutmaları Pyotr Andreyiç'i çok kızdırır. Şvabrin'i alçak ve şerefsiz olmakla suçlar. Şvabrin, Pyotr Andreyiç'i düelloya davet eder. O da kabul eder. Pyotr Andreyiç, kavganın şahitliği için Üsteğmen İvan İgnatyiç'ten yardım ister. Fakat daha sonra Şvabrin'in de isteğiyle tanık olmadan kavga etmeye karar verirler. Samanlığın yakınında tam kavgaya tutuşacakken İgnatyiç tarafından yakalanırlar. Askerlerin de yardımıyla ikisi de Yüzbaşıya götürülür. Kalede barışın bozulmaması konusunda öğütler veren Yüzbaşı, kavgacıların birbirlerine sarılarak barışmalarını sağlar. Kavganın nedeninin de Marya için yazılmış şiirler olduğunu herkes öğrenir.
Yüzbaşının evinden ayrılan Şvabrin ve Pyotr Andreyiç'in hırsları geçmemiştir. Ertesi gün ırmak kıyısında kozlarını paylaşmak üzere sözleşip ayrılırlar. Her ikisi de sözünü tutar ve kararlaştırılan saatte ırmağın kıyısına gelir. Kılıçlarını çekerek kavgaya başlarlar. Bir süre birbirlerine zarar veremeden kavga sürer. Şvabrin'in gerilemeye başladığını sezen Pyotr Andreyiç, tekrar saldırıya geçer, hasmını ırmağın ucuna kadar sıkıştırır. Bu sırada keçi yolundan aşağı doğru koşarak gelen Savelyiç'in kendisine seslendiğini işitir. Kısa bir dalgınlık anında Şvabrin'den aldığı kılıç darbesiyle göğsünden yaralanır, yere düşer ve bayılır.
Ayıldığında kendini Yüzbaşının evinde bulur. Marya ile Savelyiç yanındadır. Beş gün boyunca komada yatmıştır. Kendini iyi hissetmeye başlayınca Marya'ya evlilik teklifinde bulunur. Marya ise henüz tehlikeyi atlatmadığını ve kendisini korumasını söyler. Kalede doktor olmadığı için Pyotr Andreyiç'in tedavisiyle alay berberi ilgilenmektedir. Ertesi gün Marya'ya evlilik teklifini tekrarlar. Marya da Pyotr Andreyiç'e karşı ilgisiz değildir. Pyotr Andreyiç'in anne ve babasının bu evlilik için onayını almak isterler. Pyotr Andreyiç, babasına bir mektup yazar. Gelen cevap umdukları gibi değildir.
Pyotr Andreyiç'in babası hem evliliğe karşı çıkmakta hem de gereksiz yere kavga ederek yaralanmasına neden olmasına kızmaktadır. Hatta Yüzbaşının, kalesinde bu olaylara sebebiyet vermesine içerler ve oğlunu bir başka birliğe tayin ettireceğini yazar.
Bu sıralarda Çariçeye karşı isyan edenler kalabalık bir grup olmuşlardır. Pugaçev adlı bir Kazak'ın etrafında toplanan isyancılar, bazı kalelere saldırarak başarı kazanmışlar ve oralardaki askerleri de saflarına katmışlar, katılmayanları ise idam etmişlerdir. Yüzbaşı Mironov, Generalden aldığı emri tebliğ etmek için kaledeki bütün subaylarını toplar. Kendini III. Petro olarak tanıtan isyancı Kazak Pugaçev'in kaleye saldırması durumunda öldürülmesi ve bunun için hazırlıklara başlanılması emredilmiştir.
Kalede Kazaklar dışında yüz otuz asker vardır. Bir süredir terk edilen nöbet ve devriye sistemi tekrar başlatılır. Eldeki top temizlenir, kullanılır duruma getirilir. Kaleye saldırı olacağı her ne kadar gizli tutulmaya çalışılsa da kısa bir süre sonra herkesin haberi olur. Kaledekilerin telaşı bir kat daha artar.
Pugaçev, kaleye girmeye hazırlanmaktadır. Yüzbaşıya, Pugaçev'den bir mesaj gelir. Kaledeki Kazakları ve askerleri çetesine çağırmakta ve komutanlara da karşı koymamalarını öğütlemektedir. Yüzbaşı savaştan çok korkan kızı Marya'yı, karısı ile güvende olacakları başka bir kaleye göndermeyi düşünür. Karısı başka yere gitmeye razı olmaz. Marya'yı da göndermeye zaman kalmaz. Çünkü Pugaçev yolları kesmiş, kaleye girişi ve çıkışı kontrol altına almıştır. Yüzbaşı önce savunmaya geçer. İsyancılar, atlardan inip saldırıya geçince Yüzbaşı da kale kapısını açtırıp isyancıların üzerine saldırıya geçer. Umdukları gibi olmaz. İsyancılar kısa süre içinde Yüzbaşıyı ve diğerlerini yakalarlar ve etkisiz hâle getirirler. Pugaçev, komutanın evine yerleşir. Meydana darağacını kurdurur. Kendisine katılmayan Yüzbaşı ile Üsteğmeni hemen astırır. Sıra Pyotr Andreyiç'e gelir. Bu arada Kazak kaftanı ile Şvabrin gelip Pugaçev'in kulağına bir şeyler fısıldar. Pyotr Andreyiç'in yüzüne bile bakmadan adamlarına onu asmalarını emreder. Tam ilmeği boynuna geçirdikleri bir sırada bir haykırış yükselir. Bu Savelyiç'in sesidir. Pugaçev'e yalvarmakta, onu asmamasını istemektedir. Pugaçev, yaşlı hizmetkârı tanır. Pyotr Andreyiç'in, tipide kendini arabasına alan; kendine handa şarap ısmarlayan ve tavşan kürklü gocuğunu veren kişi olduğunu anlar. Adamlarına işaret ederek serbest bıraktırır. Yüzbaşının karısı bu sırada olay yerine gelir. Kocasını darağacında görünce "Katiller!" diye bağırır. Pugaçev, adamlarına kadının susturulmasını emreder. Kadının başına bir Kazak, kılıcıyla bir darbe indirir; kadın yere düşer ve can verir.
Ölümden kurtulan Pyotr Andreyiç, Yüzbaşının kızını merak eder. Onun başına bir kötülük gelmesinden korkar. Marya'yı, Papazın karısı korumaya alır ve onu yeğeni olarak isyancılara tanıtır. Bu duruma Şvabrin de ses çıkarmaz. Çünkü o karışıklıkta Marya'nın başına bir kötülük gelmesini istemez. Pugaçev, Pyotr Andreyiç'e kendisine katıldığı takdirde yüksek rütbeler vereceğini vadeder. Pyotr Andreyiç, bu teklife yanaşmaz. Bunun üzerine onun kaleden hizmetkârıyla birlikte çıkışına izin verir.
Pyotr Andreyiç, Orenburg'a gider. Kale komutanı generale olanı biteni anlatır. İsyancıların gücü hakkında bilgiler verir. General subaylarını toplayıp durum değerlendirmesi yapar. Pyotr Andreyiç, Belegorsk kalesindeki isyancılara karşı taarruz yapılmasını savunursa da hiçbir subay buna yanaşmaz. Savunmada kalmayı tercih ederler. Aradan birkaç gün geçtikten sonra geldiği kaledeki Çavuş Maksimiç, Marya'dan bir mektup getirir. Mektuba göre, Pugaçev, kalenin yönetimini Şvabrin'e bırakmış Orenburg yakınlarında kaleye saldırı hazırlıklarına girişmiştir.
Şvabrin, Marya'yı Papaz Gerasim'in evinden alıp kendi evine götürmüş ve orada bir odaya hapsetmiştir. Karısı olması için baskı yapmaktadır. Marya, Pyotr Andreyiç'ten gelip kendisini kurtarmasını istemektedir. Pyotr Andreyiç, General'e gider. Ondan, Belegorsk kalesini isyancılardan temizlemek için bir bölük askerle, elli Kazak vermesini ister. Yüzbaşının kızının yazdığı mektuptan da söz eder ona. Fakat General'i yine razı edemez. Umutsuzluğa kapılan Pyotr Andreyiç, sevdiği kızı Şvabrin'e kaptırmaktansa ölümü göze alır. Atına binip kale kapısından dışarı çıkar. Peşine Savelyiç de takılır. Bir süre sonra Berda köyü yakınlarında Pugaçev'in adamlarına yakalanırlar. Pugaçev'in huzuruna çıkarılırlar. Pugaçev'e sevdiği kızın Belogorsk kalesinde olduğunu ve kale komutanı olarak bıraktığı Şvabrin'in kızı hapsettiğini, evlenmeye zorladığını halka zulmettiğini anlatır.
Pugaçev, kalenin yönetimini bıraktığı şahsın halka zulmetmesine çok kızar. Birlikte kaleye giderler. Marya'yı hapsedildiği odadan çıkarırlar. Pugaçev, halka verdiği eziyetten dolayı Şvabrin'e kızar. Papazı çağırmasını, Marya ile Pyotr Andreyiç'i evlendireceğini söyleyince, Şvabrin, Marya'nın Yüzbaşının kızı olduğunu itiraf eder. Kendisine bunun daha önce söylenmemesinden dolayı Pugaçev'in kızgınlığı daha da artar. Pyotr Andreyiç de Şvabrin'in söylediklerini doğrular. Bunu, Marya'nın hayatına zarar verileceğinden korktuğu için söylemediğini itiraf eder. Pugaçev, Pyotr Andreyiç'in kendisine yaptığı iyilikleri hatırlar ve bir kez daha canını bağışlar. Marya ile birlikte diledikleri yere gitmelerine izin verir. Üstelik yolda adamları tarafından engellenmemesi için bir izin kâğıdı da düzenler. Pugaçev'e göre iyilik ya tam yapılmalı ya da hiç yapılmamalıdır. Pyotr Andreyiç, Marya ve Savelyiç bir yaylı arabasıyla yola koyulurlar. Amacı Marya'yı memleketine götürmek ve onunla evlenmektir. Bir süre sonra Pugaçev'in egemenliğindeki bir kalenin yakınındaki menzile gelirler. Menzildeki görevliye ellerindeki izin kâğıdını gösterince hemen arabanın atları değiştirilir ve tekrar yola koyulurlar. Hava kararmaya başlarken küçük bir kente yaklaşırlar. Devriyeler önlerini keser. Arabacı arabada Çarın bacanağının olduğunu söyleyince, muhafızlar küfürler savurarak hemen etraflarını sarar. Komutanlarına götürürler. Orada karşılarına handa bilardo oynayıp yüz ruble kaybettiği Zurin çıkar. Durumu ona anlatır. Zurin, isyancılara karşı kendisiyle birlikte savaşmasını teklif eder. Marya'yı Savelyiç ile babasına gönderir. Kendisi orada kalır.
Pyotr Andreyiç ve Zurin isyancılara karşı başarılar kazanırlar. Bir süre sonra Pugaçev de yakalanır. Pugaçev işini soruşturan komisyon, Pyotr Andreyiç'in yakalanıp kendilerine gönderilmesi için Zurin'e emir göndermiştir. Zurin, görevini yapar. Pyotr Andreyiç'i Kazan'a gönderir. Askerî mahkeme kurulmuştur. Mahkeme başkanı bir generaldir. Pyotr Andreyiç'in adını sanını sorduktan sonra, Andreyiç Petroviç Grinyov'un oğlu olup olmadığını bir defa daha sorar. Öyle saygıdeğer bir babanın, isyancılarla iş birliği yapan bir oğlunun olmasına çok şaşırır. Pyotr Andreyiç, Pugaçev'in hizmetine girmediğini ve ondan herhangi bir görev almadığını söylese de mahkemeyi ikna edemez. Yüzbaşının kızının, mahkeme kapılarında sürünmemesi için bu konuda kendisine tanıklık etmesini de istemez. Babasının iyi bir subay olması nedeniyle idam edilme yerine, Sibirya'nın ücra bir bölgesinde ömür boyu oturmaya mahkûm edilir.
Bu karar, Pyotr Andreyiç'in babasını kahreder. Oğlunun, bir isyancının hizmetinde bulunmasını onuruna yediremez. Bu durum Marya'yı da derinden sarsmıştır. Mahkemede Pyotr Andreyiç'in kendisiyle ilgili bazı şeyleri açıklamamış olmasına inanmaktadır. Çok iyi bakıldığı bu evden müsaade isteyerek Savelyiç'le birlikte Petersburg'a gider. Çariçenin o sırada Tsarskoye Selo'da olduğunu öğrenir. Kendisi de orada konaklamaya karar verir. Menzil bekçisinin eşiyle tanışır. Saray sobacısının yeğeni olan bu kadın, Marya'ya Çariçe'nin uyandığı saati, gezindiği yerleri, hizmeti için yanında bulunanları anlatır. Ertesi gün Marya, erkenden kalkar ve bahçeye çıkar. Orada kırk yaşlarında, Çariçe'nin sarayında görevli bir bayanla tanışır. Ona başından geçenleri anlatır ve ondan Çariçeye yazdığı mektubu götürmesi için yardım ister. Mektubu okuyan Çariçe, Marya'yı huzuruna davet eder; onu çok iyi karşılar. Ona, Pyotr Andreyiç'in suçsuz olduğuna inandığını, evlenmeleri için yardım edeceğini söyler. Kayın babasına vermesi için bir mektup da verir. Mektubunda Pyotr Andreyiç'in suçsuzluğunu bildirmekte ve Yüzbaşı Mironov'un kızının da zekâsını, ahlâkını övmektedir.
Pyotr Andreyiç, özel bir emirle sürgünden kurtulur ve Simbirsk'e döner. Marya ile evlenir, bolluk içinde mutlu bir hayat yaşarlar.

elatun Bey ile Rakım Efendi, Ahmet Mithat

Felatun Bey ile Rakım Efendi, Ahmet Mithat Efendi, 2004, İstanbul
Lale Devri İstanbul’unun ve XIX’uncu yüzyıl kültür ve anlayışının, birbirine zıt görüşlü iki tip aydının yaşayışları etrafında anlatılması.
    Roman fakir bir ailenin zeki, namuslu, yetim ve çalışkan çocuğu Rakım Efendi ile Avrupa kültürü ile yetişmiş, aslında görgüsüz, hayattan zevk almaktan başka bir şey düşünmeyen Felatun Bey’in hayatlarının karşılaştırılmasını yapmaktadır. Bir çok noktada hayat çizgileri kesişen bu ikiliden, sonuç itibariyle kazanan hep Rakım Efendi’dir.
    Felatun Bey ve kardeşi Mihriban Hanım küçük yaşta annelerini kaybetmiştir. Babasının batı hayranlığından dolayı Felatun Bey Avrupai bir tarzda yetiştirilmiştir. Rakım Efendi ise Tophane’de annesi ve dadısı ile büyümüş fakir bir çocuktur ve geleneksel bir anlayışla yetiştirilmiştir. Felatun Bey gibi Rakım Efendi de Hariciye Kaleminde çalışmaktadır. Rakım Efendi ayrıca özel yazı yazmakta, İngiliz bir ailenin kızlarına da Türkçe dersleri vermektedir.
    Rakım Efendi biriktirdiği para ile bir cariye satın alır. Adını “Canan” koyar ve ona da Türkçe dersi vermeye başlar. Kız çok akıllıdır. Bunu anlayan Rakım Efendi Türkçe’nin yanında piyano ve Fransızca dersleri de görmesi için  her türlü fedakarlıkta bulunur. Fransızca’yı kendisi öğretirken, komşusunun cariyelerinin piyano hocası, Jozefino, parasız olarak Canan’a ders vermeyi kabul eder. Rakım Efendi Canan’a bir piyano satın alır.
    Rakım Efendi terbiyesi, efendiliği ile ders verdiği kızların ailesinin tam güvenini kazanmıştır. Aynı eve gelen Felatun Bey, Rakım Efendi’yi aşağılamak istese de her seferinde kendisi küçük düşer. Rakım Efendi Jozefino’nun da güvenini ve sevgisini kazanmıştır. Olgun bir kadın olan Jozefino Rakım Efendi’nin aklına hep Canan’ı sokmaya çalışmaktadır. Çünkü kendisi Rakım Efendi’yi bir kardeş gibi sevmektedir. Bu arada İngiliz kızlar da yavaş yavaş Rakım Efendi’ye karşı bir yakınlık duymaya başlamışlardır. Bu yakınlık, önce hayranlığa sonra da aşka dönüşür. Rakım Efendi ise alabildiğine saf ve temiz yürekli bir insandır; çevresindeki aşklardan haberi bile yoktur.
    Felatun Bey çapkınlığı yüzünden İngiliz aileden uzaklaşmak zorunda kalır ve  yabancı bir kadınla dost hayatı yaşamaya başlar. Rakım Efendi, onu ikaz etmek istese de Felatun Bey, Rakım Efendi’nin hayattan zevk almasını bilmediğini belirterek uyarılarına kulak vermez.
    Bir gün İngiliz aile  Rakım Efendi’nin evini ziyarete gelir. Kızlar dahil hepsi Canan’a hayran kalırlar. Ancak İngiliz kızlardan Can, biraz da Rakım Efendi’nin Canan’a olan ilgisini hissederek kıskanır ve aşkından  yatağa düşer. Tüm bunlardan habersiz olan Rakım Efendi, Canan’ı nikahı altına almıştır bile.
    İngiliz aile sonunda kızlarının rahatsızlığının sebebini anlar. Rakım Efendi’den yalandan bile olsa Can’la evlenmek istediğini söylemesini isterler. Rakım Efendi kabul eder. Ancak,  bu sefer de Can karşı çıkar, çünkü, Rakım Efendi acıdığı için böyle bir şeye evet demiştir. Felatun Bey ise kumar aleminde her şeyini kaybetmiş ve yabancı sevgilisi tarafından terkedilmiştir. Ama aklı başına gelmiş, Cezayir eyaletinde kaymakamlık görevi atanmıştır. İngiliz ailenin hasta olan kızı Can kendi kendine şifa bulmuş, hızla iyileşmeye başlamıştır. Bu duruma en çok sevinen ise kendisini hastalığın sebebi gören Rakım Efendi olmuştur.
    Bu arada Rakım Efendi’nin cariyesi Canan ile evliliği ilk meyvesini verir. Canan’dan bir çocuğu dünyaya gelecektir.

Fatih–Harbiye, Peyami Safa

 Fatih–Harbiye, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat, 2000, İstanbul
 Batılılaşma hareketlerinin Türk toplumundaki etkileri.
Üzerinde en çok tartıştığımız kavramlardan biri de batılılaşmadır. Sosyal hayatımıza girdiği ilk günden bu yana, kavramın olumlu ya da olumsuz yönleri üzerinde çok durulmuş, günümüzde bile durulmaya devam edilmektedir. Özellikle edebî eserlerde batılılaşma kavramı oldukça geniş bir yer tutmakta, batılılaşmanın yanlış anlaşılması veya olumsuzlukları üzerinde durulmaktadır. Bu türler içerisinde hikâye ve romanlarda batılılaşma en çok üzerinde durulan bir konu olmuştur.
Fatih–Harbiye, Peyami Safa'nın Doğu–Batı, alafrangalık, yerlilik, şarklılık, ruh, madde vb. gibi sosyal ve felsefî konuları derinliğine aldığı ilk romanlarından biridir. Kitabın adı olan Fatih–Harbiye, bir tramvay hattının adıdır. Şark ve garp arasında kalan Türk gencini anlatan kitap, 1930'lu yılların başında Türk insanının yaşadığı kimlik problemlerine değinen ve semt olarak Fatih ve Harbiye (Beyoğlu)'yi seçen Peyami Safa’nın toplumsal romanıdır.
Neriman, Fatihli muhafazakâr bir ailenin kızı olarak burada yaşamayı arzu etmemektedir. O, baloların, eğlencelerin, çayların ve hareketli alafranga bir hayatın yaşandığı “Harbiye”de yaşamayı arzu etmektedir. Peyami Safa, bu romanında bir sosyal tenkide yöneldiği gibi, iki zıt kutup (Doğu–Batı) çatışmasını da yansıtmıştır. Bir moda şeklinde o devri saran yanlış batılılaşma hareketi karşısında tavrını açıkça ortaya koymuştur.
Hazırlıksız, kulaktan dolma bilgilerle ve başkalarının yönlendirmesiyle ortaya çıkan Batılılaşma arzusunun gerçekleşmesi mümkün olamaz ana fikri üzerine kurulmuş olan bu romanda Peyami Safa, tipleri uyumlu bir şekilde kullanmıştır. Bir taraftan geleneğe ve geçmişe bağlı bir baba, diğer taraftan, çevresinin etkisiyle batılı olmak arzusuyla yanıp tutuşan bir kız... Bu Neriman’dır.
Eserin başkahramanı olan Neriman, Fatih semtinde oturan ve geleneklerine bağlı Faiz Bey’in tek kızıdır. Anadolu’da birçok memuriyetlerde gezen Faiz Bey, Neriman’ı yedi yaşına kadar saf Türk muhitlerinde büyütmüştür. Fakat İstanbul’a yerleştikten sonra, Neriman’ın akrabalarından, bilhassa büyük dayısının ailesinden aldığı tesirler bambaşkadır. Galatasaray’dan çıkan ve tahsilini Avrupa’da bitiren büyük dayısı ve kızları, Neriman’da garp hayatına karşı incizap uyandırmışlardır. Bu iştiyak, ekseriya Neriman’ın da haberi olmadan, ruhunda gizli gizli yaşamış ve memleketteki asrileşme cereyanlarından gıda almış, fakat ne şuur, ne de irade halinde ortaya çıkmak için fırsat bulamamıştır. “Birçok Türk kızları gibi, Neriman da, ailesinden ve muhitinden karışık bir telkin, iki medeniyetin ayrı ayrı tesirlerinin halitasını yapan muhtelif bir içtimai terbiye almıştı.”(s. 53) Daha ziyade aile içerisinde, “annesi ve babası onu halis bir şarklı itiyatları vermişlerdi.”(s. 53)
Peyami Safa'nın üslup özelliğinin bir gereği olarak, kahramanlarının hâlihazır duruma, nasıl geldiklerinin de mantığını ortaya koymaktadır. Buna örnek olmak üzere, Neriman ve Neriman gibi kızların neden böyle olduklarını şöyle ifade eder: “Lozan sulhundan sonra, resmî Türkiye'nin de kanunla herkese kabul ettirdiği bu asrileşme, Neriman'ın ruhunda gizli gizli yaşayan bu iştiyaka en kuvvetli gıdasını vermişti. Akraba ve arkadaşlarından, örneklerden, gittikçe medenileşen İstanbul'un dekorundan, kitaplardan, resimlerden, tiyatro ve sinemalardan gelen bu telkinler, yeni kanunlarda müeyyidesini bulmuş oluyordu.” (s.53)
Neriman'ın iki medeniyet karşısında kalması ve bir türlü birinden yana tavır alamaması yüzünden, bunalımlar geçirdiği görülür. Kendisi, batılı olma arayışı içinde olmasına rağmen, “Bütün bunlar Neriman'da, anadan babadan gelen tesirleri tamamıyla gidermiş değildi. Genç kız iki ayrı medeniyetin zıt telkinleri altında gizli bir deruni mücadele geçiriyordu.”(s. 53)
Muhafazakâr bir genç olan Şinasi, Neriman’ın en yakın arkadaşıdır. Neriman’ın babası Faiz Bey, Şinasi’yi her yönden beğenir ve Neriman ile evlenmelerini arzu ettiğini her fırsatta belirtir. Neriman lise yıllarında tanıştığı ve yedi yıldır birlikte olduğu dostu Şinasi’yi sever. Birlikte Darülelhan’da musiki dersleri alırlar. Neriman ve Şinasi Darülelhan’a birlikte gidip gelirler. Fakat son zamanlarda Neriman Şinasi’den gittikçe uzaklaşmaya başlar ve Şinasi’den her fırsatta ayrılmak ister. Artık o Şinasi’nin ve herkesin tanıdığı Neriman değildir. Giyim tarzı, zevkleri, arkadaşlarına olan ilgisi, Darülelhan derslerine verdiği önem hızla değişir.
Yukarıda anlattığım durumlardan dolayı, Neriman, içinde yaşadığı evden, bulunduğu çevresinden, okuduğu okuldan nefret eder. Darülelhan'da ud çalan Neriman, bir ara şöyle der: “–Öf... Bu elimdeki ud da sinirime dokunuyor, kıracağım geliyor. Bunu benim elime nereden musallat ettiler? Evdeki hey hey yetmiyormuş gibi bir de Darülelhan... Şu alaturka musikiyi kaldıracaklar mı ne yapacaklar? Yapsalar da ben de kurtulsam. Hep ailenin tesiri babam, şark terbiyesi almış. Ney çalar, akrabam öyle... Darülelhan’dan çıkacağım yahut alafranga kısmına gireceğim... Kendimden nefret ediyorum. Oturduğum mahalle, oturduğum ev, konuştuğum adamlar çoğu sinirime dokunuyor.”(s. 25)  Bu sözleriyle içinde bulunduğu durumu ifade eden Neriman, yaşamak istediği durum ve çevreyi şöyle anlatır: “–Dün Tünel'den Galatasaray'a kadar dükkânlara baktım. Esnaf bile zevk sahibi. İnsan bir bahçede geziniyormuş gibi oluyor. Her camekân bir çiçek gibi. Sonra halkı da bambaşka. Dönüp bakmazlar, yürümesini giyinmesini bilirler. Her şeyi bilirler canım...”(s. 26)
Neriman Doğu medeniyeti ve ona ait her şeyden nefret etmeye başlar; buna karşılık Batı medeniyeti ve ona ait her şey Neriman’a daha çekici, cazibeli gelir. Fatih’teki yaşam tarzından memnun değildir. O Harbiye’deki danslı, hareketli hayata özenir. Bu yüzden İstanbul’da batının etkilerini en çok üstünde yaşayan Beyoğlu semtine karşı aşırı bir sevgi duyar ve her fırsatta evlerinin bulunduğu Fatih’ten tramvaya binerek oraya gezmeye gider. Beyoğlu’na ait her şey Neriman’a çekici gelir, ona göre hayat Beyoğlu’ndadır.
Neriman’ı en temiz duyguları ile seven Şinasi, günden güne değişen Neriman’ın bu haline çok üzülmektedir. Bu arada Neriman Darülelhan derslerini aksatmaya başlar. Konservatuarın Batı müziği bölümünden ve Beyoğlu’ndan tanıştığı zengin aile çocuğu Macit ile arkadaş olur ve ona ilgi duymaya başlar. Macit, Neriman’ın gözünde Batıyı ve medeniliği temsil eden bir gençtir. Macit, Neriman’ı akşamları Maksim’de eğlencelere ve balolara götürür. Bu yüzden Macit’e karşı bir sevgi duyar. Artık Neriman Beyoğlu’na karşı daha büyük bir hayranlık duymaktadır ve ona ait ne varsa daha güzeldir.
Aslında Neriman, geçmişinde böyle değildir. “Siyah saten gömlekli, siyah başörtülü kız, o vakit böyle konuşmazdı. Liseden çıkar ve Süleymaniye'nin köşesinde görünürdü. Yolunda çantası, başı önüne eğilmiş, gözlerinde korku ve dudaklarında tebessüm, Şinasi'nin yaklaştığını görünce korkusu giden ve sevinci artan gözleriyle yere bakar, hafifçe kızarırdı. Sonra yan yana hiç konuşmadan epey yürürler ve buluşmanın ilk zevkini bu sükût içinde daha çok hissederlerdi,”(s. 12)
Fakat Neriman geçmişini hatırlamak istemez. Şinasi’nin:
“–Niçin artık sen dünkü sen değilsin?” (s. 63) sorusuna:
“–Çünkü ben bir Fatih kızı olmak istemiyorum. Anlıyor musun? Böyle yaşamaktan nefret ediyorum, eskilikten nefret ediyorum, yeniyi ve güzeli istiyorum, anlıyor musun? Eski ve yırtık ve pis iğrenç bir elbiseyi üstümden atar gibi bu hayattan ayrılmak, çıkmak istiyorum. İhtiyar adam, bozuk sokak, salaşpur ve gıy gıy, hey hey, ezan, helvacı... Bıktım artık ben başka şeyler istiyorum, başka, bambaşka, anlamıyor musun?”(s. 64) diye cevap verir.
Neriman, Beyoğlu semtinde edindiği arkadaşları yüzünden, sık sık onlarla buluşmak için, Beyoğlu'na gider. Bu durumu önce babası Faiz Bey'i, daha sonra da Şinasi'yi endişelendirmektedir. Ancak, her ikisinin de elinden pek fazla bir şey gelmez. Her ne kadar, Faiz Bey, Neriman'ın Şinasi'yle evlenmesinden sonra düzeleceğine ümit ediyorsa da, Neriman sık sık babasından bu evlenme konusunda süre istemektedir.
Neriman, Beyoğlu'nda edindiği arkadaşlarından Macit vasıtasıyla bir baloya gitmek üzere teklif alır. Artık Neriman'ın kafasındaki tek problem bu baloya gitmek olmuştur. Bu yüzden, babasının gönlünü yapmak gerektiğini bildiği için, ona şirin görünmek için, elinden gelen bütün gayreti göstermeye başlar. Faiz Bey Neriman’a baloya Şinasi ile giderlerse izin verebileceğini ifade eder. Neriman baloya Şinasi ile birlikte gitmek istemese de kabul eder, çünkü babasının başka şekilde izin vermeyeceğini bilir. Neriman bir gün Şinasi’ye yalan söyleyerek ondan ayrılır ve Macit ile buluşmaya gider. Fakat Neriman’dan şüphelenerek onu takip eden Şinasi bu yalanın farkına varır ve araları iyice bozulur. Artık Şinasi Neriman’a güvenmez, ona karşı bir soğukluk duymaya başlar ve onun hovardalık yaptığını düşünür.
Uzun süredir Darülelhan’a derslere gitmeyen Neriman, Darülelhan’a giderek Şinasi’yle konuşmak ister. Şinasi, Neriman’ı görmezden gelerek umursamaz bir tavır alır. Neriman Şinasi’yi kolundan tutarak bir kenara çeker. Balo meselesini ve babasının ancak onunla gitmesine izin verdiğini anlatır. Şinasi bu duruma pek memnun kalmasa da Faiz Bey’i kıramadığı için kabul eder. Neriman, sözlüsü Şinasi ile de, medenileşme konusunda sık sık tartışmaya girer. Şinasi de tıpkı babası gibi, Neriman'ın batılılaşmasına karşı çıkmaktadır. Bir gün Şinasi'nin:
“–Eskiden böyle söylemezdin.” demesine karşılık şöyle cevap verir:
“–Eskiden yalnız hissederdim, fakat ne istediğimi bilmezdim. Bak ortalıkta da neler oluyor, her şey değişmiyor mu? Ben de bu memleketin kızı değil miyim? Benim de medeni yaşamaya hakkım yok mu? Söyle... Cevap ver... Bak susuyorsun... Ne düşündüğünü anlamak kabil değil ki işte, beni bu sinirlendiriyor... Geçen gün de bunun için bayıldım...”(s. 81)
Neriman, sık sık sinir buhranları geçirir. Babası bu huyunu bildiği için, pek üzerine varmak istemez. Ancak bu durumun sebebini öğrenmek isteğinden de geri durmaz. Neriman, bir gün babasının bu yöndeki sorusuna şöyle bir karşılık verir:
“–Beni asıl sinirlendiren şey, bu semtte, bu evde her şeyden mahrum yaşamaktır. Şinasi de beni bundan kurtaramayacak, o da benim arzularımı anlamıyor.” dedikten sonra, bu arzuların neler olduğunu soran babasına şöyle cevap verir:
“Ben, dedi, ben. Nasıl söyleyeyim? Daha medeni yaşamak istiyorum... Siz bana hak vermezsiniz, ben...” Faiz Bey, kızının sözünü keserek,”hak veriyorum” diyerek, Neriman'ın bollukta büyüdüğünden istediklerinin olmadığı için sıkıldığını sanmaktadır. (s. 76)
Neriman artık baloya gitmek için hazırlıklarını yapmaya başlar. Neriman da Şinasi'yi gitme konusunda ikna edince, artık tek engel kıyafet meselesidir. Neriman, kıyafet için Beyoğlu’na dayısının evine gider. Burada karşılaştığı bir olay, onun hayatını yeniden şekillendirmekle kalmaz, yaptığı yanlıştan da dönmesine sebep olur. Bir Rus kızına dair dinlediği hikâye şöyledir:
“Bir Rus kızı, fakir bir Rus genciyle sevişir. İkisi Beyoğlu'nda küçük bir odada beraber yaşamaktadırlar. Rus genci, lokantalarda gitar çalarak üç-beş kuruş kazanmaktadır. Kız bu hayat tarzına senelerce katlanır. Nihayet bir gün, bu kızın karşısına zengin bir Rum çıkar. Kız bu Rum'a kapılarak, sevgilisinden ayrılır. Artık refah ve bolluk içinde yaşamaktadır. Kızın her arzusu yerine gelmektedir. Fakat bütün bunlara rağmen, bir şeylerin eksikliğini hissetmektedir. Bu sahteliklere çok fazla dayanamayarak, tekrar eski sevgilisine döner. Ancak, bu genç onu görmemezlikten gelir. Bu duruma çok içerleyen kız intihar eder.
    Neriman, bu hikâyeyi dinledikten sonra, baloyu filan unutur. “Bu hikâyeyi âdeta kendi mukadderatına ait bir şey gibi dinlemiştir. Ne benzeyiş... Rus kızının şahsında kendisini, Rus aktrisinin şahsında Şinasi'yi ve Rum gencinin şahsında Macit'i görüyordu. Milliyet ve isim farklarından başka hiçbir şey yoktu. Süratle anlatılan bu hikâyeyi ebediyen kendi kendine tekrarlamak ve söylenemeyen teferruatı hayal ile tamamlayarak bütün bu hayatı zihninde yeniden yaşatmak istiyordu.”(s. 94) Neriman, gerçek yerinin ve gerçek kimliğinin bulunduğu yer olan Fatih'e gitmek üzere oradan ayrılır.
    Faiz Bey, Şinasi ve arkadaşları batı taklitçiliğini konuşmak üzere bir araya gelmişlerdir. Neriman’ın da aralarına katılmalarını isterler. Neriman aldığı kararı babasına ve Macit’e anlatmak konusunda heyecanlıdır. Neriman babasının ve arkadaşlarının konuşmalarından da etkilenir ve aldığı kararı sohbetin sonunda anlatır. Eski Neriman olacağını, baloya gitmek istemediğini belirtir. Faiz Bey ve Şinasi bu duruma çok sevinir ve uzun süredir udundan nefret ederek eline almayan Neriman onlara ud çalar. Eve dönerken Neriman, Fatih sokaklarına bir kez daha bakar ve bu semte ait her şeyi sevdiğini söyler. Artık Neriman, babası Faiz Bey ve Şinasi mutsuz geçen günlerin ardından nihayet huzurlu günlerine dönmüşlerdir.

Bir Bilim Adamının Romanı, Oğuz Atay

Bir Bilim Adamının Romanı, Oğuz Atay, Bilgi Yayınevi, 1975, Ankara
Prof. Dr. Mustafa İNAN’ın Hayat Hikayesi.
    Roman, 1971 yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu Bilim Kurulu’nun bilim ödülü töreninin tasviri ile başlar. Bu ödüle layık görülen kişi, 1944’lerde başlayıp 1967’deki vefatına kadar ki bilimsel çalışmaları ve bilim adamı yetiştirilmesinde yarattığı ekol sebebiyle, Prof. Dr. Mustafa İNAN’dır. Ancak dikkat edileceği gibi, bu ödüle ölümünden dört yıl sonra layık görülmüştür.
    Mustafa İNAN, eşi arkeoloji profesörü Jale İNAN’ın verdiği bilgiye göre 24 Ağustos 1911’de Adana’da doğmuştur. Babası Hüseyin Avni Bey seyyar posta memuru, annesi Rabia Hanım ise ev hanımıdır. 1898’de evlenen Hüseyin-Rabia çiftinin Mustafa İNAN’dan önce doğan çocuklarının çoğu küçük yaşta ölmüştür. Mustafa İNAN doğduğu zaman sadece Emine ve Zübeyde isimli iki kızı sağ kalmıştır. Mustafa İNAN’dan sonra da Güzide, Mehmet ve Sami dünyaya gelmiştir. O dönemde Anadolu’da çocukların yaşaması mucizedir. Hastalıklar, kazalar birbirini izlemektedir. Mustafa İNAN da bunlardan nasibini alır. Adana’da yazın sıcaklarında zenginler yaylalara çıkarlar. Fakirler de serinlemek için damların üstünde yatarlar. Mustafa böyle bir gecede gözünün ağrısından bir türlü uyuyamaz. Annesi bir ev ilacı sürmüş ve gözlerini bağlamıştır. Sabah annesi erken kalkar ve evi toplamakla uğraşır. Bu sarada uyanan Mustafa gözleri bağlı halde damda dolaşırken aşağı düşer. Mustafa’yı doktora götürürler. Çocuğun yaraları dikilir, sarılır. Ne var ki Mustafa kendine gelemez, hayatından ümit kesilmiştir. Küçük Mustafa bir süre sonra iyileşmiştir ancak, bu düşüşün sarsıntısını uzun süre çeker. 
    Mustafa İNAN, mahalle mektebine başlamıştır. Mahalle mektebinin sıkıntılı günleri devam ederken 1914’de Birinci Dünya Savaşı başlamıştır. 1918 yılında Fransızlar Sevr Anlaşması uyarınca Adana’yı işgal etmişlerdir. Savaşla birlikte kıtlık ve yoksulluk yılları başlamıştır. Fransızlar’ın Adana’yı işgal ettiği gün de Hüseyin Avni Bey posta treninin arkasına takılmış küçük vagonuyla istasyon istasyon dolaşmaktadır.
    Ermenilerin kasıtlı olarak yaptıkları katliamlar şehirde asayişi bozmuş ve halkın kaçmasına zemin hazırlamıştır. Bu durumu anlayan halk da düşmandan temizlenmiş Toroslar’a sığınmak için harekete geçmiştir. Fakat, Adana'dan çıkış zor idi. Her tarafta Ermeni çeteleri her an müslüman Türk'ün can güvenliğini tehdit etmektedir. Toroslar’a sığınmaktan amaç ise kaçıp kurtulmaktan daha çok, orada teşkilatlanıp, Adana'yı düşman istilasından kurtarmaktır. O günleri yaşayanlar bu olaydan “kaç kaç” diye söz etmektedirler.
    Rabia Hanım’ın büyük kızı Emine eşiyle birlikte “kaç kaça” katılıp Adana’dan ayrılırken annesine biraz para bırakınca hemen Konya’ya gitme hazırlıklarına başlanmıştır. Sıkıntılı bir yolculuktan sonra Konya’ya ulaşmış ve bir süre sonra da babasına kavuşmuşlardır. Konya’da iki buçuk yıl kalmışlardır. Mustafa burada kardeşi ile birlikte Şehit Muhtar Bey mektebine gönderilmiştir.
    Mustafa İNAN son derece zeki bir insandır. Bunu ilk fark eden de yaz tatilinde çalışması için yanına verildiği kuyumcudur. Mustafa İNAN daha çocukken evlerinin damından düştükten sonra babası hep oğlunun bir daha düzelemeyeceğini ve okuyamayacağının düşünmektedir. Bir de Mustafa İNAN’ı ders çalışırken görmemesi bu düşüncesini iyice pekiştirir. Mustafa İNAN ortaokula giderken onun defter tuttuğunu gören yoktur. Ders kitabı da yoktur. Sadece sarı bir defteri vardır. Onu da bir boru gibi büküp kemerine sokmaktadır. Babası da onun bu haylazlılığına hayli içerlemektedir. Oğlunun bu halini gören babası onun bir sanat öğrenmesi istemektedir. Böylece oğlu hem bir meslek sahibi olacak hem de kendisi boş yere okul masrafı yapmamış olacaktır. Bu düşüncelerle Mustafa’nın eski ustası kuyumcu Ahmet Usta’ya danışmıştır. Ahmet Usta: “Beyim bu çocuk çok akıllıdır, sen bunu okut, yoksa yazık olur bu oğlana” diye cevap vermiştir Mustafa’nın babasına. Mustafa ders çalışmaz, akşamları erken yatar. Ancak onun derdi başkadır. Bu derdini annesine şöyle ifade etmiştir: “Elbette hiç çalışmadan olmaz ana. Ne yapayım, sizlere yük olmak istemiyorum; kitaplar da pahalı.”  Onun için her sabah erkenden kalkmaktadır Mustafa ve herkesten önce mektebe giderek yatılı öğrenciler kahvaltılarını bitirinceye kadar onların kitaplarını okumaktadır.
    Yatılı okula başlayınca bütün yatılılara sahip çıkmıştır Mustafa İNAN. Birgün ırmağın kenarında oturmuş düşünürken yatılı öğrencilerden biri yanına yaklaşmış ve “Mustafa ağabey cebirle gene başım dertte.” Ertesi gün de bir fizik imtihanı vardır. Mustafa hemen yumuşamıştır. Çünkü ona bir şey sorulduğunda durumu ne olursa olsun sevinmektedir. Çünkü o öğretme sevdalısıdır. Hayatı boyunca da bu sevdadan vazgeçmemiştir. İster öğrencileri ister kendi oğlu ona bir şey sorduğunda bunu nasıl onların anlayabileceği şekilde anlatabilirim sıkıntısı yaşamıştır.
    1929 yılında babasını kaybetmiştir. En kısa öğrenimi yaparak biran önce hayata atılmak zorunda olduğunu düşünmektedir. 1931 yılında liseyi birincilikle bitirmiştir ve karışık duygular içindedir. Önünde iki yol vardır. Ya üç yıl daha okuyup öğretmen olacaktır ya da beş yıl okuyacağı mühendis mektebine gidecektir. İkincisi daha uzun bir yoldur ancak bu yolu tercih ederse üniversitede öğretmen olma böylece memlekete daha fazla faydalı olma imkanına sahip olacaktır. O tabi ki ikinci yolu seçmiştir. Çünkü öğretmen olmak onun kendisine verdiği bir sözdür. Mühendis olup erken hayata atılıp çok para kazanma imkanı da olacaktır. Ama o hep öğretmen olmak için yaratıldığını düşünmüştür. Para kazanma meselesi ileride de sık sık karşısına çıkacak ve bu meseleyi düşünmek zorunda kalacaktır.
    Mühendis mektebine girmesi kolay olmamış, yeni bir engelle karşılaşmıştır. Bu engel giriş imtihanıdır. Kayıt bürosunun önü kalabalıktır. Sıra bekleyen gençler bu soluk benizli çekingen delikanlıyı görünce onunla alay etmişlerdir. Sınav yapılır, sonuçlar açıklanır. Adanalı Mustafa birinci olmuştur. Herkes Adanalı Mustafa’yı aramaktadır. Mustafa İNAN da merak etmektedir Adanalı Mustafa’yı. “Bizde ne çalışkan hemşeriler varmış” der kendi kendine. En sonunda kayıt memurunun yardımıyla esrar çözülmüştür. Adanalı Mustafa, Mustafa İNAN’dır.
    Mustafa İNAN 1931 yılında Mühendis Mektebi’ne ve bilim hizmetine girmiştir. Yüksek öğrenimine de leyli mecanni (devlet tarafından okutulan öğrenci) olarak başlamıştır. Mustafa İNAN herkesle arkadaştır. Herkesin derdiyle ilgilenmektedir. Kendisinin pek ders çalıştığı görülmediği halde herkese ders anlatmaktadır. Arkadaşları ile birlikte ders çalışsa da o aslında arkadaşlarının hatta üniversitedeki hocalarının da ilerisindedir.
    İsviçre’de doktorasını tamamladıktan sonra kendisine orada kalması teklif edilmiş ancak bu teklifi reddetmiştir. Çünkü bu zamana gelene kadar devleti onun için çok şey yapmıştır. Onun devletine vefa borcu vardır. Şimdi sıra ondandadır. Kendi ülkesinin de bilim adamına, bilim adamları yetiştirecek yetişmiş insanlara ihtiyacı vardır.
    Mustafa İNAN antika hocaların dünyasına yeni bir hava getirmiş ve kendini kabul ettirmiştir. Çünkü sevimliliği ile çevresinin hemen ilgisini çekmektedir. Esprisi de kuvvetlidir, sözlerini tatlı şivesiyle renklendirmesini bilmektedir. Üstelik güzel konuşmaktadır. Her zaman konuşmamakta her söze atılmamaktadır. İnsanları özellikle de insanımızı tanımaktadır. Mustafa İNAN çevresine baktıkça, sonraları kendini çok düşündüren “düşünme tembelliğinin farkına varmıştır. “Düşünmek zordu, düşünme büyük bir enerji istiyordu. Hele yaratıcı, araştırıcı düşünce için çok yorulmak gerekiyordu. Yüzyıllardır gördüklerini, dinlediklerini yorumlamaya alışmamıştı insanlar, bu nereden geliyor diye merak etmiyorlardı. Onları tedirgin etmeden, onlara yeni olan karşısındaki ilkel korkuyu hissettirmeden düşünmeye alıştırmak gerekiyordu.”
    Mustafa İNAN sadece mühendislik konuları ile ilgilenen bir kişi olmamıştır. Boş zamanlarında Fuzuli’nin Divanını ezberlemektedir. Edebiyat ile yakından ilgilenmektedir. Hoş sohbeti sebebiyle davetlerin aranılan şahsiyetlerinden biri haline gelmiştir. Onun bilgi dağarcığında hemen hemen her konuda söyleyecek bir sözü mevcuttur. Çünkü her şeye ilgi duymaktadır.
    1960 yılında Mustafa İNAN Cemal GÜRSEL tarafından Ankara’ya çağrılmış ve kendisine bayındırlık bakanı olması teklif edilmiştir. Ancak o öğrencilerinden ayrılmak istemediğini ifade ederek bu teklifi kabul etmemiştir.
    Mustafa İNAN 1967 yılının kış aylarında rahatsızlanmıştır. Hastalığı ilerlemektedir. Doktorlar Mustafa İNAN’a kesin bir tedavi uygulayamamaktadır. Onu yurt dışına gitmesi için ikna etmeye çalışmışlar ancak bu hakkını daha önce kullandığı için bu çabaları da boşa çıkarmıştır. Nihayetinde Teknik Üniversite Rektörü Bedri KARAFAKILIOĞLU tarafından kendi yerine yurt dışına gitmesi için ikna edilmiştir.
    Yurt dışındaki tedavi de sonuç vermemiş 1911 yılının Ağustos ayında doğmuş olan Mustafa İNAN, yine bir ağustos ayında vefat etmiştir.
    Mustafa İNAN prensipleri, bilim ahlakı, çok yönlülüğü, dürüstlüğü, yardımseverliği ve vatanseverliği ile örnek bir bilim adamı olarak yaşamıştır. Türkiye’de bilimsel anlayışın ve bilim alt yapısının oluşması onun en büyük hedefi olmuştur.
    Cumhuriyetin ilanından sonra Adana’ya dönmüşlerdir. Mustafa İNAN ortaokulu Adana’da bitirmiştir. Parasız yatılı sınavını kazanan Mustafa İNAN lisede devlet tarafından okutulmuştur. 1931 yılında Mühendis Mektebine girmiştir. Mühendis Mektebi’ni bitirdikten sonra İsviçre’ye gitmiş ve burada doktorasını tamamlamıştır. 1945 yılında da profesör olmuştur. Vefat ettiği 1967 yılına kadar bilimin hizmetinde olmuştur.  

Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay

Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay,1981, İstanbul
Birinci Dünya Savaşında Yedeksubay olarak Filistin, Kanal ve Yemen Cephelerinde görev yapmış yazarın gözlem ve düşünceleri.
        Zeytin dağı, Falih Rıfkı ATAY’ın 1914 yılından itibaren 4 yıl yedek subay olarak görev yaptığı Dördüncü Ordu Karargahındaki anılarını, 4 ncü Ordu K. Cemal Paşa’yı, mütareke yıllarını, meşrutiyeti, İttihat ve Terakkiyi; kısaca saltanatı, Suriye’de, Filistin ve Hicaz’daki son yıllarını, imparatorluğun kartondan kule gibi yıkılışını anlatır. Falih Rıfkı ATAY 1914 yılında Suriye’ye gitti, Cemal Paşa’nın özel kaleminde çalıştı. 1918 yılında Cemal Paşa Bahriye Nazırı (Denizcilik Bakanı) olunca, özel kalem müdür yardımcılığı yaptı. Akşam gazetesindeki köşesinde “Günün Fıkraları” başlığı altında; Milli Mücadele karşısında olanları yeren, aşağılayan yazılar yazdı. Atatürkçü bir Türk yazarıdır. Atatürk’ün yakın çevresinde yer almış, 1922 yılından sonra Bolu ve Ankara Milletvekilliği yapmıştır. Zeytindağı’nın ilk yayımlanması 1932 yılında olmuştur. Eser, 1964 yılına kadar 5 baskı yapmış olup; büyük ilgi görmüştür. Falih Rıfkı ATAY Osmanlı  imparatorluğunun çöküş yıllarında, Anadolu’dan gönderilmiş askerlerin, Filistin, Hicaz, Medine’deki savaş yıllarını, iktidar mücadelelerini,”Filistin, Trablus, Medine’yi kaybederlerse Türk milletinin yaşayamaz,” olacağını sanan imparatorluğun elit tabakasını, insanını anlatır. “Türk milleti kendi başına devlet yapamaz “ diyen Osmanlının ana fikrini, genç Mustafa KEMAL yıkmış: yerine görkemli bir Türk Devleti kurmuştur.  Anadolu’dan gönderilmiş genç Anadolu askerlerinin çöldeki zor koşullarını, ucuz yaşamlarını, Arapların ülkelerine, kendi değerlerine olan  sahipsizliklerini ve olası ihanetlerini anlatır.
        Kaybetmenin varolmaz hafifliğini, kulluktan, padişahın, iktidarın kulluğundan yaşanan acıyı, yüreklerde bıraktığı ateşi; Cumhuriyetin bireyi olmanın kıvancını, mutluluğunu, sevincini ayakları üzerinde duran bireyi olmanın gururunu yüreğimizde duymamızı bize yansıtır, bize ışık tutar.
        Zeytindağı 4 ncü Ordu Karargahının bulunduğu Kudüs’teki bir tepenin adıdır. Arapların “Cebelizzeytün,” dedikleri tepedir. Almanlar da sahip olmayı istedikleri ve Osmanlının sayesinde sahip oldukları tepeye “Ölberg,” demektedirler.Taki Fransız ve İngilizlerin bölgeyi işgal etmelerine kadar süren süreçte.
        Kudüs o yıllarda, yıllarca Osmanlının egemenliğinde kalmasına rağmen Türk değildir; Arap’sa hiç değildir. Ne Katolik, ne Ortodoks, ne de Yahudi’dir.
        Kudüs, haçlı alemli, Davut mühürlü sancaklar altında göze görünmez orduların sessizce alıp-verdikleri bir yer olarak anlatılır.

    Osmanlı Devletinin 1 nci Dünya Harbin”e nasıl niçin ve ne hesapla girdiğini bir kişi bilir, O da Enver Paşa’dır. Almanlar, Türkiye için etkilendikleri bu kişiden dolayı “Enverland,” demektedirler.

        1 nci Dünya Harbi Sıralarında Dimetoka’daki (Selanik) bir toplantıda yazar Atatürk’ü görür: “...Bir kurmay göze çarpıyordu sarışın, sert ve bakınırken gözlerine takılmamak imkansız!” Yazara Genç Kurmay Subay Mustafa Kemal’i “Yamandır,”  diye anlatırlar. İttihat ve Terakki döneminde  “Muharrirlere” para vererek kendileri hakkında yazı yazdırmak, haber yaptırmak alışkanlığı vardır.
        4 ncü Ordu K. Cemal Paşa, Ali Kemal adında bir şahsın iftirasına uğrar. Cemal Paşa, bütün harp yılları boyunca yardım ettiği gazetecilerden kendisi hakkında bir-iki olumlu haber çıkması için yardım ister, yardım sözü verirler, her zaman ki gibi. Yıllarca yardım gören “Muharrirler”  ise  tam tersi “ FERRE, YEFÜRRÜ, FİRARA,” diye gazetelerinde hakkında yazı yazarlar.
        Şark insanın kurnazlığı, vefasızlığı ile .Yazar, Enver Paşa’nın başarıya ulaşmasını da değerlendirir, “Enver‘le Müslüman ortaçağı, bütün yeşilliği ile devam edecekti,” diye. Türkiye’yi kurtarmak, Osmanlının ordusunu kurtarmak çabaları bir taraftan sürekli canlılığını korur. Osmanlının Enver Paşa’dan ve Almanlardan kurtarılması gerektiğini belirtir, Falih Rıfkı ATAY kitabında ümitli olduğunu da belirtir; “En fazla hoşuma giden, bilhassa ordu gençliği içinde, sezinlediğim yenileşme ve kalkınma hareketidir.”    Balkan harbi bitmiş, Bulgaristan yenilmiştir. Bulgaristan’ın yenilmesi, Balkan Harbinde kalp acıları artan, Anadolu insanın acısı, yürek sızısı biraz olsun hafifler. Oysa, Balkan Harbi ile kaybedilen vatan topraklarının kaybı İSTANBUL’da çabuk unutulur. Balkan Harbinin sonunda, harbin canlı hatırası olarak elde kalan kent; EDİRNE’dir, yüreği yanık, yaşadıkları, yurt bildikleri toprakları kaybeden ise; Rumelililerdir. İstanbul’daki yönetim ise zayıftır, güçsüzdür. Eşkıyanın peşine takılan devlet kuvveti bile çeteleşmiştir. Çünkü İstanbul yönetiminin kanun ve otoritesi kalmamıştır. İstanbul yönetiminin Kahire, Kudüs, Şam, Halep ve Bağdat’a olan hayalleri Çanakkale harbinin başlaması ile biter, kendi öz canının kaygısına düşer. Bir yandan Kızıl Denizinin sol kıyısı, Hicaz, Yemen, Filistin, Lübnan, Suriye. Bir yandan Süveyş Kanalı, öbür yandan Basra Körfezine kadar çöller, şehirler; İşte imparatorluk toprakları, yalnızca toprak üzerindeki, binalar, çiftlik, endüstri, ticaret, kültür Arapların veya başka devletlerin. “ Yalnız Jandarma bizim idi; Jandarma bile değil, jandarma esvabı.” Osmanlı bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştır. Osmanlı sadece ücretsiz tarla ve sokak bekçisidir. Osmanlı Devletinde saltanat som bürokrat iken, bürokrasi bile; “Tam Arap, yahut yarı Arap’tır. Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk’e az rast geliyordum,” der yazar kitabında.            İtibar, azınlıklara hastır. “Türk unsuru imtiyazsız olduğu için, herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi.”
        -“Türk müsünüz?”
        -“Estağfurullah”
        Halep’ten Aden’e kadar süren o koca memlekette bir Arap meselesi gibi gözüken şey, Türk düşmanlığından başka bir şey değildir.
        Türk düşmanı olmak modadır, oralarda, o zaman.
        “İngilizler, Ruslar, İtalyanlar ve Osmanlılar arasında Suriye, Filistin ve Hicaz işlerini en az bilen ve anlayanlar sonuncular, yani bu kıtaların asıl sahipleri olmuştur. Her tarafı top arabası ile geziyor ve hırsız memur kafasının tası içinden seyrediyorduk.”  Çölde, gölge vermeyen tek-tük hurma ve ağaçlar kirli, yırtık elbiseler içinde dilenen çocuklar, yaşlılar. Çölde en büyük değer bir damla su ve bir avuç gölgedir.
        “Medine, Peygamber ölüsü ile tüccarlık eden bayağı ahlaksız, simsar yuvalarından biridir. Her Medineli uzaklardan gelen saf halka, bu harap ve pis çöl köyünün taşını, toprağını, kuyu suyunu kırk defa öptüre öptüre satar.”
        Medine esnafı , Medine halkı;
        Yazar kitabında “Medineli Arabın eli cebinize girmiş, durmaksızın paranızla oynar.ne için alır, ne kadar alır, ne zaman alır, haberiniz olmadan haraç verip gidersiniz,” diye anlatır.    “Evvela namaza durduk. Yanımda Enver Paşa’nın yaverlerinden biri vardı. Bir aralık önümüzden testisini omuzlamış bir Arap geçti. Benim bildiğim önünden geçenin namazı bozulursa da, Medine’de böyle olmadığını ve zemzemin Mekke’de olduğunu unutarak, bu Arabın da bize zemzem getirdiğini sandım.
        Su verdi, şaşırarak ellerimi çözdüm ve içtim.Tekrar ellerimi bağladımsa da, Arap koluma yapıştı:
        -Para diyordu.
        Meğer herif, su satıyormuş.”
        Asıl Müslüman şehri, din şeyhlerine hürmet olunan, dini sanatlaştıran ve asilleştiren şehir İstanbul olduğunu Medine’de büsbütün anladım. Orada Peygamber’in amcasının mezarı sakaların kulübesi olmuştur ve sandukasının üstünde kırbalar asılıdır.
        Yazar, Arapları anlatır. Filistin’de Yahudilerin bulunduğu kesim bayındır, yepyenidir. Arapların bulunduğu kesim ise, toprak yığınıdır. Bahçeler harap, insanlar çıplak, gözler hastalıklıdır. Filistinli çıplak Arap, kapı eşiklerinde yemek artığı ve yarı yenmiş portakal kemirmektedir. Arap tüccarların eli ise Türklerin cebindedir.     Şeyh ve emirlere denizden İngiliz altını, karadan Osmanlı altını gider. Yinede doymazlar, baskın ve yağmalamaya giderler. Araplar, Arap çeteleri ile sarılır. Arapları bu çetelerden kurtarmak için Anadolu’nun bağrından Türk çocukları gönderilir. Kınalı gelinleri arkada bırakarak, gözü yaşlı anneleri bırakarak sılaya doğru, Arap yarımadasına doğru. Anadolu çocuğu merttir,yiğittir. Bir yığın Anadolu çocuğu yurdundan koparılmış, iskorpite ve çöle yedirilmiştir. Tabya basılır. Anadolu çocuğu Topçu Er Osman kaçmaz. “Topunu bırak, gel,” diyordu.    Osman! “O benim namusumdur, bırakamam, ne diye kaçıyorsunuz,” diyordu.
        Boş yere bağırdı çağırdı, karşı taraf üstüne üşüşüp, Türk çocuğunu parçalarlar. Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman 333 senesi Haziran’ın üçüncü günü ölüp, gitmiştir.
        Tıpkı diğer Anadolu çocuklarının iskorpitten çürüyüp, düşen ağızlarının yaralarının içinde kavrulmuş, yiyecek yemek bulamadıklarından çekirge çiğnemeye çalışarak, Arap topraklarını savunarak ölmeleri gibi. Oysa verilen canların yanı sıra Arap kesesine Anadolu altını ve hurma kurusu dahi bulamayan Arabın kursağına Anadolu’nun rızkını akıtarak.            Elbette her şey her zaman olduğu gibi kötü gitmez. İktidar filinin hortumu başarı yemi gevelemediği zaman, tersine kıvrılır ve üstündekini yutar. Bu doğanın değişmez kuralı. Bu kural imparatorluk içinde geçerlidir.    “Suriye ve Filistin’e Almanların niçin o kadar önem vermiş olduğunu Berlin politikacıları kadar bizde biliyorduk. Cephede Alman Kumandanları ve yedek subayı olarak gelen Alman uzmanları aramızdan hiç eksik olmuyordu.    Hiç birinin durduramadığı İngiliz selini, yine bir Türk, Fakat bu sefer öz bir kumandan, MUSTAFA KEMAL tarafından Halep aşağısında tutulmuştur.Mustafa KEMAL’İN orada seçtiği savunma hattı, MİLLİ MİSAKTAKİ TÜRKİYE sınırıdır.”    Kudüs İngilizlerin eline geçer. Artık Kudüs masalı bitmiştir. Kudüssüz, Şam’sız, Lübnansız, Beyrutsuz ve Halepsiz. Öz can ve öz ocak kaygısına düşmenin zamanı gelmiştir.
        Kudüs kelimesi Hıristiyanlığı hatıra getirir. Fakat ne Kudüs’te ne de Filistin’de Hıristiyanlık diye bir mesele yoktur. Kudüs’ün Hıristiyanlığı, Ortodoks Petesburg, Protestan Berlin, dinsiz Paris, Katolik Roma ve Anglikan Londra’nın politika meslesidir.
        Halide Edip Hanım Beyrut’ta okulun şusunu busunu düzdü; ben subay, o kadın, kupa arabasına binerek, çarşıdan sofra takımları satın aldık. Bir akşam Arap çocuklarının bitlerini nasıl ayıkladığını, başka bir gün Lübnan müstakil mutasarrıfını, yolun üstünde yatan bir açı görmediği için, nasıl azarladığını izledim.
        Artık Gazze’de, Filistin cephesinde savaşıyoruz. Çöl, İngilizlerin elindedir. Kuyular, kanallar, portatif yollar, birüssebi, kum üstündeki bahçeler, hepsi kim bilir kaç ton altın ve gümüş, serap gibi söndü gitti.
        Askerimiz o kadar az ki, yan yana siperlerde oturan iki tümenin arasında urban gelen geçeni soyuyor. İki tarafında öldürecek adam bulamayan İngiliz tankı, bir demir iskelet olmuş, Filistin güneşi altında yanıyor.
        Cephemiz susuz, kuru ekmek ve benzini güç yetiştiriyoruz. Arkasını çöle veren İngiliz Ordusu ise, siperinde musluktan Nil suyu içiyor.
        Kumandan harap Anadolu topraklarını gördükçe;
        “Keşke vazifem buralarda olsaydı,”
        “Eğer kalırsam, bütün emelim Anadolu’da çalışmak,” der, keşke vazifesi oralarda olsaydı, keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi,
        “Eğer kalırsa, eğer bırakılırsa… Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüzbinlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz. İstasyonda bir kadın durmuş gelene geçene; Benim Ahmed’i gördünüz mü? Diyor.
        Ahmed’i ne  için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürebilecek bir haber verebilsek… fakat biz Ahmed’i bir kumarda kaybettik.
        Tenha çöllerde Türklerin harbini görmeyenler Türklerin kahraman olduğunu nasıl anlayabilir?.. Çanakkale, Kafkasya, Galiçya ve Romanya cephelerinde her mevsime, her düşmana ve her iklime karşı harb eden bu cesur adamlar Herkül’ün on iki imtihanını verdiler.
        Aden’e, Medine’ye, Kanal’a, Bağdat’a doğru, dönmemek üzere. İşte bu kitap Anadolu çocuklarının Sina Çölünde, Arabın diyarındaki öyküsüdür. Bu öykü; kırtasiye ve maaş imparatorluğu olan imparatorluğun tarihi işte böyle biter.
        Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhinde idi: kafa ve sanat adamı olduğu için!
        Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için!
        İşte size bütün kitabın özü: İlim ve Vatan adamı olunuz .
        Hiçbiri yalnız başına, ne sizi, ne de milleti kurtarabilir.
 Şehir, Ahmet Hamdi TANPINAR, Dergah Yayınları, İstanbul, 2005
Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul şehirlerinin  yazarın gözü ile anlatılması.
            Kitap, yazarın diğer bütün kitaplarında açmaya çalıştığı tarih ve kültür üzerine düşündüklerinin bir özeti gibidir. Tanpınar kendine has tasvirleri ile İstanbul, Bursa, Konya, Erzurum ve Ankara’yı kitabında anlatmıştır. Yazar millî eğitim müfettişi olarak gezdiği şehirleri ve bulundukları coğrafyalarını, söz konusu şehirlerin eski sahipleri üzerine bir tarih çalışması şeklinde yorumlamıştır. Yazarın seçtiği şehirlerin önemli bir özelliği de, Türk Devletleri’ne başkentlik yapmış olmasıdır. 
     Ankara
    Ankara inkılapçı kadroların umutlarını yeşerttiği bir şehirdir. Kitapta anlatılan şehirler içinde yer almasının sebebi yükselen millî birliğin, değişmenin, sembolü olmasındandır. Anadolu’nun kaderinde değişiklik yapan olayların çoğu Ankara etrafında geçmiştir. Ankara civarında yaşanan olayların en önemlisi ve sonuncusu İstiklal Savaşı’dır. İstiklal savaşı; sadece Türk milletinin kendi haklarını yeni baştan kazanmış olduğu savaş değildir. Aynı zamanda, 26 Ağustos sabahı Dumlupınar’da gürleyen toplar, iktisâdi ve siyasi esaret altında yaşayan, bütün şark milletleri için, yeni bir devrin başladığını ilan etmiştir. Onun içindir ki, bundan böyle her zincir kırılışının başında Ankara’nın adı geçecektir. 
      Eti, Firikya, Lidya, Roma ve Bizans, Selçuk ve Osmanlı devletleri için Ankara, Orta Anadolu’da bir iç kale vazifesi görmüştür. Yıldırım, Timurlenk’le burada karşılaşmıştır. Bizans-Arap mücadelesinin en kanlı safhaları burada geçmiştir. Selçuklu zamanında Bizans’ın Anadolu içine son savleti burada kırılmıştır. Kısacası Ankara’nın, uzun tarihi şaşırtıcı olaylar ile doludur. Asırlar içinde uğradığı istilalar, üst üste olan yangın ve yağmalar, şehirde geçmiş zamanların çok az eserini bırakmıştır. 
      Selçuklu devri  sanat eserlerinden ve sanat işlerinde onun devamı olan Ahilerden Ankara’da büyük eser kalmadı. Konya ve Sivas, Niğde, Kayseri, Aksaray’da görüp taş işçiliğine hayran olduğumuz o büyük kapılı binalar, sırlı tuğladan alaca kanatlı bir kuş gibi sabah ışıklarında uçan minareler Ankara’da yoktur.
      Erzurum 
           A. Hamdi TANPINAR Erzurum’a üç defa, üçünde de ayrı ayrı yollardan gitmiştir. İlk yolculuğunu çocuk denecek bir yaşta ve Balkan Harbinin sonunda yapmıştır. Yıldız dağının dibinde, gecenin dört bir yandan getirip çadırımızın üzerine yığdığı, bin türlü ses ve uğultu arasında ben ( A.H.TANPINAR) hep bu dağın şöyle bir gördüğüm mahmur ve dumanlı başını düşünmüştüm. Erzurum’da bu duygularla tıpkı koyunlarını bütün bir yaz boyunca menzil menzil yemyeşil otlaklarda otlata otlata güz başında şehre getiren Cizre ve Bingöl çobanları gibi girdim, diyor TANPINAR.
    İkinci sefer geldiğim Erzurum ( 1923' te – 10 yıl sonra ) başka bir Erzurum’du. O na Doğu Anadolu dağlarının eski bir şarap gibi, zamanla takdis edilmiş, ruh besleyici uzletinden değil, dört cihan harbi yılının ve İstiklal Savaşının üstünden aşarak gelmiştim. Aşkale’de yattığım hanın kahvesinde, esirlikten yeni dönen yanık yüzlü, tek kollu çaresiz bir kişi, TANPINAR’a Kafkasya cephesine giderken bıraktığı oğlu, karısı ve anasından hiç birini, hatta evinin yerini bile bulamadığı için şehre girdiği günün akşamında, şehri terk ettiğini söyler.
               - Peki şimdi nereye gidiyorsun ? diye sorar TANPINAR
              - Efendi, nereye gittiğimi ne sorarsın? Geldiğim yeri sana söyledim yetmez mi ?
     Şeklinde cevap verir meçhul şahıs.Bu konuşma Erzurum’da geçen on yıl içinde kaybolan ve kazanılanları  çok iyi özetlemektedir.
     Trabzon’dan başlayıp Tebriz’de biten kervan yolculukları, Erzurum’u, 1855'lerde yüz binden fazla nüfuslu  iktisadi olarak kalkınmış bir şehir olmasını sağlamıştı. Yakın zamandaki peş peşe gelen savaşlar ise, Erzurum’da yaşamı insan kaynaklarını, iktisadi ve diğer kaynakları oldukça fazla seviyede düşürmüştür. 
              A. Hamdi TANPINAR, Atatürk'ü ilk defa Erzurum’da görmüş, Atatürk’le tek konuşması Erzurum Lisesinde olmuş. O’na göre Atatürk sakin, kibar, daima dikkatli ve her şeyle alakalıydı. Kendisine söylenenleri son derece rahat bir dinleyiş tarzı vardı. Atatürk her şart içinde varlığını hissettiren bir yapıya sahipti. Bakışında, jestlerinde, ellerinin hareketlerinde, kımıldanışlarında ve yüzünün çizgilerinde bir dinamizim vardı.
     A. Hamdi TANPINAR Erzurum’da kaldığı müddetçe mahalli diyebileceğimiz musikiyi şahsi bir macera gibi yaşamış. TANPINAR’ın  Erzurum’a üçüncü ve son gidişi İkinci Cihan Harbinin son yıllarına denk gelmiştir. Yataklı vagonda yolculuk yapmasına rağmen asıl yolculuğu  üçüncü mevkii vagonlarında aramalı diyor. TANPINAR ona göre üçüncü mevkii vagonlarında  yolculuk gerçek hayatı halk arasında aramak gibidir. “Çünkü orada insanlarla en geniş manada temas var.”diyor TANPINAR.
    A. Hamdi TANPINAR’a göre Erzurum Türk tarihine Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar ve Malazgirt zaferinin açtığı gedikten yeni vatana giren atalarımızın ilk fethettikleri büyük merkezi şehirlerden birisidir.
       Tarihimizin ikinci dönem yerinde, milli mücadelenin temeli gene Erzurum’da atılır. Atatürk, Erzurum’dan işe başlar tıpkı ilk fatihler gibi oradan Anadolu’nun içine doğru yürür; “Erzurum’dan başlayarak yurdumuzu milletimizin tarihi hakları adına yeni baştan fethederiz” diyor TANPINAR.
       Yazar eserinde, Erzurum’un doğal güzelliklerinin, dağlarının, havasının ve çarşısının üzerinde bıraktığı etkiden bahsetmektedir.  O dönemde yazar Erzurum’u şöyle tasvir eder:
      “Erzurum’u, on yıl sonra 1923’te gördüğüm Erzurum’dan çok başkaydı. Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu, saraç, kuyumcu, bakırcı dükkanları,  o kadar malın girip çıktığı hanları, ambarlarıyla, eşraf ve ayanı, esnafı, otuz sekiz medresesi, elli dört camisiyle, İran transitinin beslediği refahlı ve mâmur Erzurum’la on yıl sonra gördüğüm harap şehir arasında kolay kolay münasebet tasavvur edilemezdi. Sonradan öğrendiğime göre muhtelif çarşılarında on binlerce zanaatçı çalışır, saraçlarının yaptığı eğerler bütün şark vilayetlerine hatta Tebriz’e kadar gidermiş. Ben babamla, annemle gittiğimiz siyah kehribarcıları şimdi bir masal gibi hatırlıyorum. Küçük ve yarı aydınlık dükkanlarda ince, dikkatli işin terbiyesini almış, adeta iş terbiyesi ile durulmuş bir takım adamlar, oturdukları yerden konuşuyorlar, pazarlık ediyorlar, ellerindeki kehribar işlerini havı dökülmüş çuha şalvarına sürterek cilalıyorlardı. Sonra keskin bir meşin kokusu, yumuşak derinin adeta söndürdüğü, kıvamını bozduğu tokmak sesleri ve bir yığın uğultu…”
        KONYA
    “Konya bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen bir güzelliği vardır. Bozkır kendine bir serap çeşnisi vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasından ufka daima bir ışık oyunu, bir rüya gibi takılır. Serin gölgeleri ve çeşmeleri susuzluğunuza uzaktan gülen bu rüya, yolun her dirseğinde siline kaybola büyür, genişler ve sonunda kendinizi Selçuk sultanlarının şehrinde bulursunuz.” diyen yazar, kitabında Konya’yı anlatmaya bu çok ilgi çekici bir tasvirle başlamıştır.
     A. H. TANPINAR’a göre; her tarihi bir kör dövüşü yapan ihtiraslara, kinlere, felaketlere rağmen bir vatan fetheden ve o arada yeni bir milletin, yeni bir dilin doğmasını sağlayan adamlar Konya'da yaşamışlardır. Haçlı seferlerinin ve Bizans saldırılarının her şeyi yıkacak gibi gördüğü felaketli yıllarda Anadolu’nun içinde bir şimşek gibi dolaşan Selçuklu sultanı 1’inci Kılıç Arslan Konya'yı başkent yaptığı günlerde, belki de TANPINAR’ın bulunduğu yerlerde dolaşmış, durmuş düşünmüş ve çetin kararlar vermişti. 
    Mevlana ile babası Konya'ya 1228 yılında gelirler. Bu Konya civarında Sultan Han’ının yapıldığı yıldır. TANPINAR’a göre Selçuk Rönesans’ı, vakitsiz bastıran kar fırtınaları altında yeşeren bahara benzer. Karatay Medresesi bittiği zaman medresede yapılan toplantıya katılan Mevlana’ya sorarlar: 
            -Baş köşe neresidir ?
             -Bulunduğu yerden kalkıp kapı dibine tercih eden Mevlana cevap verir.
             -Aşk adamı için baş köşe sevgisinin kucağıdır.
             Şems geldikten sonra sadece bir cezbe adamı olur, sema döner, şiir söyler, şekillerin ve kalıpların dışında yaşar. Mevlana Konya'yı devrinin yalnız coşkunluklarıyla doldurmaz, onu içten değiştirir. Mevlana şairdir; şiiri inkar etmesine, küçük görmesine rağmen şarkın en büyük şairlerinden biridir diyor TANPINAR. TANPINAR’a göre Mevlana'nın dünyası hareket halinde bir dünyadır; burada her şey yaratıcı aydınlığı ve aşkın kendisi olan Allah'ın etrafında döner, ona doğru yükselir, onda kaybolur, ondan doğar ve ayrılır, tekrar onunla ve birbirleriyle birleşir. Her şey burada birbirini izler, birbirinin aynıdır, birbirine cevap verir. Bu mahşerde ne öldüren, ne öldürülen, ne seven, ne sevilen birbirinden fark edilir. TANPINAR’a göre Mevlana felsefesi ( tasavvuf ) budur.
            TANPINAR diyor ki; Mevlana şiirleri yazıldığı devirle beraber düşünülürse batmakta olan bir gemiden yükselen son dua gibidir. Bütün varlık Allah'a doğru giden bu geniş hıçkırıktadır. Onun sesi ümidin ve affın sesiydi gelin o sese hep beraber kulak verelim:
            “Gel, gel kim olursan gel, kafirde olsan, Yahudi veya put peresede olsan da gel dergahımız ümitsizliğin dergahı değildir. Yüz defa tövbeni bozmuş olsan yine gel.”
          Yazar, tarihte Konya’yı şu şekilde özetlemiştir:
         “Haçlı seferlerinin ve Bizans saldırışlarının her şeyi yıkacak gibi göründüğü o felaketli yıllarda Anadolu’nun içinde bir şimşek gibi dolaşan 1’inci Kılıç Arslan Konya’yı payitaht yaptığı günlerde, belki de benim şu anda bulunduğum yerlerde dolaştı, durdu, düşündü, çetin kararlar verdi. Mesut âkıbeti o kadar meçhul Eskişehir muharebesini kazandıktan sonra bu şehre döndü.
          II’inci Kılıç Arslan payitahtını zapteden Üçüncü Haçlı Ordusu ile, onun masal yüzlü kumandanı Frederik Barborosa ile şimdi Alâeddin Tepesi dediğimiz bu iç kalede sulh müzakereleri yaptı ve oğulları ile arasındaki anlaşmazlık yüzünden verdiği sözü tutamadığı için açlıktan ve emniyetsizlikten yarıya inen bu yüz bin kişilik ordunun Toros eteklerinde büsbütün ufalıp kaybolması için şehri ateşe verip çıkıp gidişini, yine bu tepeden, şimdi harabesi bile kalmamış köşkünde seyretti.
         Selçuklu Devleti’nin Konya üzerindeki etkisi çok büyüktür. Bu etki ile, mimari de, Selçuklu etrafında şekillenmiştir. Yazar kitabında mimariye şöyle değinmektedir:
          “Asıl Selçuk idaresinde Alâeddin devri mimarinin en parlak devri idi. Kayseri’deki Keykubad sarayı, Beyşehir civarında yaptırdığı Kubadâbâd, Alâiye’de yaptırdığı köşklerden başka, Konya iç kalesini de yeniden yaptırmıştı. Bugün o tepeye Alâeddin Tepesi diyoruz. Yazık ki kendisi de mimar olan bu hükümdarın yaptırdığı şeylerin yalnız adı ve bazı harabeleri kaldı. Tam bir tamirini o kadar istediğim Büyük Sultan Hanı onun eseridir.
          Selçuk mimarisinin en zengin noktası binaların cephesidir. Çadırı örnek alan bu mimari ihtirasları büyüdükçe bu cephelerde taş işçiliğinin tüm imkanlarını dener. Hakikatte Selçuk mimarisi, çok defa dince yasak olan heykelin peşinde gibidir. Binaların cephelerinde küçük madalyonlar, yıldızlar, kornişler, su yolları ve asıl kapı üstünde ışık ve gölge oyununu sağlayan istalaktitler, iki yana fener gibi asılmış oymalı çıkıntılar, çiçek demetleri, firizler ve kordonlar, arabesk levhalar bu cephelerde bazen yazıya pek az yer bırakır.
        Bursa
         TANPINAR’ a göre, tarih Bursa’ya damgasını o kadar derin ve kuvvetle basmıştır ki; her yerde kendi ritmi, kendi hususi zevkiyle vardır, her adımda insanın önüne çıkar. Kah bir türbe, bir cami, bir mezar taşı, burada eski bir çınar, ötede bir çeşme olur ve geçmiş zamanı hayal ettiren manzara ve isimle,  bütün çizgilerini  hasret gideren, geçmiş zamanlardan kalma aydınlığıyla sizi yakalar. Bursa’ da yeşilin manası çok başkadır; o ebediyetin rahmani yüzü, bir mükafata çok benzeyen bir sükunun fani bir sacete sinmiş manasıdır. Yeşil türbe, Yeşil cami der demez, ölüm muhayyılerimizdeki çehresini değiştirir. diyor TANPINAR.
              Yazara göre Bursa’nın ayrı bir özelliği vardır. Yazar, bu özelliği şu şekilde dile getirmektedir.
        “Gördüğüm şehirler içinde Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum. Fetihten 1453 senesine kadar geçen 130 sene, sade baştan başa ve iliklerine kadar bir Türk şehri olmasına yetmemiş, aynı zamanda onun manevi çehresini gelecek zaman için hiç değişmeyecek şekilde tespit etmiştir. Bursa, Türk ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahiptir, denebilir.”
        Yazarın Bursa ile bağdaştığı isimler Gümüşlü, Muradiye, Yeşil, Nilüfer Hatun, Geyikli Baba, Emir Sultan ve Konuralp’tir.
         Gümüşlü Osman Bey’in gömüldüğü eski Bizans manastırının adıdır. Geyikli Baba, Bursa fethini ve yeni Türk Devleti’nin kuruluşunu, yeni bir dinin doğuşuna benzeten Horasan Erleri’ndendir. Bursa’nın en önemli çehrelerinden birisi de Nilüfer Hatun’dur. Osmanlının kuruluş devrinin sert simasına aşkın tebessümünü getiren Nilüfer Hatun’dur. Orhan’ın karısına olan sevgisi veya I inci Murat’ın evlat sevgisi, Nilüfer Hatun’un adını Bursa’nın ve İznik’in tarihine ayrılmaz bir şekilde yazmıştır. 
          Yazar Bursa’nın Osmanlı tarafından fethinden kısa bir süre sonraki mimarideki değişiklikleri kitabında şöyle dile getirir:
         “Yirmi otuz senelik bir zaman içinde Bursa’nın ve İstanbul’un yıkılmış Şarkî Roma manzarası ortadan silindi ve yerini, camileri, medreseleri, hanlarıyla, yumuşak çizgili, elastikî hamleli, kullandığı malzemenin güzellik şuurunda kıskanç, yapıldığı şehrin iklimine aynı unsurdan denecek kadar uygun bir mimarî aldı. Bu sanat şöylece büyük çerçevesinde bu şehrin tepelerini ve umumî manzarasını birden değiştirirken şehirlerin içinde sokak sokak ikinci bir fetih yapılıyor, yeşil pencerelerinde uhrevî vaatler gülen türbecikler, çeşmeler, İstanbul ve Bursa’yı adım adım zaptediyordu. Bursa fethedildiğinden elli sene sonra Bursalı Türk çocukları arasında şairler yetişir ve İstanbul’u saltanatının başlangıcında alan Fatih’in nâşı bu şehre getirildiği zaman İstanbul, ananesiyle, semt adlarıyla, evliya türbeleriyle, şiir ve sanat hayatıyla halis Türk’tür. Bursa’da ve İstanbul’da Türk anne ve babadan doğan ilk çocuk nesli büyüdükçe, kendileriyle beraber büyüyen bu geniş hamlenin etrafa dal budak saldığını gördüler.”
        İstanbul
          İstanbul büyük mimari eserlerinin  olduğu kadar küçük köşelerin, sürpriz peyzajların da şehridir. Hatta iç İstanbul’u onlarda aramalıdır. Büyük eserler ona uzaktan görünen yüzünü verirler; ikinciler ise onu çizgi çizgi işleyerek portrenin içini dolduran, büyük techidin kurduğu çerçeveyi bin türlü psikolojik haliyle yaşanmış hayat izleriyle tamamlanmış eserlerdir. İşte Beyazıt, Süleymaniye, Ayasofya, Sultanahmet, Sultan Selim yahut Yenicami gibi.
          Tabiat bir çerçeve, bir sahnedir. Bu hasret, onu kendi aktörlerimizle ve havamızla doldurmamızı mümkün kılar. Fakat bu içki ne kadar lezzetli, tesirleri ne kadar derin olursa olsun, Türk cemiyetinin yeni bir hayatın eşiğinde olduğunu unutturamaz. Bizzat İstanbul’un kendisi de bu hayatın ve kendisine yeni kıymetler yaratacak  yeni zamanın peşinde sabırsızlanıyor. “En iyisi, bırakalım hatıralar içimizde konuşacakları saati kendiliklerinden seçsinler”  diyor  TANPINAR!
          Yazar tarihte olduğu gibi yaşadığı yıllarda da İstanbul’a hayranlıkla bakmakta, bu hayranlığı tarihle şu şekilde çakıştırmaktadır:
          “XV’inci asır başlarında Üsküdar’da, Anadoluhisarı’nda oturan dedelerimiz, İstanbul’a sadece fethedilecek bir ülke gibi bakıyorlar ve Sultantepesi’nden, Çamlıca’dan seyrettikleri İstanbul akşamlarında şark kayserlerinin er geç bir ganimet gibi paylaşacakları hazineleri seyrediyorlardı. Buna mukabil fetihten sonrakiler için İstanbul, bütün imparatorluğun ve Müslüman dünyasının gururu idi. Onunla övünüyorlar, güzelliklerini övüyorlar, her gün yeni bir âbide ile süslüyorlardı. O güzelleştikçe, kendilerini sihirli bir aynadan seyreder gibi güzel ve asil buluyorlardı.”
          Yazar İstanbul’un, 1908 ile 1923 arasındaki on beş yılda o eski hüviyettinin tamamıyla değişmesinin sebeplerinden şöyle bahseder:
           “Meşrutiyet inkılâbı, üç büyük muharebe, birbiri üzerine birçok yangın, malî buhranlar, imparatorluğun tasfiyesi, yüzyıldır eşiğinde başımızı kaşıyarak durduğumuz bir medeniyet, nihayet 1923’te olduğu gibi kabullenmemiz onun eski hüviyetini tamamıyla giderdi.”
          Yazar kitabında İstanbul’daki mimarî üslûba da değinir. İlgisini çeken İstanbul’un genelinde tek bir mimarî üslûbun kullanılmış olmasıdır. Hatta bunu “Kendisini bir tek mimarî üslûbuna terk etmiş şehir pek azdır” diyerek dile getirir ve devam eder. “Bu yönden İstanbul’u, Roma, Atina, İsfahan, Gırnata ve Brugge gibi şehirlere benzetenler haklıdır. Hatta İstanbul’un onlardan biraz üstün tarafı vardır. Çünkü İstanbul sadece âbide ve âbidemsi eserlerin bol olduğu şehir değildir. Şehrin tabiatı bu eserlerin görünmesine yardım eder. İstanbul her süsün, her kumaşın kendisine yaraştığı, ayrı ayrı hususiyetlerini açtığı o cömert yaratılışlı güzellere benzer. Yedi tepe iki, hatta Haliç’le üç deniz, bir yığın perspektif imkânı ve nihayet daima lodosla poyraz arasında kalmasından gelen bir yığın ışık oyunu bu eserleri her an birbirinden çok başka, çok değişik şekillerde karşımıza çıkarır.”
           İstanbul mimarîsinde Mimar Sinan’ın ayrı bir hususiyeti, ayrı bir önemi vardır. Yazar Mimar Sinan’ın İstanbul mimarîsine kattıklarını şu şekilde dile getirir:
           “Kanunî’nin tahta çıktığı senelerde İstanbul, camiî, han, hamam, medrese, büyük saray, evliya türbeleri ve çeşmeleriyle tam bir Türk şehri idi. Yalnız bize ait olan bu manzaranın şimdi deha ile tamamlanması, bu gelişmeyi bir infilâk hâline getirmesi lâzımdı. İşte Sinan bunu yapar. Yaratıcı, nizam verici hamleleriyle İstanbul ufkunu, mermeri, kalkeri, porfiri, kubbeyi, kemeri, istalaktiti, asırlık şekilleri birbirine karıştırır; nispetleri değiştirir, tenazurları kırar, sanki dehasıyla kendisinden öncekilerin tecrübelerini, buluşlarını bir sonsuzluğa taşımak istiyormuş gibi, her şeyi genişletir, büyütür, sarayları çoğaltır, her motiften ayrı ayrı şekiller ve terkipler çıkarır.
           Yazara göre, her mimarî üslûbu belli başlı birkaç mesele etrafında toplanır. Bu meselelerden yazar şöyle bahseder; “Sinan geldiği zaman imparatorluk mimarlığının iki meselesi vardı. Bunlardan biri yapıya şeklini, hüviyetini veren kubbe idi. Öteki de yan cephelerin düz duvar biteviyeliğiydi. Kubbeyi içerden mâbedin üstüne, mesnetleriyle alâkası görünmeyecek şekilde asar. Dışardan ise yarım kubbe, küçük gerdanlık kubbeler ile oyunlarla onu bütün bütün nispetlerine rağmen adeta tabiî bir teşekkül hâline koyar.”teşten Gömlek, Halide Edib Adıvar, Özgür Yayınları, 2005, İstanbul
Halide Edip'in kaleminden Milli Mücadele.

Kitapta; Milli Mücadele sırasında ayaklarından ve kafasından yaralanmış Peyami adlı aslen hariciye memuru olan zabitin hayranlıkla takip ettiği arkadaşları İhsan ve Cemal adındaki zabitler ile İzmir’in kurtuluşu yoluna baş koymuş askeri hastanelerde gönüllü hemşirelik yapan Ayşe’nin yaşadıkları ışığında, Kurtuluş Savaşı dönemi anlatılmaktadır. Kitap “Sakarya Ordusu”na ithaf edilmiştir.

Halide Edib Adıvar, hikayesi için “Karşıma birdenbire çıkan Peyamiler, İhsanlar, Ayşeler bir çocuk ısrarıyla hikayelerine «Ateşten Gömlek» diyorlardı” şeklinde ifade etmektedir. 14 Haziran 1922’de Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na yazdığı mektupta; “Çocuk gibi oturdum, iki ay emsalsiz bir heyacan içinde esasları tunçtan olan insanları çamurdan yoğurdum. İhtilâl ve isyan günlerinden beri koza, kurt, kelebek devirleri tetkik edilen mahlukât gibi Sakarya silah arkadaşlarımın «Ateşten Gömlek»’de birkaç solgun aksini İstanbul, ihtilâl ve ordu günlerinden alıp kağıt üstüne koymaya çalıştım. İstediğim gibi olmadığı için silah arkadaşlarımdan af dilemek isterdim. Bize onlar ilham ettiler... Eser Sakarya’nındır...” demektedir ve “Kimbilir bu uzak atide Türk gençliğinin sırtındaki «Ateşten Gömlek» ne kadar bizimkilerden başka olacaktır...” şeklinde ilave etmektedir.
(1)    Yazar ve Kitap Hakkında Bilgi:
Halide Edib Adıvar, 1884’te İstanbul’da doğdu. Üsküdar Ameriken Kız Koleji’ni bitirmeyi müteakip 1908’de gazetelerde yazmaya başladı. 1909’dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik ve müfettişlik yaptı. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda İzmir’in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma çok ünlüdür. 1920’de Anadolu’ya kaçarak Milli Mücadele’ye katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü, Türkiye’den ayrıldı. 1939’a kadar dış ülkelerde yaşadı. O yıllarda Amerika’ya ve Mohandas Ghandi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1940’da İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü Başkanı oldu; 1950’de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954’de istifa ederek evine çekilmiş ve 1964’de vefat etmiştir.
Seviye Talip (1910), Handan (1912) ve Son Eseri (1913) gibi ilk romanları aşk öyküleri anlatan yapıtlardır. 1910 yıllarında Türk Ocağında çalışmaya başladıktan sonra yazdığı Yeni Turan adlı romanında (1912) yurt sorunlarına eğilir. Ateşten Gömlek (1922) ve Vurun Kahpeye (1923) romanlarında Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da tanık olduğu olayları anlatır. En ünlü romanı Sinekli Bakkal’la (1936) ileri bir adım attığı ve yeni bir aşamaya varır. Eserleri: 21 roman, 3 öykü, 4 oyun ve 7 adet diğer eserlerden oluşmaktadır.
Halide Edib ADIVAR’ın en çok sevilen ve okunan eseri “ATEŞTEN GÖMLEK” ilk olarak 1922 yılının Haziran ayında İkdam Gazetesi’nde yayımlanmaya başlanmıştır. Eserin bu ilk yayımı gazetenin ikinci sayfasında, günlük tefrikalar halinde 11 Ağustos 1922’ye kadar sürmüş ve ertesi yıl da kitap olarak, eski harflerle yayımlanmıştır. Daha sonra birçok defa yeni harflerle ve yeniden düzenlenmiş haliyle yayımlanmıştır.
        (2)    Hikâye Bölümü:
Hikâye, hikâyenin başladığı ana kadar kendisini silik, cansız bir hariciye memuru olarak gören Peyami tarafından anlatılmaktadır. Peyami’nin yazdığı hikâye kendisinden ziyade sevdiği insanların hayatına aittir. Peyami hikâyesini Ankara Cebeci Hastanesi’nde iki bacakları kesilmiş ve başından aldığı yaradan dolayı ameliyat olmayı beklerken yazmaktadır.
Hikâyede yer alan başlıca karakterlerden ikisi Cemal ile İhsan’dır. Cemal, Peyami’nin annesinin amcasının oğludur ve Harb-i Umumi’de (I’inci Dünya Savaşı’nda) zabitlik yapmıştır; dünyayı dolaşmış, birçok defa yaralanmıştır. Cemal’in hikâyede yer almasının asıl nedeni kızkardeşi Ayşe’den dolayıdır. Ayşe, ilk başta Peyami’nin annesinin Peyami’yi evlendirmeye çalıştığı İzmir’li bir kızdır. Ama Peyami o dönemde sırf Ayşe ile evlenmemek için çantasını toplamış ve Avrupa’ya gitmiştir. Ancak; sonradan I’inci Dünya Savaşı’nın sonlarında ve milli mücadele döneminde Peyami de birçok diğer arkadaşı gibi Ayşe’ye aşık olmuştur.
I’inci Dünya Savaşı sonlarının yaklaştığı günlerde; İstanbul, harp sahnesi gibidir. Her gece İngiliz teyyareleri İstanbul’u bombalamaktadır. Herkeste asabiyet artmıştır. Meserret Kıraathanesi’ndeki zabitler uzun uzun mevcut durumu tartışıyor; “bir kısmı Enver Paşa’ya kızıyor, bir kısmı Almanlar’a açıktan açığa sövüyor, bir kısmı bizim kendi başımıza birşey yapamayacağımızı haykırarak söylüyor. Seyfi isminde ateşli bir yüzbaşı hâlâ harbi kazanacağımızı iddia ediyor”. Bu dönemde, Bulgarlar’ın da mütareke imzalamaları konuşulmaktadır.
Bu dönemde; Cemal, Peyami’yi, Üçüncü Ordu’dan henüz gelmiş ve tam bir İstanbul nezaketine sahip olan zabit İhsan ile tanıştırır. Tanışma anında İstanbul yine bombalanır; bombalama sonrası Cemal’in de korktuğunu ifade etmesi üzerine; Peyami “... hayat bana en korkak adamların iddia ile cesaretten bahsedenler olduğunu öğretti...” demektedir.
Peyami, hikâyedeki düşüncelerinden sıyrılıp hastane odasındaki halini görünce; Sakarya’da bacaklarını kaybetmiş, kafasından vurulmuş bir asker olarak “uzun müddet yaşamaya mahkum olmak” endişesi taşımaktadır. İçinde bulunduğu hali ile “Cemal! İhsan! Bak benim de iki bacağım koptu, kafam parçalandı. Bana karşı muhabbetinizde aşağı eğilen bir şey vardı. Niçin bunları görmeden öldünüz? Ben de bu ezeli şeyler için, bayrak için, namus için parçalandım” demek istemektedir.
Peyami, Cemal ve İhsan gibi birçok vatanperver, dönemi “dünyanın bütün insanlığı birdenbire alnımıza kötü, karanlık bir damga yapıştırmıştı. Ermeni kıtalini yapan ve medeniyet düşmanı, Almanlarla teşrik-i mesai eden medeniyet düşmanları bizdik. Zalim, barbar ve insaniyetin ortadan kaldırması lazım gelen insanlar bizdik. Bizde umutsuzluktan doğan karamsarlık filan yoktu, çocuk gibi yepyeni, taptaze ruhlarımızla medeni dünyanın bu fikrini tashih etmeye karar vemiştik. Zalim olmadığımızı söylenen şeylerin yalan olduğunu ispat eder etmez Avrupa, hakkımızı teslim edecekti. Hem hakkımızı teslim edecekti, hem hakkımızı mütevazı ve şayan-ı kabul bir şekle sokmuştuk. Gazeteler, broşürler, makaleler neşredecek, tercüme edip Avrupa’ya gönderecektik, sonra Türk gençliği bunu İstanbul’a giren ecnebilere anlatacaktı...” şeklinde değerlendirmektedir.
İzmir’in 15 Mayıs 1919’ta işgalini evvela Cemal haber alır, metanetini korumakla birlikte kardeşi Ayşe’den haber almak istemektedir. Ayşe’nin eşi Mukbil Bey’i Yunanlılar parçalamış, oğlu Hasan’a bir kurşun isabet etmiş, ölmüş ve Ayşe de yaralanmıştır. Kolu sakatlanan Ayşe, İzmir’den kardeşi Cemal’in yanına gelir. İstanbul’un işgali nedeniyle yapılan protesto mitingine katılır. Ayşe, çektiği zulum nedeniyle ilgi uyandırmaktadır. Peyami’nin deyimiyle; “Millet miting sonrasında manevi bir teselli duymuşlardı. Milletler dostumuz, hükumetler düşmanımız olmuştu.”
Ayşe’nin milletin dikkatini çekmesi ve işgale karşı tavrı nedeniyle, Peyami’nin annesi Ayşe’nin evinde kalmasından çok da hoşnut değildir; bunu hisseden Ayşe ilk fırsatta ayrı bir eve taşınır. Ayşe artık “İzmir Kızı” ünvanını almıştır. Yavaş yavaş direnme de başlamaktadır; Ayşe’nin de zorlamasıyla Cemal başta olmak üzere on zabit ceplerinde yüzer lira ile “meçhule, ölüme” giderler. Hepsi de, Ayşe’nin, Yunanlılar’ın kırdığı sol elini öperler; Peyami bu durumu; “Kurtuluş Harbi’nin alemi olan bu el hepsinin kalbinde Kerbela ihtirası, şehadet humması uyandırmıştı” şeklinde değerlendirmektedir.
Ayşe halk ihtilâline ümidini bağlamıştır. Dağlarda dövüşen efelerini, genç İzmirlileri çok sevmektedir. İhsan bu işi daha asker gözüyle görmektedir. İhsan’ın içindeki fırtınanın ihtilâlin soğumasına imkan vermeyen, insanı, tembellikleri ve yorgunluğu ateş sathında yakan “Ateşten Gömlek”!
İstanbul’da son günlerde oldukça tehlikeli bir hava esmektedir; İngilizler’in İstanbul’u işgali ağızdan ağıza dolaşmaktadır. Meclis kendini emin bulmamakta; Padişah’ın oyunu anlaşılmamaktadır. İhsan’ı direnişçiler Adapazarı’na gönderirler, orada Anadolu’yu karıştırmak için yapılan tertibat ve teşkilâta karşı o da teşkilâtlanma yapacaktır. Son gününde; İhsan’ın duygu ve düşünceleri “biraz şarap içmesine rağmen susuyor ve düşünüyordu. Bir aralık zencilere gözü ilişti. Acı bir merhametle güldü: - Türk milletini terbiyeye gelen medeni ordu, dedi” şeklinde ifade edilmektedir.
Mücadeleye yönelik gayretlerin arttığı dönemde Peyami ağır hastalığa kapılır ve bir müddet yatmak zorunda kalır. Doktor, Peyami’ye; İstanbul’u İngilizler’in işgal ettiğini Meclis-i Mebusan’ın kapandığını, birçok mebusların da Malta’ya götürüldüğünü ve birçok adamların, kadınlar da dahil olduğu halde, Anadolu’ya geçtiklerini söylediği vakit aczinden zavallı Ayşe’nin geçirmiş olması lazım gelen heyecan ve ıstırap Peyami’nin başını döndürür.
Hastalığı döneminde, Ayşe bir müddet Peyami’ye ulaşmaya çalışmıştır. Peyami İngilizler’in işgalini Ayşe’nin mektubundan öğrenir:
“İstiklalimizin bir nevi alemi olan Harbiye Nezareti kapısından İngiliz bahriyesi giriyordu. Ne hicap, ne zilletle dolu gün. Mutlak ayakta bekleyen bu zabitler birgün bu zillet ve hakaretin hesabını sormalıdırlar. Çünkü şimdiye kadar daha küçük şeyler için kaç defa dövüştülerdi.
....Onuncu Fırka’da nöbet bekleyen kapıda nöbetçi, İngilizler’e “yasak” demiş. Sadece nöbet beklediği yerden sağ iken düşman geçirilmez olduğunu her Türk askeri gibi o da biliyormuş. Ben orada iken tahta tabutlar içinde İstanbul’un ilk İstiklâl şehitlerini defnetmeye götürüyorlardı. Yere yatıp kan izlerini öpmek istedim. Öyle azim ve güzel bir şeydi ki....
...O gece Zeynep’le sabaha kadar oturduk. Biçare kadın hep Anadolu’daki Paşa’nın gelip İstanbul’u kurtaracağını söylüyordu. Kimbilir, belki.... İngiliz azametinin haşmetli silahlarının, donanmasının korktuğu bu silahsız ve mağlup Türk Milleti ne korkunç ve büyük milletmiş!
...Bir Ermeni tercüman, ağzı kulaklarına kadar açık, öyle muzaffer sırıtıyor ki, zavallı uşak Ermeni’yi, hatta bize isyan ederken severdim, fakat İngiliz’e uşaklık ederken küçük bir şey!
...Evin boşaltılması sırasında, kendilerinden daha kibirli olana tahammül edemeyen İngiliz zabitleri bilmem utandı mı?
İngiliz kadınına hakaret etti diye (bir) Hintli’yi İngilizler dört ayak hayvan gibi yerde yürütmüşlerdi. Türk kadınının azametini çekemeyenlere, yerde sürdürenlere karşı ordumuz aynı ihtirasla ceza etmeyi istemeyecek mi? Kadınına hakareti, bayrağına hakaret gibi düşünmüyor mu?”
...Bir zabit koştu yanıma geldi, bohçayı elimden aldı.Gözleri ateş gibi bakıyordu; - Biz İzmir’i almaya size yemin ettikti, bakın İstanbul’u bile kaybediyoruz, dedi.
Ben de bizim zavallı millet gibiydim. Tutunacak bir yerim yoktu.”
Hastalıktan kurtulunca; Peyami, Ayşe’yi bulur ve artık Anadolu’ya harekete karar verirler. Bu dönemi Peyami “Artık Ateşten Gömlek arkamda, ateşten kamçı Ayşe’nin elinde onun götürdüğü yola gidiyordum. Denizi son beyaz nazlı köpüğü ile kıvrılıp giderken son defa olarak iki siyah kadın gözü gördüm” şekinde ifade eder.
Artık ihtilâl günleri başlamıştır. Peyami ve Ayşe son durak Adapazarı’na ve İhsan’ın komutasındaki birliğe ulaşırlar. İhsan, genç Binbaşı, iki süvarisi ile toz içinde yanmış, yavuzlaşmış, nazik yüzü tamamen hakikatin, korkunç mukavemetin tunç kalıbını almıştır. “Ateşten gömlek taşıyanlar sıcağın ısıttığı kadar yaktığını da bilirler”. Burada Ayşe ile en çok meşgul olan birlik içerisinde İhsan’ın bir müfrezesini komuta eden Karadeniz’li laz şiveli Ahmet Rıfkı ve İhsan ile en çok meşgul olan ise bölge köyünün bir kızı olan Kezban’dır. Daha sonra, Ahmet Rıfkı, girdiği bir çatışma sonucunda, şehit olur; şehit olduğunda ceketinin altında gömleği dahi yoktur...İhsan, birliği ile birlikte Gevye tarafına gider; ancak Ayşe’nin daha güvenli olması nedeniyle Eskişehir’e gitmesini ister. Bu Ayşe’nin hoşuna gitmez; “Ben İzmir için ne tüfek atabilirim, ne İzmir’in düşmanlarını at üstünde kovalayabilirim. Fakat, İzmir yollarında gömleksiz, tütünsüz, hatta ekmeksiz, kimsesiz ölenlerin hayatında biraz teselli olabilirim. Hastalıklarına bakarım, ölürlerken bir kardeş gibi gözlerini kaparım. İhsan beni neden buradan men ediyor?” düşüncesindedir. Ancak yine de Eskişehir’deki hastanede hemşirelik yapmak üzere gider.
Ayşe’nin gidişi Peyami’de garip bir hürriyet hissi uyandırır ve talimlere başlar. Silah talimini ona Rumeli’de Bulgar çeteleriyle vuruşmuş Makedonya’nın kanlı ihtilâllerinde pişmiş, Anadolu’lu bir nevi siyasi şaki olan Mehmet Çavuş verir. Sonrasında; Mehmet Çavuş ve Peyami, İhsan tarafından bir Çerkez bölgesi olan İkizce’den cephane temini için gönderilirler. Yaptıkları altı günlük yolculuk sonrasında, İkizce Bölgesinde Kuvay-ı Milliye birliklerinin komutanı Rum çetelerine dehşet veren ve hiç boşa atmayan müthiş zabit Saffet Yüzbaşı’dan 30 arabalık silah ve mühimmat alırlar.
Cephaneler ile Doğançay Bölgesine devam ederken, Peyami Kezban’a rastlar. Kezban büyük bir merakla İhsan’ı aramaktadır. Peyami, kendisinin de yerlerini bilmediğini söyleyerek, ondan ayrılır. Peyami, İhsan’ın birliğini Doğançay’a yakın bir bölgede bulur; ardından Mehmet Çavuş da gelir. Mehmet Çavuş’un yeni katılmak isteyenlerin olduğu yönündeki teklifine; İhsan “Fazla genç ve kadın olmasın yeter!” der. İhsan, halâ düşüncelidir; ve ancak rakı masasında aklından geçenlerden bahseder: “Göreceksin Peyami, bu halkı kendi memleketine sahip edecek yine bizim yaratacağımız ordu olacak”. Bu sırada; Yunan taarruzu imtihanı devam etmektedir, ihtilâl kuvvetleriyle ordu ihtilafı bariz bir şekilde meydana çıkmaktadır. Hariçten, dahilden bin bir bela dolaşmaktadır. Anadolu ordusu halâ çekirdek halinde bulunuyordu. “Fakat onun genç erkân-ı harbi etrafını saran tehlikeler karşısında müstakbel ordunun kayalardan taşan berrak ve ebedi şelaleler gibi taptaze ruhuyla konuşuyordu.”
Geceleyin bir sesle uyanır Peyami, sonradan anlar ki; Mehmet Çavuş çok ısrarları nedeniyle Kezban’ı bir erkek çocuk kıyafetine sokar ve İhsan’ın yanına getirir; ancak bu sırada da kıza aşık olur ve onunla evlenmek ister. Kız ise İhsan’a aşık olduğu için onu görmek ister ve yalvarır. Bunun üzerine, Mehmet Çavuş kızı onun yanına götürür; İhsan ise kesinlikle kızın yanında kalmasını kabul etmez; kız da son bir kez daha gördükten sonra Mehmet Çavuş’la evleneceğini söz vermesine rağmen, korktuğundan Peyami’den bir defa daha kendisini İhsan ile görüştürmesini ister; yine bir sonuç çıkmayınca Peyami kızı köye götürmeye gider, bu sırada Mehmet Çavuş onlara rastlar ve etttiği ateş sonucu Peyami kolundan yaralanır. Bu nedenle İhsan onu Eskişehir’e göndermek ister. Bu sırada, İhsan “ordu ile gayri muhtazam kuvvvetler arasındaki ihtilafın olanca gayzı ve ateşi ile meydana çıktığını” söyler.
İhsan’ın kuvvetleri, Konya’da çıkan isyanları bastırmak üzere görevlendirilir. Bu sırada, isyana destek vermediği bilinen 300 haneli bir köy de İhsan’ı kuzu yemeye davet eder; ancak, İhsan bir askerin emniyet hissi ile birliğin bir kısmını köy dışında bırakır. Köye girerken İhsan’ın askerleri pusuya düşürülür ve İhsan da rehin alınır. Olayların arkasından İhsan’a olan kini nedeniyle Mehmet Çavuş çıkar. Tam İhsan da öldürülecek iken; bir gencin (büyük ihtimalle Kezban) haber vermesi üzerine Muhsin Bey komutasındaki ihtiyat kuvvveti gelir ve onu kurtarır. Rehin iken İhsan vakar ve cesaretinden hiçbirşey kaybetmemiştir. Daha sonra, İhsan o köyü temizler ve üç askerin öldürüldüğü yerde Mehmet Çavuşu astırır; böylece bu köydeki isyan da bastırılmış olur.
Peyami’nin hikayesinin son kısmındaki ifadesi “ihtilâl günleri ile Sakarya arasında hayli hadise var, fakat bende ancak son perdeyi anlatacak kadar nefes var...” şeklindedir. Kolundaki yaranın azması nedeniyle Peyami Eskişehir’e gönderilir. Peyami orada hastanede hemşirelik yapan Ayşe’yi bulur; orada Cemal’le de görüşür. Bu sırada İhsan ise, Anadolu’da ihtilâl (isyan) bastırmakla meşguldür. Peyami, Cemal ve Ayşe’nin de konusu budur; Ayşe “Onca, Ordu ihtilâle, ihtilâl Orduya o kadar karışmıştı ki, bu iki unsuru birbirinden ayırmak gayri kabildi. Bu muvakkat bir kardeş kavgasıydı. Yine boru çalınır çalınmaz herkes silahını alacak, koşacaktı.” diye düşünmektedir.
Eskişehir’deki tedavisini müteakiben; Peyami Ankara’ya Müdafaa-i Milliyeye tayin edilir. Masa ve kağıt işleriyle uğraşır. Cemal ve İhsan alay kumandanı olmuştur; Ayşe ise artık Ayşe Hemşiredir. Bu sırada Birinci İnönü biter ve İkinci İnönü’de olanları Peyami Ayşe’nin mektuplarından takip eder.
“I’inci İnönü, bana delikanlı olmaya başlayan bir pehlivan yavrusunun ilk muvaffakiyetli güreşi gibi geldi.
Hastaneye gelen yaralı neferler, ihtilâlciler kadar sövmüyorlar da... Tamamen sessiz adamlar. Çayhaneye sedyeleri dizdik. Çay verip gönderiyoruz. Onların aklı çaya pek ermiyor, hepsi elindeki somunu sıkı sıkı tutuyor, nereye koyacağını bilmiyor..
Bu zabitlerin hiçbiri şikayet etmiyor. Cesur ve vakur yüzleri çamur, kan ve barut içinde; hepsi sigara içiyor.
Bana Anadolu ordusu muazzam ve muzlim, eğilmez bir meşe ormanı gibi geliyor... Ben de bir meşe ormanı ortasında değil miyim? Onlar gibi, eğilmemeye, mağlup olmamaya mecburum.
Hemen beni götürünüz, dedim, ben silah atan muharip bir insan olamam. Fakat İzmir yolundakilerin yarasını sarar, ıstırabını hafifleştiririm ben de Allah isterse onlarla beraber ölürüm.”
Ordu, artık Sakarya’nın Ankara tarafındadır, Peyami ise Müdafaa-i Milliye’de kağıtlar arasındayken; Garp Cephesi İstihbaratının Rumca mütercimi ve fotoğrafçı istemesi üzerine kendisinin de her ikisini de yapabilecek olması nedeniyle oraya gönderilir. Peyami de herkes gibi Sakarya’dan sonra hayatının başka bir safhaya gireceğini bilmektedir. Bu dönemde; Peyami görmese de Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa için de istihbarat raporları hazırlama şerefine ulaşmış; hatta bir gün bizzat görüşmek hayaliyle çocukça heyecan duymuştur.
Peyami, cephedeki yan Kolordu’dan Rumca bilen birisinin istenmesi üzerine, kendisinin de İhsan ve Ayşe ile görüşebilme ihtimali ile oraya gider. Orada, birinci hatlardaki alayı kumanda etmek üzere gerekli hazırlıkları yapmakta olan İhsan’ı görür. İhsan, o akşamki görüşmelerinde; kendi iç dünyasını tüm açıklığıyla anlatır: Ayşe’yi ne kadar derin sevdiğini; bir gün Eskişehir’de yaralı olarak yatarken Ayşe’ye bir miktar bu düşüncelerin anlattığını ve yarasından dolayı gömleği kanlar içinde (ateşten gömlek) ondan İzmir’in yeniden kurtulması ile ondan evlenme sözü aldığını; ancak daha sonradan Ankara’da amca kızıyla nişanlandığı yönündeki yanlış haber nedeniyle Ayşe’nin bundan vazgeçtiğini; artık birinci hatlarda cephede bulumak istediğini anlatır. Peyami’nin de onun birliğinde bulunmak istemesi üzerine İhsan onu yanına alır.
Artık genel karşı taarruz zamanıdır. Cemal’in alayı ilk taarruz edecek birliklerdir; İhsan’ın alayı ise onu takip edecektir. Muharebe çetin devam ederken; Kumandandan gelen bir emir ile İhsan’ın alayı Karadağ’a taarruzla görevlendirilir; taarruz sırasında İhsan cengaverce harp eder. Tepenin zirvesine kadar en önde çıkar; bu sırada makineli kurşunuyla vurulur; İhsan’ın askerleri tepeyi ele geçirir; Peyami İhsan’ı yaralı olarak sedyede seyyar hastaneye götürür; orada Ayşe’yi arar; ama Ayşe de sıhhi yardım için birliklerin arkasından yardıma gitmiştir. Bu sırada, İhsan da can vermektedir. O sırada Ayşe’nin de şehit naaşı gelir. Peyami bu iki aşığı, yan yana yatırır. Artık beraber olmuşlardır. Peyami, Cemal ile birlikte taarruza katılır; Cemal’i gözleri önünde kaybeder; kendisi de ayaklarından ve başından yaralanır. Böylece; Ayşe için İzmir’e varma sevdasıyla çarpışan İhsan, Cemal, Peyami ve daha niceleri bu yolda canlarını vermiş ya da yaralanmışladır.
En sonunda; Peyami beynindeki kurşunun alınması için ameliyat olur. Ameliyat sırasında hayatını kaybeder. Doktorlar; Peyami’nin notları üzerine yaptıklarını araştırmaları sonucunda ne İhsan diye bir Alay Komutanına; ne de Ayşe diye bir hemşireye rastlamışlardır. Bunların hepsinin beynindeki kurşun nedeniyle; Peyami’nin kendi hayalinin ürünü olduğuna kanaat getirirler.
Zoraki Diplomat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İletişim Yayınları, 2004, İstanbul
Yazar, kırk beş yaşında üstlendiği diplomatlık görevinin kendisini ‘’tipik’’ bir diplomata dönüştürmediğini, 20 yıllık (1934-1954) elçilik döneminde olaylara bakış açısında bağımsızlığını koruduğunu ve bireysel yargılarından ödün vermediğini anlatmaktadır. Diplomatlığının ‘’zorakiliği’’ bundandır. Avrupa’nın en çalkantılı yıllarının tanığı olarak kaleme aldığı anılarında olabildiğince objektif bir tarih resmi çizmeye çalışmıştır. Nazizmin yükselişinden Prens Süreyya-Şah Rıza Pehlevi’nin düğününe uzanan geniş bir yelpazede yer yer tarih, yer yer magazin bulunmaktadır.  
     Yakup Kadri’nin, Zoraki Diplomat ile yazdıkları, hayatının önemli bir bölümünü teşkil eden elçilik görevleri ile bu görevler öncesindeki hayatının kimi yerde çelişmesi kimi yerde mukayesesinin kendine has üslubuyla ifade edilmesidir. Bu nedenle diplomatlık günlerinden önceki yaşantısını, kitabının birçok yerinde kâh anekdotlarla kâh geçmişe gidiş gelişlerle bağlantı kurarak işlemiştir.

    1889 yılında Kahire’de doğan Yakup Kadri, adı 17nci yüzyıl sonlarında duyulmaya başlanan ünlü Karaosmanoğlu ailesindendir. Birçok değişik yerdeki okullarda tahsilini yapan Yakup Kadri, 1909 Mart ayında Fecr-i Ati topluluğunun ilk toplantısına katılır. Daha sonraki yıllarda muhtelif yerlerde yazdığı oyun ve öykülerini yayımlar.1915’te edebiyat ve felsefe öğretmenliğine başlar. Bu dönemlerde birçok yabancı yazarın etkisindedir.1916’dan sonra bireycilikten toplumculuğa döner. Savaş ve seferberlik konularını işler.

       Yazar, tüberküloz hastalığı nedeniyle 1916–1919 arasında İsviçre’de tedavi görür. Yurda dönüşünde İkdam’da köşe yazarlığına başlar ve 1921’de Kurtuluş Savaşının en zorlu günlerinde Ankara’ya çağrılır. Kurtuluş Hareketini görmek ve liderleriyle görüşme fırsatını bulması onun sosyal gerçekliğe geçişinde önemli bir etken olmuştur. 1923 yılında Milletvekili olarak Meclis’e giren Yakup Kadri 1926 yılında tedavi için tekrar İsviçre’ye gider. İsviçre’den yazdıklarını Türkiye’de yayımlatır.
    Yakup Kadri 1932 yılında dört arkadaşıyla KADRO dergisini çıkarır. İktisadi devletçilik ve sosyal siyaset ilkelerini savunan dergi üç yıl süren yayın hayatının ardından, yazarın 1934 yılında elçilik görevine atanması nedeniyle kapanır. Yakup Kadri bu arada Manisa milletvekilidir ve Kurtuluş Savaşı gözlemlerinden ve Anadolu Mezalimini Tahkik Komisyonu ile birlikte çalıştığı dönemden yararlanarak Yaban ve Ankara romanlarını yazar.
   1934 yılında uzun bir süre yurt dışında bulunurken, kulislerde, çıkardığı Kadro mecmuasında iktisadi siyaseti baltalayan ve hatta rejimin temellerini sarsan neşriyatta bulunduğu iddiaları dolaşmaktaydı. Daha önceki yanlış anlaşılmalar nedeniyle, Atatürk’ü üzmemek için mecmuayı kapatmak istediğinde, Gazi bunu kabul etmemiş, ancak yanlış anlaşılabilecek konulara ilişkin açıklama istemiştir.  
     Yazar, dergisindeki yazılarla Halk Partisi’nin prensiplerinin izah ve tefsirinden başka bir mana taşımadığını, oportünistlerden, bürokratlardan devşirme başıbozuk bir kalabalıkla bir inkılâp hareketinin yürütülemeyeceğini, kadrosuz bir inkılâpçı partinin asla bünyeleşemeyeceğini, devletçilik adı verilen ekonomik sistemin monopolculuk demek olmadığını, böyle yanlış bir fikirle işletilen kurumların, sırtını devlet nüfuzuna dayamış bir menfaatçi grubundan başka hiç kimsenin yüzünü güldürmeyeceğini, halkın omuzlarında gittikçe ağırlaşan bir yük olacağını ve kolektif kalkınma hareketine engel olacağını beyan ve iddia ediyordu.
     Sözün kısası Kadro küçük bir dergiydi ama iddiası büyüktü. İşbaşındaki resmi şahsiyetleri, derginin bu haddini bilmezliği sinirlendiriyordu. Bu durum da en çok Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekterini rahatsız ediyordu.
     Tiran’a atanma görevine ilişkin endişelerini, Atatürk’e iki hususta ifade eder. Birinci olarak ileri sürdüğü sağlık problemlerini, Ata kendisine istediği zaman İtalya’ya gidebileceğini belirterek çözümler. İkinci olarak, o ana kadar devlet hizmetinde çalışmaması nedeniyle, Hükümetin idari mekanizması ve diplomasi mesleğinin protokol gereklerine ayak uydurma hususlarındaki endişelerini beyan eder. Ancak, Atatürk kendisi başta olmak üzere, üniformasını çıkartan İsmet İnönü’nün Lozan’daki diplomatik başarılarını, kadın doktorluğundan gelen Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey’in durumunu örnek göstererek kendisini rahatlatır.
     Daha sonra, yazar, ülke dışına gönderilişinin bir ceza değil Atatürk’e mahsus ince taktiklerden de biri olduğunu, bu suretle hem muarızlarını tatmin ve teskin edici bir şekilde, hem de haysiyet ve izzetinefisi kırılmadan ve hakkında birtakım vecri işlemlere meydan vermeden kendiliğinden çözülmüş olduğunu değerlendirir.  
     Atatürk, siyasi arenada sorun yaratabilecek buna benzer birçok huzursuzluğu derhal bertaraf edebilecek zekâ ve iradeye sahip olduğunu defalarca kanıtlamıştı.
     Yazar, başına gelenlerin izahında da politikanın satranç tahtası üstünde sadece bir Piyade olarak ne mat edilmeğe değer olduğunu, ne de başlıca bir rolü olabileceğini değerlendirir. Bu nedenle, hünerli satranç ustası onu bir ileri sürmüş ve geri çekmiş ve sonunda Fil’e esir vermekte hiçbir zarar görmemişti.
     Politikanın satranç tahtası üstünde Aziz Atatürk’ün eliyle kımıldayan bir Piyade olmak yazar için büyük şerefti. Ancak, o günden itibaren artık büsbütün başka satranççıların ve satranç tahtalarının malı olduğunu ve yıllar yılı, onların hoyrat ellerinde, bir dördüzlüden diğer bir dördüzlüye sürçüle sürçüle aşınıp gitmeye mahkûm kalacağını düşünmüştür.  
     Yakup Kadri önce Tiran elçiliği (1934) yapar. Bunu Prag (1935), La Haye (1939), Bern (1942) izler. Tahran elçiliğinden (1949-1951) sonra tekrar Bern’e (1951) atanır. Bu görevde 3 yıl bulunduktan sonra emekli olur. Elçilik göreviyle yurt dışında bulunduğu dönemde daha çok monografi (Atatürk) ve anılarını Zoraki Diplomat ve Anamın Kitabı ile kaleme alır.
     Yazar, Zoraki Diplomat ile 20 yıllık diplomatlık görevleri esmasında, bulunduğu ülkelerin o dönemdeki sıcak gelişmelerini, gerek diplomatik temaslarında gerekse kişisel gözlem ve ilişkilerinde tespit ettiği olaylarla iç içe dillendirerek aktarır. Böyle bir tarzı seçmesinin sebebini, yazdıklarının sıkıcı bir kronoloji arşivi olmasını istememesi olarak ifade eder.
     Kitabında, yer yer diplomatların kendilerine has dünyalarını alaycı bir dille eleştirirken, etrafında olup bitenlere karşı sahip oldukları gamsızlığı şiddetle eleştirir.
     Avrupa’nın hasta adam olarak gördüğü Osmanlı Devleti’nin yıkıntıları arasından bir özgürlük ateşi ile birlikte ortaya çıkan yeni Türkiye, yüzyıllardır, nice emek ve kuvvet sarfıyla, nice hilelere başvurularak Türk Milleti aleyhine kurulmuş olan devletlerarası bir komployu sona erdirmişti.
     O zaman, gerek dışarıdaki, gerek içerideki diplomatlar, bu kıssadan lazım gelen hisseyi çıkaramamışlar, Avrupa diplomasisinin kutuplarından biri Lord Curzon, Lozan Konferansında İsmet Paşa’ya şöyle bir ihtarda bulunmuştu : ‘’Kapitülasyonları kaldırmak istiyorsunuz; fakat hiç düşünmüyorsunuz ki, adli ve mali teminatsız bir Türkiye’ye tek santim yabancı sermayesi girmez. O vakit haliniz nice olur ?’’
     O sıralarda, böyle düşünenler yalnız İngiliz Lord’larından ibaret değildi. Babı-Ali döküntüsü bir alay Türk diplomatıyla devlet adamlarının fikri de bu merkezde idi. İmtiyazlı yabancı bankaların tefeciliğinden ve Düyunu Umumiye’nin kontrolünden kopup sıyrılmış bir Türkiye, yıllarca süren harplerden, ihtilallerden arta kalmış harap ve perişan bir memleketti. Halkı açtı, çıplaktı ve imdadına yetişebilecek bütün kaynaklar kurumuştu.
     Avrupalı diplomatlara, eski yarı sömürge imparatorluğun paytahtı, İstanbul, işte bunun içindir ki, uzun müddet, yeni devletin derme çatma hükümet merkezi Ankara’dan daha muhkem görünmüş ve her biri, Beyoğlu’ndaki saraylarının penceresinden, karşı yakanın tepeleri ötesinde geçen hadiselere bir komedya seyreder gibi gülümseyerek bakıp durmuştu. Onlara göre, Ankara bu komedyanın hemen çökmeğe mahkûm salaştan bir sanosu idi ve Büyük Millet Meclisi çöl ortasında bir parlamento kadar manasızdı.
     Diplomatların içlerinde, yeni iktidar müesseselerini yakından gidip görenler bunu hiçe saymaktan kurtulamıyor; hatta daha kötümser bir intibaa kapılıyordu. Böylece zamanlar geçmişti. Hiçbiri, o derme çatma devlet dekorunun ardında şuuru uyanmış, iradesi şahlanmış bir millet bulunduğunu görememişti.
    Diplomatlar, daima babadan kalma his ve kanaatlerinin esiriydiler. Kötü bildiklerini hep kötü görmeye devam ettikleri gibi, iyi bellediklerine de herhangi bir kötülüğü kondurmak ellerinden gelmezdi.
    Mesela, onlara göre, Türkiye ne yapsa batmaya mahkumdur ama herhangi bir Hıristiyan Avrupa ülkesi haritadan silinemez. Zira bunun kültürü vardır, medeniyeti vardır veya ekonomik seviyesi yüksektir.
    Nitekim 1938’de Çekler, Prag’daki elçilere, hatta Alman elçisine dayanıklı bir millet olarak görünüyordu ve bir Alman saldırısı karşısında mutlaka silaha sarılacaklardı. Öyle ya, harp endüstrisi o kadar ileri, ordusu o kadar teçhizatlı, zengin, medeni bir Avrupalı millet, nasıl olurdu da, kanının son damlasına kadar çarpışmadan, Asya’nın herhangi bir geri halk camiası gibi esirlik zincirine sessizce boyun uzatabilirdi? Batı diplomasisi, buna asla ihtimal vermiyordu.
    İkinci Dünya Harbi patlayıp, nice irili ufaklı zengin ve medeni milletler, birbiri ardı sıra sömürge haline girerken de Batılı diplomatlar, hala, nasıl olur? nasıl oldu? demekte ve bu hadiseleri hesaba kitaba sığmaz birer katastrof telakki etmekte idiler. Hitler, zaferlerinin çoğunu, her şeyden önce, karşı taraf siyasetine hakim olan bu zihniyet ve bu ruh hali sayesinde kazanmıştır. Günün birinde Moskof emperyalistliği de aynı zihniyetten, aynı ruh halinden faydalanarak dünyanın geri kalan parçasını yutmak imkanı bulabilirdi.
    Diğer taraftan yazar, diplomatik kariyeri boyunca görevlendirildiği her elçilikte kendisini büyük bir konağın kâhyalığını yapan bir kapıkulundan farklı görmemiştir. Çünkü daha ilk gününden itibaren zamanının dörtte üçünü hep bu elçiliklerin idare masraflarını kontrol etmekle ve sarf evraklarını imzalamakla harcamıştır. 
    Yakup Kadri’ye göre, hemen bütün devlet memurlarının yarı ömrü bu gibi kırtasiyeci angaryalar içinde geçer, ama hiç değilse ömürlerinin diğer yarısı kendilerinindir ve ailesiyle birlikte yaşayabilir. Hâlbuki bir elçi için bu kadarcık bir serbestlik veya nefes alma imkânı bile yoktur. Devletin malı olan resmi bir binada, geceki gündüzlü resmi ve kırtasiyeci bir hayat sürmek zorundadır. Kullandığı tüm eşya demirbaş olarak onlara emanettir ve herhangi bir ziyana uğramamaları için üstlerine titremek gerekir. Hele bir de kendisi gibi sorumluluk duygusu titizlik derecesine çıkmış bir elçinin hali hiç de iyi değildir.
     Bundan başka, elçilik binalarının tamire muhtaç yerleri olur. Ya tavanları akmakta, ya kaloriferleri yanmamakta, ya da duvar sıvaları dökülmektedir. Elçi durumu Bakanlığa bildirir, sayfalarca yazı, keşifler hazırlar, telaşlı telgraflar çeker ama haftalarca cevap alamaz. Bir cevap gelse bile yüzde seksen menfidir. Zamanında küçük bir parayla onarılacak bir yer daha sonra çok daha fazla masraflara yol açabilecek duruma gelecektir. Hatta görev yaptığı Tahran Elçilik binasının çökme tehlikesi İran makamlarının şikâyetlerine neden olmuştur.
     İyi bir diplomat, ziyaretlerde, lokmalar birbiri ardınca boğazına dizilirken, sağıyla soluyla, karşısıyla nefes almadan konuşması lazım gelen bir adamdır. Bu adam, kâh sağına dönüp oldukça çirkin bir bayana güzelliğinden, kâh soluna dönüp pek fena giyinmiş diğer bir bayana zarifliğinden ve kazara ev sahibinin yanına düşmüşse yediği yemeklerin nefisliğinden bahsedecek, tam o esnada karşısındaki zat ona bir şey sorduğunda kulağını tetikte tutup hemen bir cevap yetiştirecektir. Hem öylesine bir cevap ki, mutlaka bir bilmeceyi andırması ve ne evet ne de hayır manasına gelmemesi icap eder. Zira diplomatik bir toplulukta gerçeği söylemekten daha ağır nadanlık olamaz. Herhangi bir olay ya da mesele hakkında tam bir kanaat sahibi görünmek ise kabalığın ta kendisidir.
     Zaten, elçi cenaplarının şahsi bir kanaat taşıması kendi hükümetince de pek makbul sayılmaz. Böyleleri,  ergeç, ya merkeze alınmak, ya sesinin işitilemeyeceği kadar uzak bir yere gönderilmek, ya da sadece azil edilmek suretiyle ortadan kaybolur.
     Çekirdekten yetişme diplomat, kendinden evvelki üstatların döküp geleceklere miras bıraktığı müşahede ve mütalaa klişelerine göre siyasi hadiseleri görür ve bu hadiselerin geçen yüzyılda nasıl meydana gelmiş, ne gibi gelişmeleri takip etmiş ve ne neticeler doğurmuşsa, bu yüzyılda da aynısının gerçekleşeceğine inanır. Ona göre bunun aksi tarzda düşünmek, yani her hadiseyi tek başına alıp tahlil ve tefsire kalkışmak ya siyasi tarihi okumamış cahillerin ya da diplomatik görenekten mahrum fantezistlerin işidir.
     Bu nedenle, kariyerden yetişmemiş elçiler, gerek kordiplomatik çevrelerinde, gerek temsil ettikleri hükümetin Dış İşleri Bakanlığında daima bir üvey kardeş veya sığıntı bir akraba muamelesi görürler. Bunların sözleri, çok defa bıyık altından gülümsenerek dinlenir, tavır ve hareketlerine hayretle bakılır, gönderdikleri raporlar eğer okunursa şüphe ve tereddütle okunur.
    Yakup Kadri, diplomatların ne polemik ne de propaganda ajanları olmadığını, bir diplomatın tek vazifesinin devletler arasındaki anlaşmazlıkları pazarlık ve uzlaşma yoluyla kaldırma olarak ifade eder.
    Yazarın uzun kariyeri boyunca, memlekete geldiğinde görevli bulunduğu ülkenin durumuna ilişkin olarak, Bakanlığın yüksek çevrelerinde kendisinden bilgi isteyen olmamıştır. Zira kendisi, edebiyattan, gazetecilikten ve politikadan gelme bir adamdı, diplomasiden anlamazdı, söyleyecekleri ya bir his, ya bir hayal eseri veya şahsi fikirlere dayalı birtakım hükümler olabilirdi.
    Nitekim 1940 yılının Mayıs ayında, Hollanda, Belçika ve Fransa’nın birbiri ardı sıra yıkılıp çöküşlerinin en yakın şahidi olduktan ve haftalarca Nazi zorbalığının cevrini çektikten sonra, Berlin’in zafer çanları çalarken Almanya üzerinden yurda döndüğünde, müttefikimiz İngiltere’nin yenilmeyeceği konusundaki inancını dile getiren Yakup Kadri’yi sadece İsmet İnönü ve Refik Saydam ciddiye almışlardı.
    Yakup Kadri’ye göre; Avrupa’nın burnu dibindeki kurulan Arnavutluk Krallığı, iç idareyi keyfiliğe, zorbalığa; dış politikayı ecnebi köleliğine bağlayan bir hükümet sistemini, Yıldız Sarayı ile Babı-Ali’den bulup çıkarmıştı. Üstünde hüküm sürdüğü halkın fukara çocukları kendilerine can ve gönülden yapılmak istenen ihsanı ellerinin tersiyle iterken bu devlet, bir avucunu Doğu komşusuna, öbür avucunu Batı komşusuna açarak durmadan para dilenmek zilletini Osmanlı’dan öğrenmişti. Milletin tortusu, bir vakitler Osmanlı’da olduğu gibi, burada da suyun yüzüne çıkmış bulunuyordu. Asıl cevher, yurdun halis evlatları, o, yürekleri, beyaz mintanları kadar lekesiz köylüler; o elleri, yüzleri tertemiz altınbaşlı çocuklar, gene bir vakitler bizde olduğu gibi, bu bulanık köpüğün altında görülmez hale girmişti.
    Arnavutluk Kralı Zog, her şeye rağmen, memleketinin ölçülerine göre bir ‘nizam’ adamı idi. Arnavutluk’un istiklalinden beri sürüp giden anarşi devrini kapatmış; bunu, az çok hukuki ve meşruti temeller üstüne oturtmuş; mektepler açmış ve bunların hepsinden daha zorlu bir işi başarmıştı : ‘Asayiş’. 
    Ancak, diğer taraftan Abdülhamit sarayının eski silahşörlerinden bir Arnavut mebusu Yakup Kadri’ye: ‘’Bizim aramızda satılık olmayan tek kişi yoktur. Kimimiz Sırp uşağıyız, kimimiz İtalyan kölesi. Hangi taraf fazla verirse oraya kapılanırız. Ama  müzayede dönemi bitti artık. Şimdi, kralımızdan candarma çavuşuna kadar hepimiz ‘makarnacıların’ emrindeyiz. ‘’ diyebiliyordu.
    Yazara göre Tiran, kendisinin bulunduğu sırada, milletler arası politikanın en elverişli ‘‘rasathanesiydi’’. Arnavutluk ülkesinin değişik sosyal katmanları ile ilişkilerini Osmanlı tarihinin gerçekleri ile birlikte değerlendiren Yakup Kadri, bu ülkedeki Osmanlı etkilerinin ve tarihi bağların farklı kutuplardaki yorumlarına ait çarpıcı saptamalar yapar.
    Yakup Kadri, yabancı sıfatıyla da olsa, bir memleket halkının felaketini yakından ve içinden görmenin verdiği hislerle, bu halka karşı bir nevi dostluk ve akrabalık hisseder. Bu duyguları, daha sonra, Çekoslovakya ve Hollanda’da da yaşar. 
    Yazarın Prag’a gittiği tarihlerde Küçük Antlaşma denilen Orta Avrupa savunma sisteminde ilk ‘’kriz’’ işaretleri, ilk çatlaklar belirmeğe başlamıştır. Buna karşı henüz üç yaşına basan Nazi Almanyası ise gittikçe gürbüzleşmekte ve gelişmekte idi. Küçük Antlaşmanın başlıca dayanağı Yugoslavya, çoktan, bu taze kudretin cazibesine kapılmış; gizliden gizliye onunla flört etme fırsatını kollar gibidir. Özellikle Hitler’in çok iyi hazırlanmış propaganda faaliyetleri Yugoslavya ve Çekoslovakya üzerinde etkili olabiliyordu.
    Diplomatlar, Çekoslovakya’nın içerisinde bulunduğu tarihi ve politik bağların havasına kendilerine öyle bir kaptırmışlardır ki, Almanya’nın bu ülkeye saldırmasını imkânsız görüyorlardı. Çek Hükümeti, Alman azınlığın kültürel imtiyazlarını, eski Osmanlıların bile aklına sığmayacak kadar genişletmişlerdi.
    Hitler, o zamanların ölçülerine göre, dahi, belki çılgının biriydi. Lakin her nasılsa, Çekoslovakya’nın içyüzünü nice akıllılardan daha iyi görüyordu ve bütün harp potansiyelinin S saatinde bir şeye yaramayacağını biliyordu. Zira bunların arkasındaki milletin birlikten ve savaş şevkinden ne kadar mahrum olduğunu anlamıştı. Beşinci kol, ülkenin her tarafına çoktan dal budak sarmıştı. Prag’da nice güzel yüzlü, babacan ve hovarda görünümlü Alman tüccar, bavullarının dibinde para ve hesap defterleri yerine askeri üniformalarını gizliyorlardı.
    Çekoslovakya, herhangi bir Alman saldırısına uğrasa bile, Fransa ve Rusya’nın mutlaka imdadına yetişeceğini umuyordu. Fakat dost bildiği ülkelerin, kendilerini eli kolu bir kurbanlık gibi düşmana teslim edeceklerini hiç aklından geçirmiyordu.
    Hitler’in Çekoslovakya’yı hiçbir direnişle karşılaşmadan işgal etmeye başladığında bile, hala mükemmel şekilde donatılmış güçlü bir ordusu vardı. Ancak, bu orduya yürü emrini verecek kimseler kalmamıştı. Nitekim ülkelerini işgal eden Alman ordusunun halini gördüklerinde, çok daha iyi durumdaki ordularının kullanılmaması için duydukları pişmanlık için çok geç olacaktı.
    Yüzlerce yıllık bir medeniyet ve kültür geleneklerine rağmen ülkenin bütün manevi ve ahlaki değerleri iflas etmişti. Düzme pasaportlarla milliyet değiştiren erkeklerin, anlaşmalı evliliklerle soyadını değiştiren veya çok ucuza fuhuşa itilen kadınların yer aldığı, şantaj, iftira ve casusluğun aile içinde bile yaygınlaştığı ve herkesin birbirini komünist dostluğu veya Alman düşmanlığı ile lekelemeğe çalıştığı bir ülkenin kaderi elbette başka birilerinin elinde oyuncak olacaktı.
    Yakup Kadri’nin aynı sıcak ortamın devam ettiği Hollanda’daki izlenimleri de dikkat çekicidir. İzlediği tarafsızlık politikası, iki ateş arasında kalmış bu ülkenin Birinci Dünya Savaşı’nda yakasını kurtardığı gibi kesesini de doldurmasını sağlamıştı.
    Aynı politikayı uygulamakla birlikte her türlü saldırıya karşı hazır olmayı ihmal etmeyen Hollanda’nın ne Almanlara karşı fazla bir düşmanlığı ne de İngilizlere karşı fazla bir dostluğu vardı. Tarafsızlık, bir politika değil adeta bir ruh hali, bir mezhep haline gelmişti. Yüzelli yıllık tarafsızlık politikası veya bunu doğuran gelenekler, birçok Avrupa ülkesi gibi Hollanda’yı da, burnunun dibine kadar sokulmuş Dünya Savaşı önünde bir egoistlik perdesinin arkasına düşürüyordu.
    En kötümser diplomatlar bile, Hollanda’nın Alman ordularınca çiğnenip geçilmesi şöyle dursun, Batı cephesinde ciddi bir harekete bile ihtimal vermiyorlardı. Böylesine kendinden ve düşmandan emin ve hazırlıksız durumdaki Hollanda’nın kaderi de Çekoslovakya’dan pek farklı olmayacaktı.
    İkinci Dünya Harbi’nin bu sıcak gelişmeleri esnasında, Türkiye’de adeta savaşa girilmiş kadar hararetli ve zor günler yaşanıyor, savaşın hangi tarafında ve nasıl durulması konusundaki düşünceler kamuoyunu ve politik arenayı oldukça etkiliyordu. Tabii bu etkilerin içerisinde, başta Almanlar olmak üzere, savaşın değişik cephelerde açılması konusunda güçlü devletlerin açıktan veya gizlice yaptıkları baskı ve telkinler önemli yer tutuyordu.
    O dönemde tarafsız kalmada direnen Türkiye ve İsviçre’nin durum benzerlikleri, sadece politikalarında değil, aynı zamanda giderek daha fazla maruz kaldıkları Rus baskısında da kendini gösteriyordu.
    Yakup Kadri’nin sağlık problemleri için daha önce de bulunduğu İsviçre’deki elçilik dönemi de oldukça sıcak gelişmelerin ortasında geçmiştir.
    Tarafsızlığın adeta bir mezhep haline geldiği İsviçre’yi, Alman saldırılarından koruyan sadece tarafsızlığı değil, Alman Genelkurmay karargâhının fikir anlaşmazlıkları, ülkenin dağların içerisinde uzun ve çetin bir gerilla harbi gerektirecek şekilde hazırlanmış savunma tertipleri, İsviçre Milli Bankasındaki Alman endüstrilerinin mevduatlarının riske girecek olması ve Alman endüstrisinin ihtiyaç duyduğu elektrik enerjisini kontrol eden ekonomik yaptırımlardır.
    Yakup Kadri’nin Tahran Büyükelçiliğine atandığı dönemde, İran Hükümeti, içeride ve dışarıda tam manasıyla bir İslam politikası izliyordu. Büyük Rıza Şah’ın laiklik prensipleri yavaşça kaldırılıyordu.
    Yobazlığın kana susamış kara sakallı, kara sarıklı zebanileri ve emrindeki insan yığınları, Rıza Pehlevi’den kalan canlı cansız ne varsa yok etmek için her şeyi yapıyorlardı.
    Rıza Pehlevi, sadece laiklik konusunda değil, Rusya ve İngiltere başta olmak üzere birçok devletin ülkesindeki kirli emellerine karşı izlediği usta siyasette de önemli mücadelelere imza atmıştı. Ancak, doğrudan bu engeli aşamayan İngiltere, Abadan’da sömürdüğü petrol kuyularıyla; Rusya, Azerbaycan’da kurduğu Tudeh Teşkilatı hücreleriyle; sahneye yeni çıkan Amerika ise anlayışsız ve anlaşılmaz politikasıyla bu ülkeyi can evinden sarsıp hırpalamakta idiler. Diğer taraftan, gerici akımların güçlendirilip sömürgeci emellere alet edilmesi hiç de zor olmuyordu.
    Bu bakımdan denilebilir ki; dünyada ilk defa olarak komünizm ile kapitalizm burayı her iki taraf aksi istikamette yürüyerek- bir avlanma yeri haline sokmuştu.
    Fakat, burada daha da belirginleşen bir güç mekanizması vardı ki, petrol şirketlerinin oluşturduğu bu güç, adını taşıdıkları devletlerin dış politikasına kafa tutacak bağımsız kudretinden, kendilerine mahsus sermaye ve girişim güçlerinden, hissedarlarının genellikle banka ve borsa aleminin yüksek sınıfında yer almalarından ve tabii ki uluslar arası mahiyetlerinden kaynaklanmaktaydı.  
    İran coğrafyasındaki, Doğu ve Batı’nın tarihsel mücadelesi ile birlikte, Fars, Türk ve Arap kimliklerinin analizini ve bunların birbirleriyle ilişkilerini de ortaya koyan Yakup Kadri’ye, Doğu ile Batı’yı ayıran uçurum hiçbir zaman Tahran’da geçirdiği iki yıldan sonraki kadar derin gözükmemiştir.
    Tahran’dan sonra tekrar Bern’e atanması nedeniyle hayal kırıklığına uğrayan yazar, bu dönemden itibaren diplomatlık kariyerine ilişkin tecrübe ve değerlendirmelerini bir araya getirmeye başlar.
    Yakup kadri Karaosmanoğlu, diplomatlığındaki zoraki kelimesini, bu işe isteksiz girip benimsemesi olarak açıklar. Yirmi yıllık diplomatlık kariyeri boyunca dünyayı, hep o alemin ötesinden ve bu şartların dışından görmeğe çalıştığını ifade eder.
    Bu anlayış içerisinde, kitabının son bölümünde, dünyanın sosyal, politik ve ekonomik analizlerini çeşitli eksenler etrafında yapan Yakup Kadri, İkinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında yapılan antlaşmaları ve paylaşımları, hep yüksek diplomasinin devlet ve siyaset adamlarına ve zaferin kahramanlarına akıl hocalığının korkunç ve kanlı neticeleri olarak değerlendirir.
   Yakup Kadri’ye göre işin en facialı tarafı, bu acı tecrübelerden sonra bütün gerçek barış yolcularına hala aynı sakat metotlarla aynı zihniyetin rehberlik etmesidir.      

Umrandan Uygarlığa, Cemil Meriç

Umrandan Uygarlığa, Cemil Meriç, Ötüken Yayınevi, 1974,İstanbul
Uygarlık kavramına ışık tutularak 70'li yıllardaki batılılaşma-çağdaşlaşma-uygarlık tartışmaları ve kültürel yozlaşma anlatılmaktadır.
        Bütün Kur'an'ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani, İslâm. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın! Zavallı Türk aydını... Batılı dostları alınmasınlar diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev papağanlaşır. "Çağdaşlaşmayla batılılaşma arasındaki fark" ne demek? Batılılaşma miti eskiyince, yeni bir yalan çıktı sahneye, daha doğrusu aynı nâzenin taze bir makyajla arz-ı endâm etti: çağdaşlaşma. Intelijansiyamızın uğrunda şampanya şişeleri patlattığı bu ihtiyar kahpe, Tanzimat'tan beri tanıdığımız Batı'nın son tecellisi. Çağdaşlaşma, karanlık, kaypak, rezil bir kavram. Rezil, çünkü tehlikesiz, masum, tarafsız bir görünüşü var. Çağdaşlaşmanın kıstası ne? Hippilik mi, bürokrasi mi, atom bombası imal etme gücü mü? Çağdaşlaşmak, elbette ki Avrupalılaşmaktır. Avrupalılaşmak, yani yok olmak. Avrupa bizi çağdaş ilan etti, Avrupa, daha doğrusu onun yerli simsarları. Zira apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız, düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. İki yüzyıldır bir anakronizm'in utancı içindeyiz, sözüm ona bir anakronizm. Haykıramadık ki, aynı çağda muhtelif çağlar vardır. Çağdaşlık, neden Hıristiyan ve kapitalist Batı'nın abeslerine perestiş olsun? Fani ve mahalli abesler. Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi tarihine ihanet etmek ve köleliğe peşin peşin razı olmak değil midir? Çağdaşlaşmanın halk vicdanında adı da asrîleşmektir, asrîleşmek yani maskaralaşmak, gavurlaşmak.
Hangi Batı
    Çapkın, çakırkeyif, derbeder bir üslup. Şımarık, atak, serazad bir zeka. Kırdırdığı zaman bile sevimli. Hangi Batı bir facianın hikayesi: iki yüzyıldan beri kurbanı ve kahramanı olduğumuz bir facianın. Bu milli dram, şairin kalemiyle 'féerique'leşmiş. Düşüncelere gelince...Bu haşarı üslup, düşünce yumağı ile oynayan sevimli bir kedi yavrusu: koşuyor, zıplıyor, saklanıyor, tekrar fırlıyor bir köşeden. Kâh açılıyor, kâh düğümleniyor yumak. Arada bir koptuğu da oluyor.
'Çağdaşlaşma'yla batılılaşma arasındaki fark' ne demek!
    İlhan, çağdaşlaşmak 'sorununu', 'çağdaş yöntemlerle ulusal uygarlık bileşimi yapmak' diye alıyor. Çağdaş yöntem ne demek! Başka bir medeniyetin hazırladığı, başka bir medeniyetin hakimiyet kurmasına yarayan karanlık güçlerin bütünü değil mi! Bu yöntemler, ülkeden ülkeye aktarılabilir mi! Çok titiz, çok sabırlı bir ayıklamadan geçirilmeleri, ehlileştirilmeleri gerekmez mi! 'Ulusal uygarlık' ağacına nasıl aşılayacağız bu yöntemleri! İki yüzyıldan beri aşılamaya çalışmıyor muyuz! Çağdaşlaşmak belli tedaileri olan bir kelime, cıvık, sinsi, kaypak,
    Sevimli şair, felaketlerimizin kaynağını araştırırken Tanzimat ve sonrası, bize, Batılıların önerdiği ve denetlediği bir batılılaşma düzenidir diyor. Bu düzen imparatorluğu batırmış, çünkü endüstrileşmeyi sağlayan değil, engelleyen bir tutum içermektedir. Şüphe var mı! Dört kıtayı sömürerek palazlanan kapitalizm canavarı, bindiği dalı kesecek değildi ya! Sonra hatalarımızın altını çiziyor İlhan: 'Bir kere yaptığımız batılılaşmak değildi, ikincisi Batı bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü Batı'nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.' Bu şahane tespitlere bazı müdahaleler yapalım: yaptığımız batılılaşmak değildi, çünkü batılılaşamazdık.. Batı bizim sandığımız gibi değildi, iddiasına gelince hem doğru hem yanlış. Biz kimiz! Ã'tıf Efendi mi, Sadullah Paşa mı, Fuat Paşa mı... Emin Bülent mi, Celal Nuri mi, Abdullah Cevdet mi!
    Batı'nın çıkmaza saplandığını ispat için, Batı yazarlarından fetva getirmeye lüzum var mı! Ne de olsa İlhan da bizden, yani Avrupalı. Önsözün kefere isimleriyle bitmesi hastalığın vehametini göstermiyor mu!
    Birinci bölüm: ' Neuilly'de bir Pencere'. Bir şiir başlığı değil mi! Vaitkâr ve cazip. İlhan bir hatırasıyla giriyor bölüme: 'Genç bir ozan hatırlıyorum. Yumruğunu göğsüne vura vura 'Ben, demişti, Türk olmak istemiyorum. Çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor. Sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve Batılı bir ortama aidim ben''. Bu parçalanışın başka bir milletin tarihinde benzerine rastlayamayız. Sadullah Paşa'nın Paris perdesi... Genç Osmanlılardan, genç sosyalistlere kadar bütün Türk aydınları bir hıyanet psikozu içindedir...Bu bir alınyazısı mı! Yani, haşin ve kaçınılmaz bir muayyeniyet mi söz konusudur! Elbet. İmparatorluğun yükseliş devrinde aydın, toplumun herhangi bir ferdidir, zevkleri ile, zilletleri ile, mukaddesleri ile, acıları ile... Kadıdır, müftüdür, tahribat katibidir vs. Toplumun herhangi bir ferdiyle aynı camide namaz kılar, aynı kahvede dinlenir, aynı sofrada yemek yer. Ne imtiyazı vardır, ne imtiyaz peşindedir. Tanzimat'tan sonra durum değişir. Aydın, kendi tarihinden koptuğu ölçüde aydındır; kendi tarihinden, yani kendi insanından. Batı'nın temsilcisi olduğu ölçüde aydın. Batı medeniyetine bağlanmak, deri değiştirmekle olmaz. Daha köklü, daha uzvî bir istihale gerek. Aydın, bu istihaleyi başardığı, yani ihanette muvaffak olduğu ölçüde benimsenir Batı tarafından. Padişah halktır. Gerçi, o da hastalığa yakalanmıştır. 'Frengi hastalığı'na, ama yine de halk. Bâbıâli, Reşit Paşa'dan itibaren Avrupa'yı temsil eder. Saraydan da, halktan da kopmuş bir bürokrasi. Aydın da bir bürokrattır: o da mütevazı bir temsilcisi bulunduğu içtimai zümre gibi şöhret ve itibarını yeni efendilerine, yani Avrupa'ya borçludur.
    İdeololoji, hakim sınıfları, hakim sınıfın ideolojisidir, diyor kitap. Hakim sınıf: İngiliz, Fransız burjuvazisi. Padişah son mukavemet kalesi. İstese de istemese de, kalabalığı korumak mecburiyetindedir. Bâbıâli, bir hân-ı yağma grubu. Halkla en küçük bir teması yok. Batan bir gemide... Ve ufukta rüyaların en muhteşemi: Avrupa. Aydın, kadın gibidir, hercai, kaprisli, tembel. Azgın iştahları vardır. Avrupa, memnu meyveleriyle karşısındadır, dudaklarında büyüleyici bir tebessüm, şarkılar fısıldar ona, davetkar şarkılar. Yüzlerce mektep, binlerce keşiş, elçiliklerle balolar, ekalliyetler, ikide bir Beyoğlu'nu zevk panayırı haline getiren şuh aktrisler ve... mürebbiyeler (Hasan Sabbah'ın cenneti kaç para eder! ). Bu kesif hücum karşısında, o dev cüsseli ve dev iştihalı intelijansiyamız nasıl dayanabilirdi!
    Halk mâziye çivili. Bu, ahmakça bir taassup değil, insiyakî bir nefis müdafaası. Aydınların ihanetini biliyor. Korkuyor ve seziyor ki, hayatını idame ettirmenin tek şartı hareketsizlik Bir başka lisan konuşmaktadır aydınlar, halktan nefret etmektedirler. Padişahı, kendilerini dünya zevklerinden ayıran bir hâil olarak görmektedirler. Padişah olmasa, Avrupa'nın emrinde ve Avrupa'nın inayetiyle Türkiye'yi kendileri yönetecek. Kalabalığı savaşa hazırlamak mı, ne savaşı! Kalabalık Caliban'dır, sevimsiz, pis, ahmak Caliban.
    İntelijansiya, ülkesiyle her türlü bağlarını koparmış. İlhan doğru söylüyor. Okumak kopmaktır. Okuduğumuz ölçüde yabancıyız. Şairi dinleyelim: 'Yeni Türk sanatçısı, kendisini Batılı diye alır. İçinde yaşadığı toplumu doğulu diye küçümser. Küçük aydınlar, hatta biraz gözü açık mahalle kızları, yalnız çeviri roman okumakla, Türk filmlerine gitmemekle, basbayağı övünürler. Büyük şehirlerimizin, o Allah muhafaza, sanat çevrelerinde Fransa resmi, İngiliz şiiri, Rus müziği, İtalyan sineması herhangi bir Türk sorunundan önce konuşulur. Sonra, Pondiché'den, Antiller'den söz ediyor yazar. Ve oklarını aydın kardeşlerinin iman tahtasına saplıyor insafsızca: 'Antilli yazar, halkına olmayan bir geçmiş bulmaya çalışadursun, biz rahatça var olan, hem de nasıl var olan, koskoca bir geçmişe sövmekteyiz. O kadar ki, yeni, Batılı, üstelik de ilerici sandığımız bir yazara, elin Bulgar'ı sizin klasikleriniz nedir, diye sorunca bizim klasiklerimiz yoktur, cevabını alır. Konuşan şiirin ta kendisi, şiirin yani mâşeri vicdanın. Sonra yine nesre geçiş, nesre yani ukalalığa. Bir alay kefere ismi, sevimsiz ve lüzumsuz. Şahin, hep aynı yükseklikte kanat çırpamıyor. Ama bir kanat darbesiyle tekrar yükselebiliyor hakikata: 'Yok, yok, genç sanatçı Batılı olmanın Türk olmamak demeye gelmediğini anlamalıdır. Uygarlığımızı değiştirmek ne lâf! Türk'üz, Türk kalacağız.
    Uygarlığımızı çağdaş ölçülerle yeniden değerlendirmesini bileceğiz ( biraz karanlık değil mi! ). Batılılık bu (neden batılılık olsun, insanlık). Yoksa yarım yırtık bir yabancı dil belleyip bir yabancı uygarlığın kuyruğuna eklenmek değil'.
    Az sonra, şairin çok şairane bir hayretiyle karşı karşıyayız. Bir orta mektep tarih kitabında, Sümerleri, Hititleri hatta Etrüskleri bulamayınca afallıyor. Unutuyor ki tarih düpedüz bir ideolojidir. Avrupalının yazdığı tarih, Hristiyan Avrupa'nın gururunu okşayacak bir masallar yığınıdır. Hele orta mektep seviyesindeki tarih! Her içtimai sınıfın, her milletin, her medeniyet camiasının kendine göre bir tarihi vardır, hatta her tarihçinin diyecektim. Şairin elinde kelimeler zaman zaman, karanlıkları aydınlatan birer şimşek parıltısı oluveriyor. Yeni roman, gerçeküstücülük vs. hep belli bir bünyenin hastalıkları. Biz mecbur muyduk bunları ithale! İlhan doğru söylüyor: ' Türk edebiyatının en önemli sorunu, bugün için bir öz kişiliğini bulma sorunudur'.
    İkinci bölüm: 'Kuşku Kapısı'. Yalanla beslenen bir neslin ızdıraplarıyla karşı karşıyasınız; ızdırapları, isyanları ve arayışlarıyla. 'Yirmi yıldır her toplumsal sınavda çaka çaka başımız döndü' diyor şair. Sonra, intelijansiyamızı Baytekin'in uşağı Kolu'ya benzeterek faciayı bir mizaha beşerileştiriyor. Severek okuyacaksınız o sayfaları. Asırlık faciayı üç kelimeye hapsetmiş: 'Uşaklaşmayı uygarlaşmak sanmak'. Sonra coşuyor İlhan ve yeniden bir vicdanın sesini duyuyorsunuz: 'Çinhindi'nde tam Fransızlaşmak, tam Amerikalılaşmak için nasıl bir takım Kolu'lar çekik gözlerini ameliyatla düzeltmeğe uğraşıyorlarsa, sen de tut dilini iğdiş et, sanatını imge düzenini boz, ses uyumunu kır, sonra da artık Batılı oldum diye övün! Seni beğense beğense tek kişi beğenir: Avcı Baytekin' Nur ol aziz şair!
    Birden Metternich'in öğüdünü hatırladım; tarihin derinliklerinden gelen bir dost sesi:
    Devlet-i Aliyye günden güne zayıflamaktadır. Niçin saklamalı: Onu bu hale düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma gelir. Temellerini III. Selim'in attığı bu zihniyeti, derin cehaleti ve sonsuz hayalperestliği yüzünden, II.Mahmut son haddine vardırır. Babıali'ye tavsiyemiz şu: hükümetinizi dini kanunlarınıza saygı esası üzerine kurun. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdraklerinizi düzene sokun, ıslah edin. Ama yerine, size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın. Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Türk kalınız. Avrupa'nın temel kanunları, Doğu'nun örf ve adetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler'.
Umrandan Uygarlığa
    Muhtevası çağdan çağa, ülkeden ülkeye, yazardan yazara değişen kaypak ve karanlık kelime : 'civilisation'. Batı irfanının ikiyüz yıldır sabit bir tarife hapsedemediği bu ele avuca sığmaz mefhumun hayat hikayesine kısaca göz atalım.
    Avrupa dillerinde zarafeti, çelebiliği -kısaca medeniliği ifade eden kelime 'police' idi. 'Police' XVII. Asırdan itibaren bugünkü mânâda kullanılmaya başlanır: Zaptiye. Ve yerini yeni bir kelimeye bırakır: 'Civilisation'. Aydınlıklar çağının ümitlerini dile getiren, terakki inancını bayraklaştıran iki kelime bu. İnsanlık düşe kalka ilerleyen bir kervandır. Avrupa: kılavuz. 'Civilisation' dünyaya yayıldıkça savaşlar sona erecek, sefalet kölelik ortadan kalkacaklar. Bir gerçekten çok, bir amaç.
    Her insan topluluğunun kendine göre bir medeniyeti vardır, az veya çok zengin, az veya çok eski bir medeniyet. Milletlerin üstünlük iddiası zavallı bir vehim, bir kendini beğenmişlik.  Ama Batı intelijansiyası imtiyazlarıyla sarhoş, şımarık bir çocuktur. İlmin ifşalarına ancak işine geldiği zaman ve işine geldiği ölçüde itibar eder. Evet... birçok medeniyetler vardır dünyada, medeniyet daha doğrusu medeniyet müsveddeleri. Gerçek medeniyet Hıristiyan medeniyetidir, kapitalizmdir, sosyalizmdir.
    Almanlar 'civilisation' mefhumunu 'kultur'la karşılar. Kelimeyi Amerikanca'ya sokan Tylor'a (1871) göre kültür ve medeniyet: 'İlimleri, inançları, sanatları, ahlakı, kanunları, âdetleri ve insanın toplum hayatında kazandığı değer kabiliyet ve alışkanlıkları kucaklayan girift bir bütündür'. Amerikan 'culture'u Almanca 'kultur'a cihanşümullük sağlar; Avrupa'nın bütün dilleri benimser kelimeyi. Yalnızca Fransızca 1930'lara kadar bu nevzuhur kültüre itibar etmez, kendi 'culture' ve 'civilisation'una sadık kalır. Yeni kelimenin Alman veya Amerikan içtimai ilimlerine büyük bir vuzuh getirdiği de iddia edilemez. Bir bakarsınız kültürle medeniyet aynı mefhumun iki ayrı ifadesi, bir bakarsınız aralarında dağlar kadar fark var. Kimine göre kültür, insanın olgunlaşmak için harcadığı çaba; medeniyet, dünyayı değiştirmek için giriştiği hareketler; biri amaç öteki araç. Kimine göre iki mefhum arasında yalnız bir hacim farkı var. Kimi, 'Ne münasebet, diye sesini yükseltir. Almanca 'kultur'u İngilizce ve Fransızca'ya maddî medeniyet diye çevirmeliyiz'.
    Bizim için kültür, yakın zamanlara kadar 'hars'tı. Antropologlarımız Amerikan irfanını yurdumuza cömertçe taşıyalı beri kültürden ne anlayacağımızı şaşırdık. İrfan değil bu kültür, maarif değil, galiba medeniyet de değil. Peki, ne! Ama...önce civilisation'u tanıyalım.
    Civilisation, lugat hazinemize Reşit Paşa'nın armağanı, Batı'nın bir çok mefhum ve müesseseleri gibi. Paşa, Paris'ten yolladığı resmî yazılarda (1834) Türkçe karşılığını bulamadığı bu kelimeyi 'terbiye-i nâs ve icray-ı nizâmat' olarak tarif eder.
    Tanzimat aydınlarına dönelim... Yeni tanıdıkları bir dünyanın şaşasıyla gözleri kamaşan hayalperest nesilller için, medeniyet bir teslimiyet ve temessüldür..
    Tarih denilen muammanın iki anahtarı vardı İbn Haldun'a göre: Uman ve asabiyet. Umran, bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimai ve dini düzen, âdetler ve inançlar. Umran, tarihi ve insanı bütün olarak ifade eden bir kelime. Avrupa'nın hiçbir zaman ve hiçbir kelimesiyle kucaklayamayacağı bir bütün. Tarihi inkişafın muharrik kuvveti: asabiyet, yani içtimai tesanüt. Umran, iki şekilde tezahür eder: bâdiye hayatı, şehir hayatı. Bedevîlik umranın ilk merhalesi, kendi kendini aşacak olan bir merhale. Haderiyetin de çeşitli merhaleleri var.
    Umran'ı 'içtimaî hayat'la karşılayabiliriz, en geniş mânâda içtimai hayat. İbn Haldun için temeddün'le umran farklı. Temeddün: şehir medeniyeti. Umran, hem bedevîliği hem haderîliği kucaklar: kültür ve medeniyet.
    Kaynaklarından kopan bir intelijansiyanın kaderi, bir mefhum hercümerci içinde boğulmak. Umrandan habersizdik, medeniyete de ısınamadık. İnsanlığın tekâmül vetiresini ifade için kendimize lâyık bir kelime bulduk: uygarlık. Mâzisiz, musikisiz bir hilkat garibesi.
Büyücü Çırağı
    Altın çağ ne zaman sona erdi, bilen yok. Üstureler ezelden beri karamsar: şairler ezelden beri ümitsiz. Tevrat da Upanişatlar gibi korkunç kehanetlerle dolu. Mazide tufan, istikbalde kıyamet. Ve dünya bir gözyaşı vadisi, bir vehim, bir rüya.
    Gök sağır, toprak düşman, insan zavallı. Gerçeği inkar, gerçek ile savaşın tek yolu. Bedbinlik bir zırh eski çağlarda.
    Sonra diz çöker canavarlar, uysallaşan tabiat, zaferden zafere koşan insan.
    Dünya ile bir savaş başlar, Michelet'ye göre, dünya ile sona erecek bir savaş: insanın tabiatla, ruhun maddeyle, hürriyetin kaderle savaşı. Tarih, bu sonsuz kavganın hikayesidir. Üstünlük insanda. İki düşmandan biri hep aynı, öteki boyuna güçleniyor. Alpler büyümediler fakat biz Simplon'u aştık. Rüzgarlar ve dalgalar yine eskisi kadar coşkun, ama artık söz geçiremiyorlar buharlı gemilere.
    Batı Avrupa yüz milyonlarca nüfuslu bir şehir. Bütün diğer ülkeler, bu şehrin banliyösü. Görevleri: dev şehrin sanayi mamullerini alıp, ona hammadde hazırlamak. Sombart, birbuçuk asırdan beri Batı Avrupa ile Amerika'da olup bitenlere akıl erdirmek için şeytan'a inanmak lazım, diyor. Bizi gökten koparıp, maddenin esaretine sokan o.
    Avrupa insanı Galile'ye kadar kosmosla kendi arasında muhteşem bir ahenk vehmediyordu: dünya kainatın merkezi idi, insan dünyanın şerefi. Bu inancın sarsılışı, kalabalığın şuurunda büyük yankılar uyandırmaz.
    İnsan, alelade bir hayvan olduğunu geçen asrın ortalarına doğru öğrendi. Biyolojik tekamül nazariyesi, yeryüzü değerlerini altüst ediyordu, ama yüceltiyordu da insanı. Bir fetih müjdecisiydi Darvinizm. Terakki inancını ilmileştiren bir nazariye. Avrupalı tabiatı da, tekamül olduğuna inanır. 1815'den 1940'a kadar Batı düşüncesine ferman dinleten inanç bu.
    Batı insanı, kendisi ile kosmos arasında hiçbir münasebet olmadığını ilk defa atom çağında anlar. Alimler afallar, romancılar şaşırır. Artık en sık duyulan kelimeler; nisbetsizlik, abes, akıl-dışılık. Tek kainat (univers) değil, bir çok kainatlar (plurivers) var, ilme göre. Büyüğü yöneten kanunlar başka, küçüğü yönetenler başka. Kainat bir ürperti, bir tesadüf, bir akış. Sonsuz bir düzensizlik içinde, geçici bir düzen. Kosmos'un doğuşu oldukça yeni bir macera. Hiroşima'daki patlayışa benzeyen bir oluşum, ama çok daha yavaş. Bilinmeyen bir andan itibaren, dört dönen bir bulutsu (nebülöz) sağnağı. Sonra üzerinde bulunduğumuz garip toz yığını. Belki de daha birçok yıldızlarda beliren hayat. Ve boyuna gelişen nebatlar, hayvanlar başağı. Nihayet nasıl ve niçin doğduğu bir türlü anlaşılmayan insanoğlu.
    İlmin son sözü, ümitsizlik mi! Kosmos Tanrı'nın olmadığını mı haykırıyor! İnsan, tabiattaki topyekün tekamülün anahtarı. Kendi şuuruna varan tekamül. Eskiden soyunun kainatla sona ereceğine inanıyordu. Sonra yeryüzü ile birleştirdi akıbetini: ısı değişecek, atmosfer başkalaşacak, yaşamak imkansızlaşacaktı. Nihayet anladı ki, kökünü kurutacak kurt kendi içinde. Bu korkunç yalnızlık, bu bir başına kalış, yeise sürüklüyor Avrupalıyı. Kimi, zamanın uzunluğundan medet umuyor: rasgele bir soyun tabii ömrü on milyonlarca yıl. İmtiyazlı bir varlık olan insan, neden çok, çok daha uzun yaşayamasın! Kiminin teselli kaynağı: uzaya göç. Ama göklerden tek misafir gelmedi ki, böyle bir ümide kapılalım. Artan nüfus, boğulan insan, azgınlaşan tahrip insiyakı.
    İki yol var insanlık için: kendi kendini imha veya gerçekten insanlaşmak. İnsanlık tek merkeze yönelen bir tür: öteki türler gibi dağılıcı değil. Bu biricik düşünen türün sonu çözülüş olamaz. Mekan ve zamanı aşacak insan. Bu kanatlanış, birleşmenin, birlikte düşünmenin eseri olacak. Birlikte düşünmek, kişiliği ortadan kaldırmaz, geliştirir. Ama düşüncelerini başkalarınınkilerle birleştirmek için, onları sevmek, onlarla kaynaşmak gerek. Kurtuluş bu şuurlanışta. Düşünen insanlığı hayata bağlayacak olan maddi bir rahat değil, kendi kendini aşma, bütünleşmedir.
    Filozof papaz, Teilhard de Chardin'in ( 1881-1955) Avrupalıya tavsiyesi: Hristiyanlığa dönüş; daha geniş, daha şuurlu, daha ilmi bir Hristiyanlığa. Önce ruhun ölümsüzlüğüne inanmak gerek. İnsanlık bu inanç sayesinde zaferden zafere koşabildi; bu inancı kaybettiği gün, yeise düşecek, hiçbir gayret harcamayacaktır artık ve tekamül duracaktır.
    Böyle düşünen yalnız filozof mu! Tarihçi de karamsar: 'hayat geçici bir arıza ise, tekamülün ne manası var! Hayatın gelişmesi ölümsüz bir ruhun kanatlanmasına yol açmayacaksa, kabustan ne farkı kalır bu gelişmenin! ' (Grousset).
    Müsbet ilim, bütün insafsızlığı, bütün hissizliği ile haykırıyor: 'Dinozorlar, stegosefaller yok olmadılar mı! İnsan da onlar gibi silinip gidecek. Bize güneşlik eden küçük yıldız, aydınlatıcı ve ısıtıcı gücünü kaybedecek, yavaş yavaş. Yeryüzünde hayattan eser kalmayacak artık ve bu ölü gezegen sonsuz mesafelerde dönecek, dönecek. Keşifler, felsefeler, idealler, dinler...insanın ve insan-üstü'nün yarattığı medeniyetten en küçük bir nişane kalmayacak. Neandertal adamından hiç olmazsa birkaç kemik var; kendisinden sonra gelen insan, onları müzelerine taşımış. Bizden o kadar da kalmayacak.
    Çağdaş Avrupalı, ya ümitsizlik, ya iman, diyor. Başka yol yok. Zavallı büyücü çırağı, uyanışın biraz geç olmadı mı!
İdeolojiler Çağının Sonu mu!
    Batı'nın nice ünlü sosyologlarına göre, ideolojiler çağı sona ermek üzeredir. Yanlış. Sual şöyle vazedilmeli: içtimai tekamülün arzu edilen hedeflerini belli bir değerler sistemine dayanarak tayin eden düşünce sistemleri, günün birinde fertlerin ve toplumların hayatından silinecek mi! Hayır. Bu manada, ideolojinin nüfuz ve hakimiyeti günden güne artmaktadır.
    'Barış içinde birlikte yaşama' çağına girdik. Ama, büyük devletler arasındaki ihtilaflar ortadan kalkmadı. Bu çatışmalar ifadelerini ideolojilerde buluyor. Barış içinde birlikte yaşamak demek, ideolojilerin de barış içinde olması demek değildir. Yani sosyo-ekonomik yapıları ayrı devletler ve toplumlar arasında ideolojik ihtilaflar sürüp gidecek. Hiçbir devlet, kişiliğini kaybetmeden ideolojisini terk edemez. İdeoloji demek, bağlı bulunduğumuz sistemin ana vasıfları demektir. Barış içinde birlikte yaşama politikası, ideoloji savaşını hafifletmek şöyle dursun, alevlendirir. Klausewitz, savaş, devletin dış politikasını 'başka vasıtalar'la devam ettirir, diyordu. Bugün bu başka vasıta, silah değil ideolojidir.
    Mümkün olan tek savaş bu. Amacı insanların kafalarını ve gönüllerini fethetmek olan dünya çapında bir savaş. Kelimeler ve düşüncelerle savaşmak daha insani ama daha azgın, daha ciddi. Barış içinde bir arada yaşamanın ideolojiler planında manası, ideolojilerden herhangi birine boyun eğmek değil, diyalogu göze almaktır. Bu oyunun ilk kaidesi, tesamuh (tolerans). Kimseden, düşüncelerinin zaferi uğrunda savaşmaktan vazgeçmesi istenilemez. Ama daha gerçekçi, daha mütevazı bir talepde bulunulamaz mı! Tek hakikat benimkidir vehminden sıyrılmalı, düşmanın fikirlerini anlamaya çalışmalıyız. İdeolojiler savaşı böylece hakikat uğrunda bir savaş olabilir
Sosyalizmin Şer Çiçekleri Veya Mülkiyet Nedir!
    Geçen yüzyılın tanınmış bir iktisatçısı, Batı'nın en büyük dergilerinden birinde çağdaşlarını sosyalizme karşı savaşa çağırıyordu. Üstadı telaşlandıran masum bir kitapçıktı: Sainte-Beuve'ün Proudhon'u. Dehanın dehaya taviziydi bu, yazara göre. Şiirin Şer Çiçekleri'ne eğilen o büyük tecessüs, şimdi de sosyalizmin 'Şer Çiçekleri'ne uzanıyordu.1 Proudhon'u Baudelaire'e benzeterek küçültmeye çalışan zavallı iktisatçı, daha doğrusu zavallı 'burjuva' düşüncesi. Zira bir yazarın değil, bir sınıfın yargısıdır bu.
    Burjuvaziyi savunanları kendi silahlarıyla alteder' (K. Grün). '...Amacı, siyasi, devrimi iktisadi devrimle tamamlamaktır' (L.V. Stein). Mülkiyet Nedir, Fransız proletaryasının ilmî beyannamesidir' (K.Marx).
    Proudhon'la Marx'ı uzlaştırmak isteyen 'merkez dışıcı' sosyalizmler sık sık bu kitaba başvururlar. Mülkiyet Nedir, sosyalizm tarihinde yeni bir merhalenin, ilmi müşahede merhalesini başlangıcıdır.
    Felsefenin Sefaleti çoktan dilimize çevrildi. Türk okuyucusu Proudhon'u Marx'ı hicvinden tanımaktadır. Büyük talihsizlik. Proudhon'suz bir sosyalizm, hatta Proudhon'suz bir Batı düşüncesi tasavvur edilemez.
Asya Avrupa’ya Neler Borçlu
    Batı Avrupa’dan doğan sınai kapitalizm, bir asır içinde tüm dünyaya yayıldı. Dünyanın bütün ülkeleri ya Pazar oldu, ya hammadde kaynağı. Kapitalizm bütün dünyaya taştı. Dünyanın büyük kısmı onun nimetlerinden faydalanmak şöyle dursun parçalayıcı tesirlerine maruz kaldılar. Batının sınai hamlesi az gelişmiş ülkelerin zararına onları sefalete mahkum etmek suretiyle gelişebildi. Kapitalizm üç kıtayı sömürerek gelişir. Tanınmış bir Amerikan gazetecisi, Brooks ADAMS, endüstri devrimini doğrudan doğruya Hindistan’ın East İndian Company tarafından yağma edilişine bağlar.Mağaradakiler, Cemil Meriç, İletişim Yayınları, 2007 İstanbul


Toplum ve aydın ilişkisi.

    Entellektüel insan kimdir sorusuna cevap arayarak başlangıç yapılan Mağaradakiler adlı kitabın birinci bölümünde, Cemil Meriç şairlere göre, yazarlara göre, sola göre, sağa göre entellektüel kavramının neler ifade ettiğini anlatmıştır. Yazar dünyada entellektüel kavramının tanımını yapan kendini kabul ettirmiş kişilerin tanımlarını açıklayıp onların üstüne tanımlar yapmış, katıldığı konuları veya yanlış olduğunu düşündüğü fikirleri de tek tek değerlendirmiştir. Birinci bölümün sonunda ise kendisinin entellektüel insan tanımını yapmıştır. Cemil Meriç’e göre entellektüel: zamanının irfanına sahip olan, ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilen, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayan insandır. Entelektüelin soyağacı başlığı altında sofist, rahip, filozof ve intelijansiyanın tanımlarını yapmış ve onların tarihsel gelişimini ve bugünkü durumunu açıklamıştır.

Yazara göre entellektüeller toplumlarını çağdışı bulunca çevrelerine yeni teklifler sunar ve kurulu düzenin bir an önce değiştirilmesi gerektiğini çevrelerinde yayarlar. Entellektüel ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi inceleyen yazar kapitalizmin aydınlar için faydalı olduğu fikrini savunmaktadır. Çünkü kapitalizm ile matbaa yaygınlaşmış, gazete ve kitap fiyatları düşmüş, okuyucu kitlesi artmış dolayısıyla bilinçli, şuurlu bir kamuoyu oluşmuştur.

Kitabın başında entellektüel kelimesini inceleyen yazar daha sonraki bölümde intelijansiya kelimesini ve Rusya’daki aydın kitlesini inceler. Yazara göre intelijansiya Rusya’da belli bir dönemde yaşayan, ortak eğilimleri, ortak davranışları olan sosyal bir tabaka veya sınıftır. Avrupa’da entellektüeller sosyal bir tabaka değildir her tabakadan kopup gelen insanlardır ama Rusya’da intelijansiya zümresi eleştirel ve isyankar olduğu için terkedilmiş ve yalnız kalmıştır. Bu yüzden intelijansiya kendini ayrı bir sınıf olarak görmektedir. Cemil Meriç daha sonra popülizmin kurucusu Herzen’in hayatını anlatır ve onu hem milliyetçi hem de kozmopolit olan, dehasıyla çağımızın büyük Rus yazarları arasında benzeri olmayan bir kalem olarak tanıtır. Yazar 60 nesli diye tanıttığı dönemin kutup yıldızları dediği Dobroliubov, Pisarev ve Çerniçevski’yi anlatır. Dobroliubov’u sert, serkeş, hırçın bir zekâ; Çerniçevski’yi bir çilekeş, bilgin olmak için yaratılmış bir dahi; Pisarev’i ise Çerniçevski’den sonra intelijansiyanın lideri, bir şimşek pırıltısı ve şarkısını tamamlamadan göçüp gitmiş biri olarak tanıtır.


Mağaradakiler adını verdiği ikinci bölümde ise yazar, ıslahat, ihtilal, inkılâp ve bunların geldiği kökü revolution’u analiz etmiştir. İhtilali bir devletin idare ve siyasetinde ani ve şiddetli değişiklik kelimesinin anlamı olarak tanımlayan yazar, İngiltere için 1688 ihtilalini, İsveç için 1772 ihtilalini, Fransa için 1789 ihtilalini o ülkeler için en büyük ihtilal olarak değerlendirmektedir. Cumhuriyet döneminde ihtilal kelimesinin yerine inkılâp kelimesi kullanılmaya başlandığını ancak aynı manayı karşılamadığını, ihtilalin içerik ve anlam bakımından daha uygun olduğunu değerlendirmektedir. İhtilali bir şeyin esasından vazgeçerek yerine yenisinin konulması inkılâbı bir şeyin aslını muhafaza ederek başka bir kalıba girmesi şeklinde tanımlamaktadır. Yazar, Atatürk’ün inkılap tanımında, mevcut köhne müesseseleri zorla değiştirmek, Türk Milletinin son asırlarda geri bırakılmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini sağlayacak yeni müesseseler koymuş olmak bulunduğunu belirtmektedir.

Anarşinin analiz edildiği bölümde yazar egemenlik hakkının sınırlanmadığı, görev ve yetkilerin kesin olarak belirlenmediği, zıt prensiplerin anayasaya meşru sayıldığı ülkelerde iktidar yoktur rekabet ve savaş vardır düşüncesini savunmaktadır. İktidar bütün olarak halkın temsilcilerine devredilince anarşi sona erecektir der. Yazara göre liberalizmin ana temelleri ile anarşizmin hareket noktası aynıdır, ancak aradaki farkın liberalizm jandarma devletten yana olduğu  anarşizmin ise devlete karşı olmasından kaynaklandığı değerlendirilmektedir.
Hürriyet kavramını inceleyen yazar filozofların şairlerin edebiyatçıların tanımlarına yer vermiş onların tanımlarındaki eksiklikleri aktarmıştır. Hürriyet çağdan çağa, ülkeden ülkeye, insandan insana değişen bir mefhumdur. Hürriyet en kısa tanımıyla kanunun izin verdiği her işi yapmaktır.
Şiirden düşünceye bölümünde yazar Avrupa ve Asya’yı karşılaştırmıştır. Yazara göre Avrupa’nın kültürü kıyasa, Asya’nın kültürü saza dayanmaktadır. Avrupa kültürün aracı akıl, Asya’da coşkudur. Aklın dili söz, coşkunun dili musikidir. Avrupa zekânın vatanı, Asya gönlün vatanıdır. Zekânın dili nesir gönlün dili ise şiirdir. Servet-i fünuna kadar nesir ikinci kemandır. Fikret’in olgun, ustaca yontulmuş mısralarına kıyasla Halit Ziya’nın nesri ne kadar zavallı olduğunu düşünmektedir. Nesir ancak II’nci Meşrutiyetten sonra nazmın esaretinden kurtulmaya başlamış Hamit ve Fikret’le şahlanmıştır.
Eleştirel yaklaşımın önemine değinen yazar her çağda tenkit sert tepkilere yol açmış kimi yakılmış kimi taş ocaklarına yollanmış ama susturulamamıştır demektedir. Tenkitçi korkmadan, önyargısız, art niyetsiz ve objektif olmazsa sevilmez ve edebi bir eser ortaya çıkaramaz. Tenkitin ne zaman başladığı tam olarak bilinmemektedir. Tenkitçinin görevi iyi kitabı kötü kitaptan ayırmaktır. Fransız akademisinin kısmen bu amaçla kurulduğunu belirtmektedir.
Kitabın sonlarına doğru yazar, 1978 yılında ilk baskısında yayınladığı ama 1980 yılındaki ikinci baskısında çıkardığı suçlu kim bölümünde dilin yozlaşması doğru mu değil mi; dili batıya uyarlamaya çalışanlar mı suçlu yoksa dilde ırkçılık yapanlar mı sorusunun cevabını aramaktadır. Dilde ırkçılık yapmak çılgınlıktır diyen yazar ön yargılı yaklaşıp sadece batı dillerinden kelime almanın ve Osmanlıcaya sırf İslam diye karşı çıkmanın da mantıksızlık olduğunu savunmaktadır.  Yazar kitabın son bölümünde hayatının kısa özetini yapıyor. Marksist, sosyalist ve Türkçülük kavramlarını tam anlayıp tanımlamadan sahiplendiğini, hayattan insanlardan uzaklaşıp kitaplarda kendini bulduğunu anlatıp kitabını noktalıyor.

lü Canlar, Nikolay Vasilyeviç Gogol

Rusya’da şehir şehir  dolaşarak toprak sahiplerinden ölmüş köleleri satın alan Çiçikov’un maceralı hayatı.
     Kısa süren yaşamı süresince 19.yüzyıl Rus edebiyatı üzerinde derin izler bırakan Gogol, 1809 yılında Ukrayna’da küçük bir toprak sahibi ailenin çocuğu olarak doğdu. Küçük yaşta babasını yitirdi ve annesi tarafından büyütüldü. Liseyi bitirdikten sonra Saint Petesburg’a gitti, bir süre devlet memurluğu yaptı, Ukrayna folkloru üzerine çalışmaları ile dikkat çekip Petesburg üniversitesinde tarih dersleri vermek için davet edilse de, bu uğraşı yarım kaldı. Gogol’un hayatla barışık olmayan bir kişiliği vardı.
            Roman ve hikayeleri ile bir anda dikkatleri üzerinde topladı. Özellikle “Müfettiş”(1836) oyunu ve “Palto”(1842) hikayesi, Rusya’nın siyasi ve toplumsal meselelerine yönelik eleştirileri entelektüel kesimden ve yakın arkadaşları tarafından yoğun ilgi gördü ve övgü topladı. Müfettiş oyununu Çar da beğenmişti. Oyununun sahnelenmesinden kısa bir süre sonra Rusya’dan ayrılan Gogol Roma’ya yerleşti. Buradan yazdığı yazılarında giderek muhafazakar bir tavır takınması Rusya’daki arkadaşları ile arasının açılmasına yol açtı ve zaten hassas bir dengede duran iç dünyasını iyice alt üst etti. 1852 yılında geçirdiği bir sinir krizi ile en büyük eseri Ölü Canlar’ı yaktı, odasına kapandı ve bir kaç gün içerisinde öldü.
           Ölü Canlar
           Ukrayna asıllı Rus romancısı ve oyun yazarı Nikolay Gogol'un ilk cildini 1842'de tamamladığı ve bitirilememiş romanıdır. Romanın konusu kendisine Puşkin tarafından önerilmiştir. Üç cilt olarak tasarlanan roman aslında Dante'nin İlahi Komedya'sı örnek alınarak yazılmıştır. İlk cilde romanın baş kahramanı Pavel İvanoviç Çiçikov'un kendi çıkarları uğruna yaptığı kötülükler damgasını vurmuştur. Gogol, cehennemi anlattığı bu bölümden sonra cenneti anlatacağı, Çiçikov'un ahlak ve vicdan sahibi olduğunu göstereceği ikinci cildin el yazmalarını geçirdiği bir buhran sonucu yakmıştır. Daha sonra bir kaç kez daha yazmaya çalıştığı bu bölümler sonradan yayımlanmıştır
             Romanın baş kahramanının ismi Pavel İvanoviç Çiçikov’dur. Çiçikov, kasabaları dolaşarak feodal kanunlara göre toprak sahiplerinin malı olan köle köylüleri satın almaktadır. Ancak istediği köylüler çalışmasını iyi bilen ya da sağlıklı olanlar değil, tam aksine ölü olanlardır. Çiçikov son sayımdan sonra ölen köleleri toprak sahiplerinden belirli bir bedel karşılığı kağıt üzerinde satın alarak kendi işçisiymiş gibi göstermeye çalışır. Amacı bin tane ölü can toplamak, kağıt üzerinde canlı görünen bu ölü canlarla zengin bir çiftlik ağası gibi görünmek, bununla birlikte yardım ve teşvik kredilerinden de faydalanmayı planlamaktadır. Çiftlik sahiplerinden ölü canları satın almaya çalışırken kentin bürokratlarıyla da yakın ilişkiler kurmaktadır fakat ölü canlar konusunun hem bürokrasiyi hem ahlak anlayışını alt üst etmesi uzun sürmez ve Çiçikov'un bulaştığı herkes kendini kurtarmaya çalışırken kabak yine Çiçikov'un başında patlar ve hapse atılır. Fakat hapiste uzun süre kalmayarak ilişki kurduğu dostlarının iyiliği sayesinde çıkar ve düzenli bir yaşam kurmak için şehri terk eder.
           Roman tam olarak bitirilemediği için bazı bölümlerinde kopukluklar söz konusudur. Ancak eksik de olsa edebi gücü ve etkisi ile dünya klasikleri arasındadır.
    
    
            Çiçikov; küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Babası ise onu, bakması için yaşlı bir akrabasına bırakır. Çiçikov okula başlar, ancak dersleri iyi değildir. Babasının ona bıraktığı tek şey ise hayatta her şeyin para olduğu felsefesidir. Okulda öğretmeninin prensiplerini takip ederek ona göre davranır ve onun gözüne girer, derslerini düzeltir, okulunu başarı ile bitirir. Artık bir delikanlı olmuştur. Tek amacı vardır: Çok çile çekse de zengin olmak. Elindeki diploması ile ancak devlet dairesinde memurluk yapar. Burada müdürü onu hiç sevmemektedir. Ancak bir yolunu bulup valinin evde kalmış kızı ile diyaloğa geçer, sık sık evlerine gidip gelmeye başlar. İşler ilerleyince müdüre “baba” bile demeye başlar. Bu arada müdürü, onu kullanmaya başlamıştır. Bir süre sonra boşalan bir zabıt katipliğine getirilir. Ancak emeline ulaşmıştır. Atamadan sonra müdürün evine gitmemeye ve ona “baba” dememeye başlar.
             Zamanla tüm ilişkisini keser. Rüşvet almaya başlar, para biriktirir, hayatını bir düzene sokar. Ancak bir süre sonra çok sert, rüşvetin ve her türlü haksızlığın, düzensizliğin amansız düşmanı yeni bir müdür gelir. Memurların çoğu işten atılır. Evleri hazineye mal edilir. Çiçikov ise bir türlü kendini müdüre sevdiremez. İş yerinde bulunanların müdürü yönlendirmesiyle çalışmayı sürdüremez ve işten çıkar. Bir süre sonra çok istediği gümrüklerde bir iş bulur. Burada kaçakçılara kök söktürür. Rüşvete aman vermez. En küçük bir rüşveti bile kabul etmez. Bu haliyle de yönetimin gözüne girer ve yükselir. Kaçakçılarla savaşması için gerekli yetkileri kendisine verirler. Artık önünde bir engel kalmamıştır. Kaçakçılardan inanılmaz paralar alır ve servetine servet katar. Ancak Çiçikov’un kaçakçılarla ilişkisini idareye haber verirler. Nazik tavırlar ve konuşmasını bilmesi  sayesinde kendini savunur ve yakasını mahkemeden kurtarır. Artık işsiz biridir. Yeniden yoksulluk günlerine döner ama inancını kaybetmez.
             O günlerde hükümetten borç para almak çok zordur. Çiçikov, çiftlik sahibinin vekili olarak maliyeye başvurur. Çiçikov, memura kölelerden yarısının öldüğünü, bunun sorun yaratıp yaratmayacağını sorar. Memur ise; eğer ölenlerin adının listede sağ olarak gösterilmişse sakıncası olmadığını nasılsa ölenlerin yerine yenilerinin doğduğunu söyler. Bu sözler kafasında inanılmaz fikirler oluşturur. Yeni nüfus sayımından önce ölü can satın alırsa Borç Ödeme Sandığı bu ölenler karşılığında adam başına iki yüz ruble borç para verebilecektir. Çiçikov planını uygulamaya koyar ve oturacak bir yer arıyormuş gibi görünerek Rusya’nın çeşitli yerlerini gezmeye başlar. Tanıştığı insanlarla büyük dostluklar kurar. Böylece yardımlarını kazanır.
           Çiçikov günler sonra Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarında dolaşırken cennet bahçelerini andıran çiftlikten gözünü alamaz ve çiftlik sahibi ile tanışmak için evine gider. Çiftlik sahibi Tentiyetnikov’dur. Okulu bitirdikten sonra bir süre memurluk yapar, müdürünün üstlerine farklı, astlarına farklı davranışı onu çileden çıkarır ve dayanamayıp ona hakaretlerde bulunur. Böylece işine son verilir. Tekrar çiftliğine dönerek aldığı eğitimle köylüsünü eğitip daha fazla verim elde etmek için çabalar. Köylüsüne toprak vererek hem kendisi için hem de çiftlik için çalışmasını sağlar. Onlara mümkün olduğunca iyi davranır, daha fazla boş zaman sağlar. Ancak gün geçtikçe verimin düştüğünü, köylünün davranışının değiştiğini fark eder. Zamanla iyice sıkılır. Her şeyden elini eteğini çeker. İşte tam bu sırada Çiçikov’la tanışır ve bir süre kendisiyle kalmasını ister. Çiçikov bunu kabul ederek tez elden çevre çiftlikleri gezerek çiftlik sahipleri ile tanışır. Ölü canlar satın alır. Tek hayali bir çiftlik sahibi olmaktır. Gittiği yerlerde çiftlik sahiplerinin eğitimli ve işten anlayan insanlar oldukları gözünden kaçmaz. Konuşmaların çoğu Köylünün eğitilmesi ve bilimsel yöntemlerle tarımın geliştirilmesi üzerinedir.
          Bu arada Çiçikov ölü can almaya devam eder. Ancak bunları yaşıyor gibi göstermeyi de unutmaz. Çiçikov bu yolculuktan çok karlı çıkmıştır. 300 bin Ruble kadar para biriktirmiştir. Ancak yaptığı kanunsuz işler maliye memurlarına, valiye ve hatta prense kadar gitmiştir. Prens tarafından hapse atılır. Arkadaşı Murazov ona yardım edeceğini söyler ancak bunun karşılığı olarak bütün kötü alışkanlıklarından vazgeçmesini ister. Çiçikov isteği kabul eder. Prens ise hiç istemediği halde Murazov’u kıramaz ve Çiçikov’u serbest bırakır. Bundan sonra herkesin dolandırıcı, sahtekar olarak bildiği Çiçikov değişmiş, iyi bir vatandaş olmuştur.  Ancak tüm ülkeyi saran bir hastalık gibi rüşvet, ahlaksızlık ve dolandırıcılık almış başını gitmiştir.

        Romanda, Gogol toplumun sosyal ve ekonomik dengesizliklerini kendi üslubu içinde mizahi olarak eleştirmektedir. Toprak sahibi burjuva kesiminin köle olarak algıladığı ve dışladığı köylü çiftçilere nasıl davrandığını, bürokrasinin ancak rüşvet ve sahtekarlıkla yol aldığını, dürüst çalışanların da bu çarkın içine bir müddet sonra kendilerini girmeye mecbur hissettiklerini bazı satırlarda doğrudan bazı satırlarda ise ima yollu olarak anlatmaktadır.

                     Yazar; hem kendi iç dünyasında yaşadığı sıkıntılar hem de çevresinde görmüş olduğu düzensizlikleri romanına çok güzel bir şekilde yansıttığı görülmektedir. Bunu kitabın kahramanı olan Çiçikov’un davranışlarına aksettirmiştir. Kahramanın başı hiçbir zaman dertten kurtulmaz ve kendisi de iyi vatandaş olmakla yalancı ve sahtekar bir kişilik arasında karar veremez.
                   Yazar Rusya’da  bulunan feodal yapıyı toplumun orta ve alt tabakasını küçümsemesini yadırgar. Bunu da romanda Çiçikov’un toprak sahiplerinden ölü köleleri rahat bir şekilde satın almasıyla dalga geçer.

Mor Salkımlı Ev, Halide Edip Adıvar

Mor Salkımlı Ev, Halide Edip Adıvar’ın çocukluğundan 1918’e kadar yaşadığı dönemin hatıratıdır. Yazarın hatıralarının ikinci cildini oluşturan Türkün Ateşle İmtihanı isimli eser ise 1918 – 1923 yılları arasını kapsamaktadır.

        "İçimde mor salkımlı bir ev var, Beşiktaş taraflarında idi. Çocukluğum o evde geçti. Gittim, aradım, bulamadım, yanmış... Onu yazacağım." Halide Edip

    Mor Salkımlı Ev ilk olarak 1955 yılında Yeni İstanbul Gazetesi’nde hatırat olarak yayımlanmıştır. Eser 1963 yılında kitap olarak basılmıştır. Halide Edip’in İngilizce hatıratında bulunan fakat Mor Salkımlı Ev baskılarında yer almayan epilog bölümü de bilahare tercüme edilerek eserin sonuna eklenmiştir.

    Yazarın anıları çocukluk yıllarından 1918 yılına kadar olan dönemde ve çoğunlukla İstanbul’da geçmektedir. Yazarın sabit bir yaşamı yoktur. İstanbul’un çeşitli semtlerinde çok sayıda ev değiştirerek yaşamış, bununla da yetinmeyip Anadolu’nun farklı şehirlerinde ve Mısır, İngiltere ve Arabistan gibi yabancı memleketlerde hayatını geçirmiştir.
    Yazar küçükken yaşadıklarının her anını hatırladığını belirterek kitaba başlamaktadır.
İlk hatırladığı Beşiktaşta’ki Mor Salkımlı Ev ve annesidir. Küçük Halide’nin annesi ile ilgili anıları pek fazla değildir. Çünkü yazar annesini küçük yaşta kaybetmiştir. Annesinin ölümüyle ilgili hatırladığı en belirgin imge cenazesinde gördüğü safran rengi örtüdür. Bu yüzden hayatındaki korkularında ve nefretlerinde hep safran rengi vardır. Annesinin ölümünden sonra babası Edip Bey tekrar evlenmiş ve Halide ile birlikte başka bir eve taşınmıştır. Edip Bey sarayda memur olarak çalışmaktadır. Evin diğer efradı Rasim Dadı ve Ali Lala’dır. Yazar kendisine kötü davranan Rasim Dadı’yı sevmemektedir. Rasim Dadı ve Ali Lala bu durumun ailenin kulağına gitmesinden ve işlerinden olmaktan korktukları için Halide’ye baskı yapmaktadır. Bir gün işi ileriye götürüp Halide’yi döverken büyükannesi olanları görür ve ikisini de evden attırır. Öksüz Halide rahat bir nefes almıştır. Annesinin vefatı küçük Halide’yi sessizleştirmiştir. Onun ölümünden sonra en sevdiği iş, babasının atının üstünde saraya gidişini izlemektir. Babasına ayrı bir muhabbet beslemekte, belki de onu anne yerine koymaktadır. Bir gün aniden, nöbete kalan babasını görmek istemesi, ağlayıp sızlayarak evin seyislerine kendini saraya götürtmesi ve sonunda babasına ulaşması tatlı bir hatıra olarak anlatılmaktadır. Halide yeni annesiyle çabuk anlaşır ancak Mor Salkımlı Ev’e olan özlemi dinmemektedir. Bu sırada geçirdiği ağır bir hastalıktan sonra doktorlar ailenin Mor Salkımlı Ev’e dönmesini tavsiye ederler.
    Mor Salkımlı Ev’e dönüş Halide’nin okuma iştahını kabartmış, babası da beş yaşını bitirince bir öğretmen tutmuştur. Mor Salkımlı Ev’deki ikinci perde Halide için güzel çocukluk hatıraları ile doludur. Mektebe ilk gidişini, babasından işittiği ilk azarı, en iyi arkadaşı Şayeste ile geçirdiği bayramları, bayramda kesilen hayvanlar için beslediği merhamet duygusunu ayrıntıları ile hatırlamaktadır. Mor Salkımlı Ev’de geçirilen bu saadetli zamanlarda Halide’nin Nilüfer adında bir de kardeşi dünyaya gelmiştir. Ancak hayat bazı yenilikleri getirdiği gibi bazı alışılmışları da alıp götürmektedir. Halide çok sevdiği dayısı ve büyükbabasını aynı hafta içinde toprağa vermiştir. Haminne olarak tanıdığı büyükannesi evladını ve eşini kaybettiği bu evde daha fazla durmak istememektedir. Artık Mor Salkımlı Ev’den taşınma vaktidir. Edip Bey ailesini Üsküdar’a taşımaya karar vermiştir.
    Yazar, Üsküdar’da okumuş ve güngörmüş bir delikanlı olan Eğinli Ahmet ile tanışmıştır. Ahmet, Türk Halk Edebiyatı’nı çok sevmekte ve bu konudaki merak ve birikimini sıklıkla Halide ile paylaşmaktadır. Dindar bir Mevlevi olan haminnesi ile Avrupa hayranı babasının atmosferinde yetişen yazar, o şartlarda Türk Edebiyatının ruhunu kavrayabilmişse bunu Eğinli Ahmet’e borçludur. Bu arada Halide’nin ikinci kardeşi Nigar dünyaya gelmiştir. Bir süre sonra da babası, daha önce de Haminneyle yaşayan Saraylı Teyzeyi ikinci eş olarak almıştır. Bu evlilikten sonra evde büyük bir huzursuzluk başlamıştır. İki üvey anne birbirleriyle anlaşamamıştır. Edip Bey, çaresiz, Halide’nin “abla” olarak hitap ettiği birinci eşini çocuklarıyla birlikte Mor Salkımlı Ev’e geri göndermiştir. Haminne, Halide ve diğerleri de İcadiye'de başka bir eve taşınmışlardır. Halide bu evdeyken Amerikan Koleji'ne başlamış; ancak yaşı tutmadığı için öğretmenlerin telkini ile bir sene sonra okuldan ayrılmıştır.
     Halide’nin koleji bırakmasından sonra, Edip Bey ailesini tekrar taşımıştır. Fakat bu sefer Halide’yi yanında götürmemiş ve Mor Salkımlı Ev’e göndermiştir. Halide'yi orada kendisine tahsis edilen iki oda ve Reşe adında Habeşli bir halayık beklemektedir. Babasının evi dekore ederek kendisiyle ilgilendiğini hissettirmesi yazarı duygulandırmıştır. Yine de Halide çok sevdiği Mor Salkımlı Ev’den eskisi gibi zevk alamamaktadır.
    Mor Salkımlı Ev’deki bu üçüncü dönemde, yazar kendini geliştirmek için uygun ortam ve zaman bulmuştur. Halide çok yönlü okumaktadır. Aldığı Arapça dersleri sayesinde okuduğu sureleri anlamakta ve bundan haz almaktadır. İlgi alanı Şark ilimleri ile mahdut değildir. Bir İngiliz Hoca’dan aldığı dersler de çok ilgisini çekmiş ve Batı ilimlerindeki bilgilerini geliştirmiştir.
    Daha sonra Saraylı Teyze’nin bir oğlu olması üzerine, bütün aile Sultantepesi'nde yeni bir eve taşınmıştır. Mor Salkımlı Ev’deki maceralar bir kez daha son bulmuştur. Halide bu evdeyken onbeş yaşına geldiğinde yatılı olarak tekrar Amerikan Koleji'ne başlamıştır. Halide’nin yaşı genç olmasına rağmen, küçüklüğünden beri olgun insanlarla ve yaşlılarla içli dışlı olduğu için onlar gibi düşünebilmektedir. Üvey annelerin, halayıkların ve taşınmaların arasında diğer gençlerin yaşadığı türden bir gençlik yaşayamamıştır.
    İkinci kolej hayatı genç Halide için çok faydalı olmuştur. Kolejdeki gayrimüslim hoca ve öğrencilerle teşrikimesaisi arttıkça diğer dinlere olan merakını tatmin etmeye başlamıştır. Hatıratının bu bölümünde hocalarını detaylı olarak anlatmakta ve değerlendirmektedir. Halide’nin matematik haricindeki tüm derslerdeki başarısı örnek seviyededir. Sevmediği bu dersin hocası Salih Zeki Bey’den evlenme teklifi almış ve babasının muhalefetine rağmen kabul etmiştir. Yazar, Salih Zeki Bey ve Salih Zeki’nin önceki eşinden olan oğluyla yaşamaya başlarlar. Halide Hanım üvey oğlu ile mutlu bir hayat sürmekte ve anne olmak istemektedir. Ancak anne olmak için yirmi yaşına kadar bekler ve yirmisinden sonra iki erkek çocuk sahibi olur: Ayetullah ve Zeki Hikmetullah.
    Salih Zeki Bey siyaseten aktif bir insandır. Bu yüzden de evleri sürekli gözetim altında bulundurulmaktadır. Çocuklarının doğumundan sonra İstanbul dışında bir eve taşınıp siyasetten uzaklaşmak istemişlerdir. Daha sonra tekrar İstanbul'a dönüp normal hayatlarına devam ederken Sultan Abdülhamit’in kararıyla Birinci Meşrutiyet ilan edilmiştir. Meşrutiyetin ilanı toplum hayatında büyük bir tesir meydana getirmiştir. Yazarın çevresindeki insanların bir kısmı Meşrutiyeti alkışlarken bir kısmı da şiddetle muhalefet etmektedir. Halide Edib’in yazıya başlaması da Meşrutiyet sevincinin İstanbul halkını sarması ile olmuştur. Yazar ilk yazı tecrübesini “Tanin” gazetesinde edinmiştir. Meşrutiyeti müdafaa edici yazılar neşreden Halide Hanım, meşrutiyet muhaliflerinden çok sayıda tehdit almıştır. Kendisini çok korkutan bu tehditlerden yılmamıştır.  Tehditlerden dolayı önce evinden hiç çıkmamaya başlamış, sonra bildiği bir dergaha sığınmış en son olarak da çareyi Amerikan Koleji’ne sığınmakta bulmuştur. Halide Edip için saklanarak yaşamak büyük bir çiledir. Bardağı taşıran son damla olan 31 Mart Vak’ası’ndan sonra, bu sıkıntılardan kurtulmanın yolunu yurt dışına gitmekte bulmuştur. Yeni mesken Mısır’dır. Mısır’a çocuklarıyla giden yazar, bir dost vasıtasıyla otele yerleşmiştir.  O sırada etkili olan  kızamık salgınına çocuğu da kapılmıştır. Hastalık üzerine Salih Zeki Bey’i Mısır’a çağırmıştır. Kocası ile uzun süre düşünerek dostlarının bulunduğu İngiltere’ye gitmeye karar vermiştir. İngiltere’de eski dostu Miss Fry’ın yanına yerleşmiştir.
    Halide Edip, Meşrutiyet’e karşı ayaklanmalar bastırıldıktan sonra İstanbul’a dönmüştür. O sıralarda pedagoji üzerine yazmaktadır. Tifoya yakalanan çocuğuna bakarken yazdığı “Seviye Talip” adlı romanını da bastırmış ve çeşitli eğitim kurumlarından gelen iş tekliflerini değerlendirmiştir.
    Bu sırada, Avrupa ve Balkanlar’da Türk şehirleri işgal edilmektedir. Özellikle Bosna-Hersek’in işgali yazarı derinden yaralamıştır. Yazar ve arkadaşlarının girişimi ile Türkler Avusturya mallarını boykot etmişlerdir. Feslerin çoğu Avusturya’dan ithal olduğu için fes giyimi neredeyse sona ermiştir. Trablusgarp’ın işgaliyle de İtalyan malları ve makarna boykot edilmiştir. Bu türlü faaliyetlerin örgütlenmesinde bazen ön planda bazen perde arkasında bulunan yazar bu meşguliyetinin arasında acı bir olay yaşamıştır. Salih Zeki Bey ikinci bir kadınla evlenmek istemektedir. Halide Hanım bunu kabullenmemiş ve dokuz yıllık evliliğini üzülerek sona erdirmiştir.
    Yazar, Balkan Harbinde yaralıların tedavisi için çalışmıştır. Harp felaketle neticelenmiştir. İttihatçılar yapıcılığını kaybetmiş ve ülkeyi çöküşe götürmektedir.Yapılmaya çalışılan reformlar çoğu alanda fiyasko ile sonuçlanmıştır. Bu yenilik ve değişim gayretleri içinde, Halide Hanım da eğitim teşkilatında ilerlemiştir. Ancak Şükrü Bey’le anlaşamayıp istifa etmiştir. Tüm bunlar olurken Halide Edip’i derinden sarsan bir olay vuku bulmuştur.  Gittikçe ağırlaşan hastalıkları nedeniyle yatağa düşen Haminne on gün direndikten sonra vefat etmiştir. Halide Hanım üzüntüsünü içine gömmüş ve yakın çevresiyle birlikte belli kursları birleştirerek bir vakıf okulu kurmuştur. Bu okulda idareci ve eğitimcilik vazifelerini yüklenmiştir.
    Balkan Harbi’nin yaraları sarılmadan Birinci Dünya Savaşı patlak vermiştir. Savaşın acılarını yakından müşahede etme imkanı bulan Halide Edip, hatıratında millet için zaruri olmadığı sürece savaşa girilmemesi gerektiğini savunmuştur. Buna rağmen savaşa girilmiştir.
    Savaş devam ederken, Cemal Paşa, Halide Hanım’dan birkaç öğretmen arkadaşıyla beraber Arap Diyarı’na gitmesini, oradaki eğitim ve öğretim hakkında inceleme yapmasını, ve Lübnan, Şam ve Suriye’de okul açmasını istemiştir. Eserin ikinci bölümü bu diyarlarda geçen hatıralardan müteşekkildir. Yazar çölleri aşıp birçok Arap ve İsrail şehrine gitmiştir. Tetkiklerini müteakip bir rapor yazarak Türkiye’ye göndermiştir. Türkiye’den gelen cevapta çocukların bakımsızlıktan hastalandığı ve bitlendiği Ayin Tura adındaki bir yetimhaneye hoca olması istenmiştir. Halide Hanım hocalık yerine müfettiş olmayı tercih etmiştir. Yazılan raporlar sayesinde Arap Diyarı’nda bir çok yeni okul açılmış, eğitim alanında önemli adımlar atılmıştır. Halide Hanım, Arap Diyarı’ndaki rahibelerin barınabilmesi için bir tesis açılmasına da önayak olmuştur. Bütün bunlar olurken, Halide Hanım ile Doktor Adnan Adıvar ile Bursa’da evlenmiştir. Halide Edip ve beraberindeki ekip işleri yoluna koymak üzere iken okulun çevresinde savaş olabileceği haberi gelmiştir. Ancak Halide Hanım ve beraberindeki öğretmenler okullar tatil olmadan hiçbir sebeple burayı terk etmeyeceklerini ifade ederek okullarını bırakmamışlardır. Müteakiben, yazarın gayretiyle okul en kısa zamanda tatil edilmiş ve çocuklar Kızılay’a bırakılmıştır. Okul kapanırken yetimlerin hazırladığı ve oynadığı tiyatro yazarı çok sevindirmiştir. Bundan dolayı çocukları aktör olarak adlandırmaktadır. Okul kapandıktan sonra yazar ve arkadaşları İstanbul’a dönmüştür.
    Mondros Mütarekesi ile İttihatçıların devri nihayete ermiştir. İttihat ve Terakki’nin başarısızlıkları zillet,  başarıları ulviyet getirmiştir. Ancak artık Türkiye'de yeni bir dönem başlamaktadır. Aslında, Avrupa’nın en büyük destanlarından biri başlamaktadır. Bunun artık başka bir hikaye olarak yazılması gerekmektedir. Bu hikayeyi Halide Edib'in "Türkün Ateşle İmtihanı" kitabında okuyabilirsiniz.

Son Sığınak

KİTABIN ADI : SON SIĞINAK
KİTABIN YAZARI : REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VEADRESİ : İNKILAP YAYIN EVİ ANKARA CADDESİ,NO:95
SİRKECİ 34410 İSTANBUL

1.KİTABIN KONUSU:REŞAT NURİ GÜNTEKİN’in son esri olan bu kitapta,çocukluk günlerininunutulmaz anıları,yolculuklar,umutsuz aşklar,yaşanan acılar kaçırılmışmutluluklar ve bir tiyatro grubunun başından geçen ilginç olayları anlatıyor.


2.ROMANIN ÖZETİ:

Süleyman bey bir iş için gittiği Diyarbakır’dan
İstanbul’a trenle gelirken yolda,doğu’nun ücra bir köşesinde yoğun kar yağışı yüzünden mahsur kalır.Kompartımanda uyurken bir bayanın yanlışlıkla üstüne su dökmesi sonucunda uyanır ve küçüklüğünde abisinin kendisini okula geç kalmaması yüzüne su serperek uyandırdığı günleri hatırlar.Aynı kompartımanda yolculuk ettiği,mesleği şarkıcılık olan Makbule adında bir bayanla tanışır.Trenin küçük bir kasabada yolların kapanmasıyla mahsur kalınca Süleyman bey biraz ısınmak ve birşeyler yemek için, bir kahvehaneye gelir.Orada çayını yudumlarken ,kasabanın Halkevi Başkanı olduğunu öğrendiği birisi gve herkesi genç bir subayın düğününe davet eder.Halkevi evlenmeye gücü yetmeyen gençleri evlendiren bir yerdir.Düğünde başkana sürekli takılan,muzip ve yaşlı ,hoca lakaplı adı Eyüp olan bu şahsı çok sempatik bulur.Hoca eskiden tiyatro ile uğraşmış,bu yüzden başına çok işler gelmiş biridir, biraz sonra Makbule’yi bir paşanın masasında görür,onun isteğiyle masaya davet edilir ve İstanbuldan tanıdığı bir mirasyedi olan eski bir paşa çocuğu Servet bey ve paşayla Makbulenin aracılğıyla tanışır.Düğünün bitimine müteakip,tiyatroyu çok seven bu insanlar halkevinde, tiyatro seven birkaç kişiye,bir oyun sergilerler.Bu gösteri paşanın çok hoşuna gider, oyunun bitiminde birbirine ısınan bu dört kafadar Servet beyin maddi ve manevi destek sözü ile İstanbul’da Yeni Türk Tiyatrosunu kurmak üzere sözleşip birbirlerinden ayrılırlar.Süleyman bey bu sözün tutulacağından pek emin değildir.
Süleyman bey 1. Dünya savaşında Mısır’da Kanal harekatına katılmış eski bir yedek subadır.Onun tiyatro sevdası İngilizler tarafından esir tutulduğu Zekazik kampınadan gelmektedir.Orada boş zamanlarını geçirmek için arkadaşlarıyla oyunlar oynamıştır.
Kendiside zengin bir babanın küçük oğludur fakat babasının o küçük yaşta iken ölmesiyle kendisine düşen miras ile ancak eğitimini sağlayabilmiştir.Şimdilerde ise bir arkadaşının bulduğu bir boyacı dükkanında katiplik yaparak ve bazende kampta öğrendiği biraz İngilizce ve Fransızca ile iş için mektuplar yazarak geçimini sağlamaktadır.
Bir gün Süleyman bey kaldığı küçük pansiyonda akşam vakti bir sürprizle karşılaşır.Makbule hanım,Servet bey ve Hoca İstanbul’a verdikleri sözü tutmak ve yeni tiyatroyu kurmak için gelirler.O verdikleri sözün tutulacağından pek emin olmadığından çok şaşırır,tam onlar hasret giderirken Süleyman beyin Zekazik kampından arkadaşı Azmi gelir.O da tiyatro seven biridir.Azmi uzun boylu iri yarı içine kapanık,pek konuşmayı sevmeyen biridir.Onu da aralarına alarak ne yapacaklarını konuşmak için bir akşam yemeğine giderler.O gece herkes hayatını küçük ayrıntılarına kadar anlatır.İlk önce Makbule başlar,bir kassam kâtibinin yani sarıklı bir imamın kızıdır.Makbule küçük burunlu etine dolgun sık sık kahkahalar atan, şen şakrak hayat dolu bir kadındır,üç defa evlenip boşanmıştır.Eyüp Hoca ise eskiden bir deniz subayıymış,sık sık gemiden kaçıp tiyatroya gidermiş bir gün bu yüzden meslekten atılmış.Anadolu’nun ücra köşelerinde memurluk yapmış.Servet bey ise eski bir sadrazamın kızıyla evlidir.Karısı iyi bir kadındır fakat o daktilom dediği sekreterine aşıktır.Akrabalarının kışkırtmasıyla, büyümüş olan çocukları analarının tarafanı tutarak onu uğraştırmaktadırlar.
Bu beş kişilik grup yeni Türk tiyatrosunu kurmak için Servet beyin babasından kalma konağında bir sınav heyeti kurarlar ve kadroya alınacak elemanları seçerler.Kadroya Hacı Lala adında konağın eski emktarı olan bu yaşlı arap,eski tanınmış bir ailenin iyi eğitim almış bir çoçucuğu olan Pertev Turhan isminde yakışıklı uzun boylu bir genç alınır bu tiyatronun jönüdür.Daha sonra sırasıyla ,ilk bakışta hasta bakacısı izlenimi uyandıran Remziye adında, muallim mektebini bitirmiş bir süre öğretmenlik yapmış bir genç kız,lakabı Lokman ve adı Sadullah Nuri olan eski bir aktörle,isimleri Melek ve Masume olan iki genç kız daha girer.Melek ve Masume Halkevinde oyunlarda rol almışlar,bu yüzden biraz tecrübeleri vardır fakat onların kadroya alınmasındaki etken alınmama korkusuyla ağlamalarıdır.Dışarıda onlarca genç kadroya girebilmek için heyecanla beklemektedirler.Akşama doğru Neriman,Dürdane adında iki kadınla eski bir şeyhin oğlu olan Gazali ve tıp eğitimini yarıda bırakarak tiyatroyla uğraşmaya başlayan doktor lakaplı biri ve Hakkı adında eskiden hokkabazlık yapmış biriylede kadro tamamlanır.Akşam saatlerinde içeriye zorla girmiş kambur bir cüce sınava girmek ister fakat Servet beyin buna karşı çıkmasıyla sınava alınmaz. Daha sonra Samsun’a giderken gemide ona rastlarlar,Hakkıyla Kambur iyi arkadaş olurlar ve gemide beraber gösteri yaparak para kazanırlar.İleriki zamanlarda Servet beyin gruptan ayrılmasıyla o da gruba katılır ve Tiyatro grubunun maddi sıkntılara düştüğü zamanlarda Hakkı’yla beraber işe çıkarak onlara büyük yararları dokunur.

Samsunda başlayacak bir Anadolu Turnesine çıkmak için hazırlıklara başlarlar ve hazırlıklar tamamlanınca yola çıkarlar. İlk başlarda herşey yolundadır. Servet Bey’in iyi tanınmış olmasından dolayı gittikleri yerlerde ,devlet erkanı ve halk tarafından iyi karşılanırlar ve maddi sıkıntıları yoktur. İstanbul’dan gelen bir mektupla,aile sorunları yüzünden Servet Bey evine döner ve onlar yollarına yanlız başlarına devam etmek zorunda kalırlar. Yolda sırasıyla gruptan, İstanbul’dan gelen bir telgrafla Pertev Turhan ayrılır, arkasından Neriman bir Azeri tüccarla Karst’a iken tanışıp evlenir ve daha sonra küçük bir kasabada Hacı Lala hastalanır ve onun öleceğini bile bile hastahaneye yatırıp o kasabayı terk ederler. Masume’ye gelince ona bir genç tiyatro oynarken aşık olur,ve daha sonra Masume’nin de fikri alınarak düğünleri yapılır. Son olarakta Remziye’yi İstanbul’daki eski sevgilisi yerini öğrenir ve yanına gelir,beraber İstanbul’a dönmek için anlaşırlar.Son olarak kalan üyeler hep birlikte Masume’nin evinde bir akşam yemeği yerler.

Ortak yönleri içlerindeki tiyatro sevgisi olan bu insanların Son Sığınak olarak nitelendirdiği bu tiyatro artık dağılmaktadır. İçlerinde vaktiyle yangından kaçarcasına terkettikleri yerkerin hasreti,döküle saçıla dönüş yollrını tutarlar.

3.ANAFİKİR:

Romanda,tek ortak tönleri tiyatro sevgisi olanbir grup insanın en zor anlarda bile birbiriyle olan dayanışmasını ,insan ilişkilerini sevgi ve ilgiyi anlatıyor.Burada son zamanlara dek birarada kalan insanların dostluğu aynı bedende yaşayan ruhlara benziyor.
Kişilerin birbirlerinin sorunlarıyla kendi sorunlarıymış gibi bu kadar ilgilenmesi ve hep birlikte sevinip hep birlikte ağlaması bize bir kez daha insan olduğumuz için sevinmemizi sağlıyor.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:


Süleyman Bey:1.Dünya savaşı sıralarında Mısırda ki Kanal harekâtı’nakatılmış eski bir askerdir.Savaşta İngiliz’lere esir düşmüş ve on beş günlük esaret günlerinden sonra kurtulup İstanbul’a yerleşmiştir.Sanatsever bir insandırve en önemlisi temkinli,tedbiri elden bırakmayanherzaman ilerisini düşünen biridir.

Servet Bey: Bir mirasyedidir,ve ilerlemiş yaşına rağmen o üzerindeki çocuksu sevinçlerden kurtulamamış ve hala dünyaya paşa çocuğu gözüyle bakmaktadır.
Makbule Hanım: Neşe dolu,şen şakrak bir kadın.Sık sık kahkahalar atan ve aynı sıklıkta ağlayabilen duygusal ve içi insan sevgisiyle dolu birkadın.
Hoca: Muzip,şakacı ve biraz da çapkın olan bu kişinin kötü bir huyu var bazen dalkavukluk yapıyor.
Azmi: Geçmişte yaşadığı kötü günlerin etkisinden dolayı içine kapanık ve fazla konuşmayı sevmeyen,yardımseverdir.
Neriman’ın Evliliği: Oyunları’nı izlemeye gelen Azeri bir tüccarın,onlarla tanışması ve daha sonra Makbule ile ciddi anlamda ilgileniyor gibi görünmesi,daha sonra Neriman ile bir gün habersiz kaçıp evlenmesi,Neriman’ın onlara yaptığı bir ihanettir.

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER


Gerçek hayattan alınmış bu roman,akıcı ve sade anltımıyla okuyucuda iyi bir izlenim bırakıyor.Olaylar arasında bazen kopukluklar olsada bu genelin güzelliğini bozmuyor.Gerçek bir hayatı anlattığı için okuyucunun alması gerken dersler var,bence herkesin okuması gereken faydalı bir kitap.


6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:


REŞAT NURİ GÜNTEKİN 1889’da İstanbul’da doğdu,Edebiyat fakültesini bitirdi.Liselerde öğretmenlik,müdürlük,Milli Eğitim Müffettişliği,Paris kültür Ateşeliği yaptı.UNESCO’da Türkiye’ti temsil etti.Romanları,hikayelerive tiyatro eserlerinin yanısıra çeşitli çevirileride vardır.İTABIN ADI : SÜRGÜN
KİTABIN YAZARI : REFİK HALİD KARAY 
YAYINEVİ VE ADRESİ : İNKILAP YAYINEVİ – ANKARA CADDESİ NO:95 SİRKECİ 
BASIM YILI :1998
KİTABIN KONUSU : SÜRGÜNE GÖNDERİLEN BİR SUBAYIN SURİYE’DE BAŞINA GELEN ÇOK İLGİNÇ OLAYLARI ANLATIYOR. BU SUBAYIN ARKADAŞLARI, AİLESİ VE KENDİSİ İLE İLGİLİ OLAYLARI İŞLEMİŞTİR.


KİTABIN ÖZETİ :


Romanda sürgüne gönderilen bir yüzbaşıdan bahsedilmektedir. Hilmi efendi görev sırasında bir üst komutanı ile haklı olduğu bir konuda tarşımya yaşayınca Beyrut’a sürgüne gönderiliyor. Daha gitmeden sürgünün ne kadar kötü ve çekilmez olduğu hissine kapılıyor. Hayatında ilk defa gittiği Beyrut şehrinde başına nelerin geleceğinden, kimlerle tanışacağından habersiz bir ruh hali ile gidiyor Beyrut’a. istanbulda bir karısı ve birde Seher adında bir kızı vardır.bir taraftan da onlardan ayrılmanın üzüntüsünü yaşamaktadır.

Beyrut’a geldiği ilk günlerde çok yalnızlık çeker. Cebinde ki para çok kısıtlıdır.bir iş bulana kadar o para ile geçinmek zorunda olduğu için yemeğinden bile tasarruf yapmak durumaundadır. Daha sonraları Türklerin yaşadığı mahallelerde bulunan kahvelere gidip dertleşebileceği memleketten konuşabileceği birilerini aramaya başladı. Hilmi efendi gerçekten çok efendi bir insandıhiç kimse ile bir sorun yaşamazdı. Bir gün tesadüfv eseri Beyrut mahallelerinde gezerken eski bir arkadaşına rastladı. Arkadaşı gazoz satıyordu. Onu hemen tanımıştı. Hemen muhabbet etmeye başladılar. Hilmi efendi buna çok sevinmişti. Arkadaşının adı Çopur Apti idi. Bundan sonra arkadaşları ile beraber kalacaktı. Çopur Apti’nin iki arkadaşı daha vardır. Bunlardan birisi çok etkileyici gazeller yazabiliyordu. Hilmi Efendide bundan sonra Çopur Apti gibi gazoz satmaya başlar. Ama herşey hilmi Efendinin hesapladığı gibi gitmez. Tam işler yoluna koyulfdu derken, bir sabah Hilmi Efendi gazoz almaya dükkanın önüne geldiğinde dükkanın kepenklerinin kapalı olduğunu fark eder. Adam gece toparlanıp kaçmıştır. Nedenini anlamaz. Neyse ki çalışırken biraz para biriktirmişitir. O para ile birkaç hafta daha karnını doyurabilir fakat daha sonra ne yapacağını bilmez. Arkadaşları ile kavga yapmaya başlar. Arkadaşları siyatle çok ilgilenirler. Ve sürekli bu konuda tartışmalar yaparlar.bu da Hilmi Efendinin hiç hoşuna gitmezdi. Bu sırada arkadaşlarından biri vefat eder. Buna çok üzülürler. Hilmi Efendi daha fazla tahammül edemeyip onların yanından ayrılır. Neyseki Hilmi Efendi İstanbulda görev yaparkanbirlikte çalıştığı büroratlarla karşılaşır. Bu olay onun için çok büyük moral olur. Bu sırada İstanbul ‘daki ailesi ile sürekli mektuplaşmaktadır. Son zamanlarda annesi kızı Seher’e sahip olamadığını geceleri eve gelmediğini yazınca Hilmi Efendinin kafası bir hayli bozuluyor. Ve Hilmi Efendi acaba bir yolunu bulup İstanbula gidebilirmiyim diye düşünmeye başlar. Fakat bu isteğinin ne kadar imkansız olduğunun da farkındadır. tanıştığı arkadaşlardan birisi onu evine yemek yemeye davet eder. Bu Hilmi Efendiyi çok mutlu etmiştir. Hem eski günlerden konuşup anılarını yaşatabileceklerdi hem de son günlerde yaşadığı sıkıntılı günleri biran olsun unutabilecekti. Yemeğe gitti çok güzel bir gün geçirmişti. Arkadaşı Hilmi Efendiyi tanıdığı için onun kimsenin hakkına tecavüz etmiyeceğini ve hiç kimseye karşı kendi çıkarları doğrultusunda olsa bile ahlaksız davranışlarda bulunmayacağını biliyordu. Bu nedenle onu uyarma ihtiyacı hissetti. Çünkü Beyrut gibi bir yerde bu şekilde yaşayabilme şansı çok azdı. Hilmi Efendi biraz daha dikkatli olmaya çalışacağına dair kendi kendine bir karar aldı. Hilmi Efendinin İrfan adında çok eskiden tanıdığı bir arkadaşı vardı.karşılaştıklarında Hilmi Efendi o kadar çok sevinmişti ki bir an bütün dertlerinin çözüm bulacağını tekrardan eski günlere dönebileceğini düşünmüştü. İrfan Halep’e gitti. Orada işlerini yoluna kuyup güzel bir iş ayarlar ayarlamaz Hilmi Efendiyi yanına çağıracaktı. Hilmi Efendi bu sırada bitin cesaretini toplayıp daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yapmak için bürokrat olan bir arkadaşının yanına yardım istemek için gider. Arkadaşı buna çok şaşırır. Ona elinden gelebilecek hertürlü yardımı yapmaya hazır olduğunu ifade eder. Hilmi Efendi halen İsatambul’da bulunaneşi ve güzeller güzeli kızından haber alamadığınıbunun kendisni çok yıprattığını söyledi. Arkadaşı hemen harekete geçip İstanbuldaki yetkililere gerekli emri verdi ve Hilmi Efendiye dönerek hiç merak etmemesini çok kısa süre içerisinde ailesinden hayırlı haberlerin geleceği ni söyledi. Hilmi Efendi rahatlamıştı. Bu sırada İrfan Halep şehrini tanıyor iş imkanlarına bakıyor sokaklarda geziniyordu. Hemen güzel bir ortam yaratıp Hilmi Efendiyi yanına çağırmk istiyordu. Sık sık Hilmi Efendiyi Halepteki vaziyetten haberdar etmek için mektup yazıyordu. Hilmi Efendi her mektupta yeni bir umut olduğundan açarkan çok heyecanlanıyordu. İrfan halep’de bir bahçeye gidip gelmeye başlamıştı.bahçe çok havadar etrafı sarmaşıklarla dolu insanı gençleştiren bir şekilde dizayn edilmiş olan bir bahçeydi. Bir bahçenin sahneyi çok güzel gören bir yerine oturmuş hem içkisini içiyorhem de kara kara düşünüyordu. Hala uygun bir iş bulamamıştı. O sırada sahnede beyaz tenli yarı çıplak bir giysi giymiş vücudunun mahrem yerlerini büyük bir cesaretle sergileyen Türk’e benzeyen çok güzel bir kız gördü. Çok etkilenmişti. Garsonu çağırdı kızın hakkında bilgi almak istedi. Garson Kızın Türk olduğunu adının Nevber olduğunu söyledi.sahnedeki kız da İrfanın bu denli etkilendiğini anlayınca ona bir bira göndertti ve sahneden İrfan’a bütün etkıleyiciliğini kullanarak göz kırptı. İrfan kıza aşık olur. Onunla görüşmek tanışmak ister. Bu arada Hilmi Efendinin bürokrat arkadaşının halep’e gitmasi gerekmektedir. Hilmi Efendiye gelmek isteyip istemediğini sorar. Hilmi Efendide zaten gitmek istediğini beraber yolculuk yapacak olmalarının kendisini çok mutlu edeceğini ifade eder. Hilmi Efendi İrfan’dan uzun süredir haber alamamaktadır. İrfan Nevber Hanımla tanışır. Nevber aslıda psikolojik sorunları olan b ir kızdır. İrfanla bir barışıp bir kavga ederler. Hilmi Efendinin halep’e geldiği İrfan Halep sınırlarını terk etmiş bulunmaktadır. Bunun en önemli nedeni. İrfan’ın Nevber adındaki kızın aslında gerçek isminin Seher olduğunu ve Hilmi Efendinin kızı olduğunu öğrenmesidir. Aslında daha da önemli olan sorun İrfanın bu kıza deliler gibi aşık olmasıdır. Bürokrat arkadaşı ve Hilmi Efendi Halep’e geldiklerinde çok büyük bir ilgi ile karşılaşırlar. Hemen onlar için içki masaları ve binbir çeşit yemekli masalar kurulmuştur. Ve bununlada kalmayıp İrfan’ındaha önce sürekli gidip geldiği bahçeden aralarıda Nevberin de bulunduğu güzel kızlardan seçilmiş bir grubu onlar için davet etmişlerdi. Fakat Hilmi Efendinin bu hazırlananların hiçbirinde gözü yoktu. O İrfan’ın hala Halep’te olduğunu sanıyor ve bir an önce onunla görüşmek istiyordu. Hava kararınca arkadaşları Hilmi Efendinin hala mutsuz oldupunu görünce onu bahçeye götürmeye ikne ettiler. Herkes ona Nevberden bahsediyordu. Oda kızın nasıl bir şey olduğunu çok merak ediyordu. Bahçeye gittiler. Sahneyi en güzel şekilde görebilecekleri bir yere oturdular. Herkes merakla Nevber’I bekliyordu. Nevber sahneye çıktı ve seyircilerin buluduğu alandan bir karmaşa sesi ve bir uğultu yükseldi. Hilmi Efendi kızı olduğunu anlayınca olduğu yere yığılıp kalmıştı.


KİTABIN ANA FİKRİ:


Romanda insanların başlarına herzaman herşeyin gelebileceği konusu işlenmiştir. Arkadaşlıkların ve dostlukların çok önemli olduğu vurgulanmıştır. Ne oldum dememeli ne olucam demelidir.


KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitapta gubete düşen birinin yaşayabileceği, geçinme kaygısı, yanlnızlık, gurbetlik acısı, memleket hasreti, ümitsizlik, ve eriyip mahvoluş gibi birçok duygu vurgulandırılmıştır. Bu açıdan kitabın kesinlikle okunması gerekir. Ben bu kitabı okurken bu duyguların tamamını hissettim.bütün arkadaşlarıma ve komutanlarıma bu kitabı okumalarını tavsiye ediyorum. 
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Refik Halid Karay, her şeyden önce Türkiye Türkçesi’nin edebiyat dilimizde yerli, milli ve zevkli bir kıvam kazanması yolunda gerçek hizmeti dokunmuş bir nesir ve hikaye san’atkarıdır. Refik Halid Karay –Anadoludan yedi göbek önce İstanbul’a gelip yerleşmiş- Karakayış oğulları diye anılan bir aileye mensuptur. Babası bu aile torunlarından ve İstanbul’daMaliye Başveznedarıdır. Halid Refik Karay 1888 yılında İstanbul’da doğmuştur.
Onun ilk şöhreti Kalem ve Cem isimli mizah mecmualarında Kirpi imzasıyla yazdığı yazılardır. Keskin nükteli ve derin görüşü Türk zekasının kuvvetli örneklerini taşıyan “Kirpinin Dedikleri”ile derhal mizah ve satır edebiyatımızın birinci sınıf san’atkarı olarak tanınmış ve sevilmiştir.
Refik Halid Karay 18.7.1965 yılında İstanbulda vefat etmiştir.KİTABIN ADI :SARAY VE ÖTESİ
KİTABIN YAZARI :HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ :İNKILAP VE AKA
BASIM YILI :GÜL MATBAASI-İSTANBUL-1981


1.KİTABIN KONUSU


Abdülhamit’in tahttan indirilmesiyle yerine geçen Reşad Efendi’nin (Beşinci Sultan Mehmet) döneminde saraya mabeyn başkatipliğine alınan Halit Ziya Uşaklıgil’in (Yazarın) sarayda ki memuriyet hayatı ve memuriyet hayatından sonraki yaşamı anlatılmaktadır.Yazar sarayda geçirdiği dört yıl boyunca Osmanlı Devleti’ nin bulunduğu durumdan bahsetmektedir.


2.KİTABIN ÖZETİ


Yazar, Reşad Efendi’nin (Beşinci Sultan Mehmet) tahtta geçmesi ile mabeyn başkatipliği görevine getirilir.Böylece saraydaki memuriyet hayatı başlar. Yazar saraya ilk geldiği zaman koskoca imparatorlukta görev yapmanın heyecanı vardır. Aklında bir takım sorular vardır.(Padişahın nasıl bir adam olduğu?,Ortamın nasıl olduğu?…) Yazar saraya geldiği zaman büyük bir samimiyet ile karşılanır. Bundan hoşnut olur. Saraya geldikten hemen sonra Hünkar’ın huzuruna çıkar.Onunla görüşür.Görevini öğrenir.Hünkar yazara işinin ne derece önemli olduğunu hatırlatır.

Yazar saraya geldiği günlerde büyük bir şaşkınlıga uğrar. Gördüğü durum hiç de iç açıcı değildir.Devlet hakkında pek olumlu düşünmez. Örneğin saray içinde yapılan yemeklerin sarayın çok daha öte taraflarına bile gittiği,oradaki halkı bile doyurduğu,israfın hat düzeye geldiğini görür. Devletin çöküş durumunda olmasının sebeplerini teker teker anlamaya başlar. 
Yazar bu arada adı sık sık veliahd için geçen Yusuf İzzüddin Efendi ve Vahidüddin Efendi’nin birbirlerine üstünlük kurma çalışmalarına tanık olur. Yazar sarayda yavaş yavaş faaliyetlere başlar. Verilen görevleri arkadaşı Lütfi Bey’le beraber yaparlar.Lütfi Bey yazarın en samimi arkadaşlarından birisidir. Yemek odalarının yapımı, misafirlerin ağırlanması, yatak odalarının tamiri v.b. işlere hemen başlarlar. Hatta işlerin aksamaması için nöbet sistemi kurulur.
Yazar sarayda ki olan olayları,başından geçen olayları anlatır.Bunlar sırayla şöyledir;istifa olayları, sultanların evlilikleri, damatlara verilen adlar(damad-ı şehriyari), alayların geçişleri, selamlıklar, hünkarın cuma günleri halkla selamlaşması, yabancı ülkeden Osmanlı Devletine ziyarete gelenlerin nasıl tavır takındıklar, ramazan aylarının özelliklerini (ülkede yaşayan kadın erkek herkes oruç tutar,namazlarını geçiktirmezler, ramazanda yardımlaşma çoktur), bayramın özelliklerini, Topkapı’daki merasim törenlerini, Abdulhamit’e halkın isyanını, Reşad Efendi ile Abdulhamit’in karşılaştırılmasını, askeri gösterileri, yazarın saraydaki görevi süresinde yaptığı gezileri, Trablusgarp savaşı,1.nci Dünya savaşına katılım aşamasını…
Yazar ve iş arkadaşı Lütfi Bey sadrazamın değişmesi(Ahmet Muhtar Paşa’nın sadrazam olmasıyla) yüzünden istifa ederek görevden ayrılırlar.Böylece yazarın dört yıllık saray hayatı biter. Yazar bundan sonra yurt dışına geziler yapar. Hünkar tarafından yurtdışına yollanır. Hünkar yazara maddi ve manevi destek sağlar. Yazar yurtdışında bazı kurslara katılır ve kendi edebi hayatını sürdürür.
Yazar bu kitabında ilgisini çok çeken birkaç olaydan da bahsetmektedir.Bunlardan birisi Frasa’dan gelen ziyaretçilerden bazılarının Osmanlı Devleti alehinde konuşmaları,Osmanlı Devleti’ni küçümsemeleri.Enver Paşa’nın Sarıkamış dramını anlatmaktadır.Trablusgarp Savaşı ve Atatürk’den bahsetmektedir.



3. KİTABIN ANA FİKRİ


İnsanlara verilen görevler yüksek derecede olabilir. Her ne olursa olsun kişiliğimizi kaybetmeden verilen vazifeyi yerine en iyi şekilde yerine getirmeliyiz. İnsanları çalışkanlıklarından dolayı takdir etmeliyiz. Görev ile siyaseti birbirine karıştırmamalıyız. İnsanları sevmeli ve onlarla iyi ilişkiler kurmalıyız. Kendi statümüze uygun olarak davranmalıyız. Kırıcı olmamalıyız.


4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ


Yazar(Halit Ziya Uşaklıgil): Reşad Efendi’ nin (Beşinci Sultan Mehmet) tahtta geçmesiyle saraya gelir ve mabeyn başkatibi olur. Saraydaki görevlilerle iyi geçinir. Çalışkandır. Hünkar (Sultan) ile iyi ilişkiler kurar. Çevresi tarafından sevilen bir kişidir. Dört yıl bu görevi sürdürmüştür. Sarayda geçirdiği yaşamını etkili ve açık bir şekilde anlatmıştır.


Reşad Efendi(Beşinci Sultan Mehmet): Abdülhamitten sonra tahtta geçmiştir. Hükümdardır, kimseye karşı zararı dokunmayan ,çevresi tarafından Abdülhmite göre daha çok sevilen birisidir. Osmanlı Devletinin çöküş döneminde padişah olduğu için bir takım sıkıntılar geçirmiştir.


Lütfi Bey: Yazarın yanında beraber çalışmaktadır. İş arkadaşıdır. Yazarın söylediğine göre güvenilir, doğru, dürüst, ahlaklı ve namuslu bir kişidir. Yazarın samimi arkadaşıdır. Nitekim onunla beraber görevinden istifa etmiştir.


Vahidüddin: Yusuf İzzeddin’ in Veliahd yarışında rakibidir. Doru sözlü, yakışıklı ve dürüst birisidir. Sonunda veliahd olmuştur.


Yusuf İzzeddin: Vahidüddin’ in veliahd yarışında rakibidir. Kıskanç , kibirli, samimiyetsizdir. Veliahd olmak için entrika yaratmasına rağmen başarılı olamamıştır.


Ayrıca kitapta geçen bazı şahıslar şunlardır;Vahdeddin, Ahmet Muhtar Paşa,Tevfik Bey, Enver ,Sabit Bey ve Ahmet Rıza




5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞ


Kitap Osmanlı Devlatinin son yıllarına doğru çöküş dönemini (1908 - 1913) anlatan bir tarihi yapıttır. Osmanlı sarayı içinde olup bitenleri öğrenmek, gerçeklerle yüz yüze kalmak, koca imparatorluğun nasıl bir şekilde çöktüğünü, yıkıldığını anlamak için ufak bir kanıt özelliği taşır. Kendi tarihimizi bilmek ve öğrenmek açısından önemli bir eserdir. 

Dilinin biraz ağır oluşu okumayı biraz engellesede fazla anlaşılmayan sözcükler bulunmamaktadır. Saray hayatı çok ince bir ayrıntıyla anlatılmıştır.Bu kitapta Osmanlı Devleti dışında diğer yabancı devletler hakkında da bilgi elde etmek mümkündür.Yazar bu kitabı edebiyatçıdan ziyade tarihçi gibi değerlendirmiştir.


6. YAZAR HAKKINDA BİLGİ


Halid Ziya , Hacı Halil Efendi’nin üçüncü çocuğu olarak 1866’da İstanbul‘da doğdu.1873-1878 yılları arasında askeri rüştiyeye devam etti. Babasının işleri kötü gitmeye başlayınca Halit Ziya annnesiyle birlikte İzmir’e dedesinin yanına gönderildi. Öğrenimini İzmir Rüştiyesi‘nde sürdürdü. Bu arada babasının işlerini düzene koyup İzmir’ e gelişi ve yeni bir ticaret evi açışıyla sığıntı olma düşüncesinide zihninden atan Halid Ziya, ikinci bir okula hazırlık için Frenk Mahallesi’ nin Alioti bölümündeki Auguste de Jaba adlı avukatın emrine verildi.

Halid Ziya, babasının katibi olarak işe başladığı, bu iş edebiyat merakıyla pek bağdaşmadığından yeni iş tavsiyelerini dikkate aldı, ancak İstanbul’ da hariciyeci olmak için yaptığı başvuru sonuçsuz kaldı. İzmir‘e dönüşünde Rüşdiye öğretmenliğine başladı ve akabinde Osmanlı Bankası’ na girdi. 
Servet – I Fünun’a katılarak edebi faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Meşrutiyet’ten sonra bir Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde Batı Edebiyatı okuttu, sonra Mabeyn Başkatibi oldu (1909). Bu görevinden sonra memuriyete dönmeyen Halid Ziya edebiyata yöneldi. 23 Mayıs 1945 tarihinde İstanbull’ da öldü.Kitap adı :SÜRGÜN

Kitabın yazarı :REFİK HALİD KARAY 


Yayın evi :SÜMBÜL BASIM EVİ


Basım yılı :1975


Kitabın konusu :Eserde sürgün hayatı çekmek zorunda kalan ve bütün yaşadığı acı ve ızdıraplar yüzünden hayatı son bulan Hilmi Efendi anlatılmaktadır.


Kitabın özeti :Hilmi Efendi büyük bir acı içinde Beyrut’a gider. Daha doğrusu sürülür.Ailesi her zaman aklının bir köşesindedir. Onlardan ayrı kalmanın acısını çeker. Beyrut’ta tanıdık bir yüz ararken bir gün gazozcu Çopur Apti ile tanışır. Birlikte belediye tarafından tahsis edilen eski medreseye giderler. Orada Şair Kenan , Ali Kemal ve Nuri Hoca’ yla tanışır.Onlarla birlikte kalmaya başlar. Aynı zamanda gazozculuk yapar. Bir gün muhabbet esnasında diğerleri askerlere laf atarlar. Kendiside eski bir asker olduğu için sinirlenir ve Şair Kenan’la tartışır. Şair Kenan ölür. Defnederler. Şair Kenan’ın ölümünde Hilmi Efendi’yi suçlarlar. Oradan ayrılır. Bir inşaatta çalışmaya başlar. Aynı zamanda orada yatıp kalkar.Aradan birkaç hafta geçer. Eski silah arkadaşı Şakir Bey’le karşılaşır. Arkadaşı onu köydeki evine davet eder. Köye gider ama birtürlü başından geçenleri arkadaşına anlatamaz. Şehre geri döner. Bir mektup gelir. İçinde para vardır ama kimden geldiğini bilmez. Daha sonra bir paketle kıyafet gelir. Hilmi Efendi üzntülere dayanamaz ve hastalanır. İyleştikten sonra bir yerde otururken Şehzade Keramettin Efendi ile tanışır. Şehzadenin evinde kalmaya başlar. Artık herşey değişmeye başlar , şehride sevmeye başlar. Evdeki hizmetçi besleme Suzudil’den hoşlanır. Günler geçer Şehzade‘nin parası biter. Her yere borçlanır. Şehzade gizlice Mısır ‘a gitmeye karar verir. Hilmi Efendi şehre döner. Herşey kötüleşir. Suzudil ve onun yaptığı iyilikler aklından hiç çıkmaz. Onu sevdiğini anlar.

Aradan iki yıl geçmiştir. Bir yıldır ailesinde haber alamadığı için Şamda açılan konsolosluktan haber almaya gider. Bir kahvede Boşnak İhsan lakaplı Mehmet İhsanla tanışır.İhsan bir teşkilat başıdır. Bir süre sonra haber gelir. Ailes başka bir yere taşınmış ve kızı Seher’in de dost hayatı yaşadığını öğrenir. Sürgün hayatında yaşadığı ızdıraptan kızının ölmüş olmasını bile düşünür. Kızına duyduğu sevgi kine döner. Anadolu’ya teşkilat sayesinde gizlice girip önce kızını sonradakendini öldürebileceğini düşünür. Bir süre sonra Vecihi Paşazade İrfan Beyle tanışır. Ona kanı ısınır.İrfan babadan kalma çiftliği almak için gelmişyir. Aralarında ayrı gayrı kalmaz. İrfan çiftlik için Halep’e gider. Düşüncesi çiftliği alıp başına Hilmi Efendiyi geçirmektir. Aradan bir sene geçer. İrfanda bir mektup gelir. Hilmi efendi çok sevinir.
İrfan bu zaman sarfında Halip’ in bahçe barlarına alışır. Onlardan birinde Nevber adlı bir kadınla tanışır. Çok samimi olurlar. Sık sık dertleşirler. Nevber asıl isminin Seher olduğunu söyler.İrfan onun Hilmi Efendinin sürekli anlattığı nalatırkae kin kustuğu kızı olduğunu anlar. Seher’e babasınıyakında çiftliğin başına geçmek için Halep ’ gelecegini söyler. Seher İrfan’dan utanmaya başlar ve Halep’ten ayrılmak için yardım ister. Sonraları Seher birden dğişir. İffan yaptıklarına pişman olur. Çeker gider ama Seher’ede aşık olmuştur.
Bunlar oluken Hilmi Efendi Halep’e gezi düzenleyecek olan devlet reisinin kafilesine eski bir arkadaşı sayesinde dhil olur.
İrfan şehirden kopamaz, tekrar nevber’I izlemeye bara gider. Orada birlikte olduğu katip arkadaşından duyduklarına çok üzülür. Seher başka biriyle yatmaktadır. Seher İrfan’la son birkez görüşmek ister. Zorda olsa İrfan tekrar görüşmeyi kabul eder. Sabaha kadar bekler am Seher gelmez. Seher o gece yine dostunun yanında kalmıştır. İrfan Seher’I tekrar yakalar.Birlikte içki içerler. İrfan sarhoşken Seher oma esrar içirir. Birlikte İskenderuna giderler. İrfan yapacağı herşeyi unutur. Seher onu tekrar uyurken yanlız bırakır ve barda tanıştıgı biriyle Halep’e geri döner.Sahneye çıkar.Barın sahibi devlet reisinin geleceğini söyler bir sonraki gün.İrfan halp’e döner ve İstanbul’a gideceğini söyler.Seher umursamaz. Halep garından trene binerken Seher gelir ve af diler. Ama fayda etmez.
Heyet gelir. Hilmi Efendi otelde İrfan’ın boşalttığı oday yerleşir. O gece heyetle birlikte bahçede eğlenceye gider. Nevber’in ününü oda öğrenir ve merak eder. Ayrıca İrfan’ın İstanbul’a dönme sebebinin Nevber olduğunuda öğrenir. Nevber sahneye çıkınca birden Hilmi Efendi şok olur ve oracıkta yığılır kalır. Hilmi Efendi ölmüştür. Seher kimin öldüğünü anlamaz ve eğlenceden sonra devlet reisinin odasına gider. Hilmi Efendi’yi morga götürürler. Morg bekçisi Beyrut’taki ilk arkadaşı Çopur Apti’dir.Çopur Apti arkadaşının o biçare halini görünce şok olur. Son yolculuğuna arkadaşını yasin okuyarak gönderir.

Kitabın anfikri : Vatanından ayrı kalan biri için geride bıraktıklarının zor durumlara düşmesi , o kişi için vatan hasretinin yanında en büyük ızdıraptır.


Kitaptaki şahısların değerrilmesilendi : 


Hilmi Efendi: İçi vatan millet sevgisiyle dolu, ailesine çok önem veren biridir. Fakat yaşadığı kötü olaylaronu mahvetmiştir.


Seher: Sokakta oynak evde miskindir. Kitap ve tiyatro merakı onu yoldan çıkarmıştır. Fiziki açıdan çok güzel biridir.


İrfan: Genç,cesur ve diri biridir. Fakat Seher’e karşı yaşadığı aşk onu gerçek yolundan saptırmıştır.


Çopur Apti: Hilmi Efendinin ilk arkadaşıdır. Aynı zamanda son yolculuğa hazırlayan vafakar dostudur.


Kitap hakkında şahsi görüşler : Eserde üslub harikadır. Tasvirler çok yüksek seviyededir. Yalnızlığa düşmüş biri bize çok iyi aksedilmiştir. Geçinme kaygısı,yalnızlık azabı, gurbet acısı ve ümitsizlik içinde mahvoluş mükemmel bir üslupla anlatılmıştır.


Kitabın yazarı hakkında bilgi : Öykü ve roman yazarıdır. 1908’de devrin hükümetine karşı yazılar yazdığı için İstanbul dışına sürüldü.Çıkardığı Aydede adlı gülmece ve gazetesinde Kurtuluş Savaşına karşı yazdığı yazılar için yutrdışına sürüldü.’Kalem’ dergisinde’Kirpi’ takma adıyla yazdığı eleştirel yazılarıyla tanındı.İlk öykü kitabı, Memleket Hikayeleri’mde toplumsal sorunlara eğilerek gerçekçi bir gözle Anadolu kasabalarındaki yaşamı anlattı.Eserleri: İstanbul’un İçYüzü , Yezidin Kızı , Çete , Sürgün , Anahtar , Bu Bizim Hayatımız(roman); Memleket Hikayeleri , Gurbet Hikayeleri(öykü) ; Deli(oyun)…

Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu

KİTABIN ADI:ŞİŞHANEYE YAĞMUR YAĞIYORDU
KİTABIN YAZARI:HALDUN TANER
YAYINEVİ VE ADRESİ:BİLGİ YAYINEVİ / ANKARA
BASIM YILI:1987

1.KİTABIN KONUSU:Kitap sadece yazarın hayatta yaşamış olduğu bazı tecrübelere dayanarak yazmış olduğu denemeleri sunuyor. Hayatta neyin ne anlama geldiğini bazı yazılarında anlatmıştır.

2.KİTABI ÖZETİ:
ŞİŞHANEYE YAĞMUR YAĞIYORDU
Bir Amerikalı fotoğrafçı,makinesinin objektifini çıkarıp yerine bir at gözlüğü takmak suratiyle, çeşitli resimler çekmiş. Bu resimlerden , eşya ve insanlar, at retinasına,gerçekte olduklarından yarım misli daha iri aksediyorlarmış.
Fotoğrafçını denemeyi nasıl bir gözü ile yaptığını bilmiyoruz.
KONÇİNALAR
İskambil destesindeki kağıtların özellikleri:
The jolly jocker yazılı kağıt, delişmen, uçarı,biraz cambaz, biraz sihirbaz,biraz düzenbaz,ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanı sıcak delikanlı. Aslarda bir kral havası, bir padişah cakası vardır. Karamaça beyinde meşhum birşeyler sezilir. İspati beyini bizans prensine benzetirim. Kupa beyi herhalde osmanlı hanedanına mensup olmalı. Kupa kızı ,etine dolgun, duru-beyaz, hanım-hanımcık bir tazedir. Kupa papazı , pek babacan pek yakın bir adamdır. İspati kızına gelince , ondan her türlü sinsilik umulur. Karolar , onlar kişizade, görmüş geçirmiş bir ailedir. Maçalar , bir ermeni ailesidir.
ABLAM
Fındıklı’da bir konakta başlayıp oradan Nice’e , Cezayir’e, Paris’e , oradanda New York tarikiyle Massechusett’e kadar uzana macera dolu bir hayat.
ATATÜRK GALATASARAY’DA
Yazar sekizde ya da dokuzda iken Atatürk’ün galatasaray mektebini ziyaretini anlatıyor.
FRAULEİN HAUBOLD’UN KEDİSİ
Frau Keller’in pansiyonunda Fraulein Haubold’un kedisi ile geçirdipi olaylar. Dropsi, Michael Georgiyef adındaki kişilerin bu kediye karşı olan tutumu.
ECZANENİN AKŞAM MÜŞTERİLERİ
Eczanenin akşam müşterileri, hep kelli felli,efendiden görmüş geçirmiş insanlar. Bunlar bir eski başvekil,bir eski meclis reisi, eski bir sefiri kebir, bir emekli erkan-I harp miralayı, taninmış söz sanatları birde ünlü fenni sünnetçi. Bu semtin bu kadar değerli insanları sadece bu eczanede tplanmıştır.
FASARYALAR
Feyzullah adındaki bir kahvehane işleten adama takılan lakap. Bu adama fasaryalık akardı diye görüldüğünden takılomıştır. Fasarya lakaplı adam öylesine fasarya ki , semt takımında bile yer almaz, her zaman yedek dururmuş.
MEMELİ HAYVANLAR
Burada süttendolmuş ineklerin nasıl sağıldığını anlatıyor. Fakat inek veya keçi ayrıca sağıldığı zaman süt verdiği halde, insanlar müstakilen neden sağılmadığı hakkında yazarın söyledileri.
Kitabın Adı:Tutunamayanlar
Kitabın Yazarı:Oğuz Atay
Kitabın Özeti:
Tutunamayanlar alışılmışın dışında bir romandır. Belirli bir olayı sergilemekten çok izlenimler, çağrışımlar, taşlamalar, ayrıntılar ve ruhsal çözümlemelerle oluşur. Bu bakımdan, özetlenmesi güçtür. Ancak, romanın konusu, kısaca şöyle açıklanabilir :
Genç mühendis Turgut Özben yakın arkadaşı Selim Işık’ın kendini bir tabancayla vurduğunu gazeteden öğrenir. Olayın çok etkisinde kalır, intiharın sebeplerini merak eder. Bu amaçla araştırmalara girişir. İlkin Selim’in arkadaşlarından Metin ve Esat’la görüşür.
Metin kendisine şunları anlatır : Metin’in Zeliha adlı bir kızla ilişkisi vardır. Selim kızın ona uygun düşmediğini söyler. Fakat Metin kızı bırakınca, bu kez Selim ona tutulur. Metin bunun üzerine yeniden kıza yanaşır. Kız ise bir süre sonra onlardan ayrılır, bir başkasıyla evlenir.
Esat da Selim için şunları söyler : Selim’i lise öğrencisi iken tanır, ilginç, zeki, oyuncu bir çocuktur. Çok kitap okur. O. Wilde’a hayrandır. Fakat M. Gorki’yi okuyunca onu sevmez olur. Esat’la oyunlar düzenler, birlikte eğlenirler.
Turgut Özben Selim’in arkadaşlarından Süleyman Kargı’yı bulur. Süleyman ona Selim’in yazdığı 600 mısralık bir şiir verir. Şiire göre «Selim Işık Tek ve Türk. Ve duygulu, amansız/sabırsız ve olumsuz, yaşantısında cansız» sanılan bir kişidir.
Turgut Özben Selim’le ilişkisi olan Günseli adlı bir kızla tanışır. Günseli Selim’e bir topu gezintide rastlamıştır. Sıkıntılı ve asık suratlıdır. Onu avutmaya kalkışır. Fakat Selim’in soru yağmuruna tutulur. O gün anlaşamazlar. Aradan bir ay geçer. Selim onu telefonla arar. Buluşurlar, ilişkileri gitgide ilerler. Ne var ki, Selim evlenmeye yanaşmaz. Çok kuşkuludur, geleceğe güveni yoktur, inançsızdır, aile düzeninden de hoşlanmaz. Bağsızdır. Bir ara kendini içkiye verir. Çevreyle uyuşamaz. Sanki bir kafese kapatılmıştır. Hastalanır. «Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadığını» düşünür. Günseli’ye bir mektup gönderir. Ardından intihar eder.
Selim son günlerinde «Tutunamayanlar» üstüne bir ansiklopedi hazırlamaya girişir. Orada kendisine de bir madde ayırır. Bu maddede belirttiğine göre, Selim bir kasabada doğmuştur. Babası memurdur. Küçükken ağır bir hastalık geçirir. Altı yaşında ailesiyle büyük bir şehre göçer. Sabri adlı bir çocukla arkadaş olur. Okula gider. Uzun boylu olduğundan arka sıraya oturtulur. Sınıfta çok konuşur. Ortaokuldayken Pitirgilli’yi okur. Sonra kızlarla dolaşmaya başlar, O sırada Dünya Savaşı patlar. Yiyecekler pahalılanır. Askerliğini yaparken Süleyman Kargı ile tanışır. Askerlik bitince açıkta kalır. Kimse ona sahip çıkmaz. Bütün hayatıca düşüncelerinden kaçar. Sonunda odasına kapanır. Yemek yemez, içki içmez olur.
Turgut Özben araştırmaları sırasında yavaş yavaş kendi benliğini tanır : O da tutunamayanlardan biridir. Kendini o zamana değin birtakım törelerin, alışkanlıkların yönettiğini sezer. Gitgide bağsızlığa doğru kayar. Evinden ayrılır. Bir trene binip gider. Gözden kaybolur.
Hayvan Çiftliği / George Orwell Konu : Bir çiftlikte yaşayan hayvanların bir gün bir domuz tarafından kışkırtılmasıyla beraber yaşamları pahasına ortaya koydukları özgürlük mücadelesi ve bu hakka sahip olduktan sonra da aralarında ne gibi entrikaların döndüğü anlatılmaktadır. Özet : Olaylar İngiltere’de bir çiftlikte cereyan eder. Hayvanlar, çiftlik sahibi zalim Bay Jones’un boyunduruğu altında köle gibi yaşamaktadırlar. Yaşlı domuz Koca Reis, buna karşı çıkmak için bir devrim planlar ve hayvanları gizli bir toplantıya çağırır. Toplantıda tüm hayvanlara artık köle gibi yaşamalarının sonunun gelmesi gerektiğinden ve gördüğü bir rüyadan bahseder. Üç gün sonra da öldürülür. Kendisinden geriye konuşma esnasında söylediği İngiltere Hayvanları adlı şiiri kalmıştır. Fakat konuşması da çoktan diğer hayvanlarda ufuklar açmaya başlamıştır. Sahipleri Bay Jones’un yem saatlerini unttuğu bir günde önceden planlanmış olmamasına karşın aniden, isyan patlak verir ve bu devrim umduklarından da kısa bir süre içerisinde tamamlanır. Çiftliğin sahibi Bay Jones çiftlikten uzaklaştırılır. Artık en zeki olarak tanımlanan domuzlar diğerlerine önderlik yapmaya başlarlar. İlk iş çiftliğin adını değiştirmektir. İsim kolayca bulunur. Bu, sahibi sadede kendileri olan çifttliğin adı bundan sonra “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” dir. Süreç içerisinde iki domuz öne çıkar: Nopolyon ve Snowball. Napolyon iri yarı, iyi konuşamayan ancak otorite sahibi; Snowball ise etkili konuşan, parlak zekaya sahip biridir. İkisi birlikte koca Reis’in fikirlerinden yola çıkarak “animalizm” adında bir öğreti ortaya koyarlar. Ardından da kamçıları, gemleri, burun halkalarını, zincirleri yok ederler ve aynı gün “Yedi Emir” i yazıp ahırın kapısına asarlar. 1. İki ayak üzerinde yürüyen herkesi düşmanın bileceksin; 2. Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dostun bileceksin; 3. Hiç bir hayvan giysi giymeyecek; 4. Yatakta yatmayacak; 5. İçki içmeyecek; 6. Hiç bir hayvan bir diğerini öldürmeyecek; 7. Bütün hayvanlar eşittir. Bütün bu kuralar tüm hayvanlar tarafından benimsenmiş ve beklenen devrim gerçekleşmiştir. Ancak zamanla Napoleon ve Snowball birbirini çekememeye başlayıp, ikisi de yeni düzenin tek adamı olmak istememektedir. Snowball çiftlikte elektrik üretimi için bir yeldeğirmeni yapılması gerektiğini söylediğinde Napolyon’un köpekleri tarafından çiftlikten sürülür.Ama buna rağmen yeldeğirmeni çalışmalarına başlanır. Burada Napeleon başta savunmadığı bu düşünceyi sonraları ne yapıp edip kendisinin de bunu savunduğu ancak Snowball’u çiftlikten göndermek için böyle söylediğine inandırır. Devrimin amaçlarından da hızla uzaklaşılmaktadır; başlarda vaadedilen çalışma saatlerinin azalacağı yiyeceklerin artacağı yönündeki sözler gitmiş aksine çalışma saatleri artmış, verilen yiyecekler azalmıştır. Bu arada domuzlar da hızla şişmanlamaktadırlar. Hatta yatakta yatmakta, içki içmektedirler. Hayvanların eşitliği ilkesine uymauyan bu davranışlar zamanla duvardan değiştirilerek domuzlar tarafından kendilerine uygun hale getirilir. Örneğin domuzların yatakta yatmaları ve içki içmeleri konusunda “Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır” ilkesini hatırlayıp hayrete kapılıyorlar. Hep beraber duvarın yanına gidiyorlar, ancak duvarda: “Hiç bir hayvan çarşaflı yatakta yatmayacaktır” yazısını görüyorlar, hepsi, bu ilkeyi yanlış hatırladıklarını düşünüyor, bu ilkenin sonradan değiştirilmiş olduğunu anlayamıyorlar bile. Tüm hayvanların eşitliği ilkesi Koca Reisle birlikte toprağa gömülmüştür kısacası. Kış aylarında çiflikte kıtlık başgösteriyor. Buğday azalıyor, patatesler soğuktan donuyor ve yenilemeyecek hale geliyor. Açlıktan dolayı ölümler baş gösteriyor. Büyük domuz, bu haberlerin çiftlik dışında yayılmasını önlemek için önlemler alıyor, çifliğe gelen ziyaretçilere, erzak depolarının dolu olduğunu söylüyor ve onlara, üzerini buğday ve yiyecekle örttürdüğü kum yığınlarını erzak diye gösteriyor… Büyük domuz, aldığı bir kararla, tavukların yumurtalarının çiftlik dışında satılacağını, tavukların kuluçkaya yatmalarını yasakladığını ilan ediyor, buna karşı çıkan tavukları, yetiştirdiği köpeklere öldürtüyor… Bunun üzerine hayvanlar; “hiçbir hayvan diğer bir hayvanı öldürmeyecektir” ilkesini hatırlıyorlar. Hemen bu ilkelerin yazılı bulunduğu duvarın yanına gidiyorlar. Ancak duvarda: “Hiç bir hayvan diğer bir hayvanı bir sebep olmadan öldürmeyecektir” yazıldığını görüyorlar, bu ilkeyi de yanlış ezberlemiş olduklarını düşünüyorlar!. Büyük domuz, çiftlik içerisindeki hayvanlar arasında: “liderimiz” ,”Hayvanlar babası” , “Koyunlar hâmisi” , “Yavru hayvanların dostu” gibi üstün sıfatlarla anılıyor ve her türlü güzellikler ona atfedilmeye başlanıyor; mesala: genellikle tavuklar, “liderimiz sayesinde altı günde beş yumurta yumurtladım” , havuzdan su içen inekler: “liderimiz sayesinde bu suyun tadı ne kadar güzelmiş” diyorlar… Birgün çiftliğe dışarıdan saldırılar oluyor… Yabancı hayvanlar çiftliğe giriyor, iki sene gibi uzun bir zaman içerisinde bütün hayvanların büyük gayretleri sonucu yaptıkları ve büyük domuzun adının verildiği Yel Değirmenini yıkıp harap ediyorlar..çiftlikteki bütün hayvanlar yaralanıyor, bazıları ölüyor… Bir müddet sonra bir tüfek sesi duyuluyor. Ağır yaralı bir hayvan yanındaki bir domuza: “Neden tüfek atılıyor” diye soruyor. Domuz: “Zaferimizi kutlamak için”cevabını veriyor. Yaralı hayvan; “Hangi zafer” diye hayret ediyor. Domuz; “Ne demek hangi zafer, düşmanı topraklarımızdan kovmadık mı” diyor. “Ama iki yıl uğraştığımız değirmeni yok ettiler” karşılığını veriyor…Domuz: “Ne önemi var, bir değirmen daha yaparız, istersek daha fazla yaparız, yapmış olduğumuz muazzam işleri takdir etmiyorsun, şimdi şu bastığın topraklar düşman işgalindeydi, ama liderimiz sayesinde her karışını geri aldık” diyor…Biraz sonra Büyük Domuz, kendisine taktığı bir kaç madalya ve nişanla çıkıp bütün hayvanları, elde ettikleri zaferden dolayı kutluyor, tebrik ediyor…Hayvanların hepsi büyük zafer kazandıklarına böylece inanmış oluyorlar… Bir gece çiftlikte bir gürültü oluyor, hayvanlar ahırdan fırlayıp koşuyorlar… çiftlik ilkelerinin yazılı olduğu duvarın dibinde kırılıp parçalanmış bir merdiven görüyorlar, domuzlardan birinin orada sersem sersem dolaştığını, yanında bir fener, bir boya kutusu ve bir de fırça olduğunu farkediyorlar. Hayvanlar duvara baktıklarında, duvardaki ilkelerden birinin daha kendi ezberledikleri gibi olmadığını farkediyorlar!?.. Büyük Domuz, aldığı son kararla; arpaların bundan sonra sadece domuzlara tahsis edileceğini ve gazdan tasarruf etmek için ahırlardaki fenerlerin kaldırılacağını, hiç bir domuzun çiflikteki işlerle uğraşmayıp, sadece yönetimle ilgileneceğini, domuzlardan başka, hiç bir hayvanın yönetim işlerine karışamayacağını, domuzların dışındaki bütün hayvanların Ağustos ayında pazar günleri dahi çalışacağını, çalışmayanın yiyeceğinin yarıya ineceğini ilan ediyor. Hayvanlar, “Bütün hayvanlar eşittir” ilkesini hatırlayıp, “bu nasıl eşitlik” diye kendi kendilerine söylenmeye başlıyorlar. Hemen, ilkelerin yazılı olduğu duvarın yanına gidiyorlar, duvardaki yazıların değiştirilmiş olduğunu, ilk defa, fark ediyorlar, duvardaki bütün yazılar silinmiş, sadece şöyle yazıyor: “Bütün hayvanlar eşittir FAKAT Bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir.” Kitabın Ana Fikri: Aklını kullanmayan hiçbir varlık için özgürlüğün değeri yoktur.
Cadı- Hüseyin Rahmi
 kİTABIN ÖZETİ
Fikriye Hanım kocasını öldükten sonra, küçük kızıyla birlikte dayısının evine yerleşmiştir. Bu durumdan pek hoşnut olmayan Emine Hanım daha kocasını toprağı bile kurumadan Fikriyeyi başka biriyle birlikte evlendirip başından savamanın planlarını yapmaya koyulmuştur. Bunun için çöpçatan kadınlara bol miktar paralar adadı. Bir gün Fikriye’ye hayırlı bir kısmet bulundu.Görünürde zengin hali vakti yerinde kalem müdürü Naşit Nefi Efendi’nin iki çocuğundan sonra başka bir pürüz görünmüyordu.Ancak Fikriye’nin de küçük kızı olduğu için bu sorun pek önemli değildi.
Aslında daha büyük sorunlar ve pürüzler vardı. Naşit Efendi’nin ilk karısı Binnaz öldükten sonra ruhlar aleminden yalıya ziyaretler yapmaya başladığı rivayet ediliyordu. Buna dair çok kuvetli kanıtlar vardı. Naşit Efendi’nin ikinci karısının esrarlı bir şekilde yalının bahçesinde ölmesi, üçüncü eşininde evi terk etmesi cadı söylentilerini güçlendiriyordu. Emine Hanım bu söylentilere rağmen Fikriye’yi, Naşit Efendi ile evlendirmeye kara vermişti. Hiç bir şeyden haberi olmayan Fikriye dayısını ve yengesinin isteklerine boyun eğdi. Ancak söz kesildikten sonra dedikodular daha yoğunlaştı ve Fikriye cadı olayını duyduktan sonra sözden vazgeçti. Ancak yengesi ve çöpçatan kadın bunların Naşit Efendi’ye atılmış iftiralar olduğunu söyleyerek Fikriye’yi kandırdılar.
Bir gün eve Habibe Hanım adında eski dostlarından eli değnekli,yaşlı bir konuk gelir. Fikriye Hanım’a yapılan bu kötülük karşısında susamıyacağını belirten Habibe hanım Naşit Efendi’nin üçüncü eşinin yanına gidilmesini teklif eder.Teklif Emine Hanım ve çöpçatan kadın tarafındanada onay görür ve ertesi gün hazırlanılır ve Şükriye Hanım’ın evine gidilir.Şükriye Hanım iyi bir eğitim görmüş,kibar,güzel ve okumuş bir hanımdır. Naşit Efendi’nin yalısında geçirdiği günleri kaleme almış, bu konuda bir kitap yazmıştı.Şimdiyse yazdıklarını konuklarına aktarıyordu.
Şükriye Hanım babasının batıl inançların saçmalığı konsunda yaptığı konuşmalardan sonra Naşit Efendi ile evlenmeye karar vermişti.Ancak cadı hakkındaki dedikodular ve ikinci eşin başına gelen esrarlı ölüm onun içindeki korkuyu atamamasına yol açmıştı. Naşit Efendi kibar bir İstanbul beyefendisiydi.Üstelik Şükriye’den de hoşlanmıştı.Ona karşı kibar davranıyordu. YalıRumeli sırtlarındaydı.Yalıda erkek hizmetlilerden başka. Emektar hizmetçi İrfan kadın,Naşit Efendini çocukları Nesip ile Ragibe çocukların bakıcısı Gülendam ve Şükriye Hanım’ın yatalak kaynanası vardı.
Nesip ile Ragibe gayet şımarık çocuklardı üstelik yalıda onlara kimse ses çıkaramıyordu.Şükriye hanım çocukların yanında her zaman türlü türlü yemişlerin, en pahalı şekerlemelerin bulunduğunu farketi.Çocuklara bunların kim tarafından getirildiğini sorduğunda Cadı annemiz karşılığını aldı.Buna şaşıran Şükriye yalıda bu yemişlerin kimin tarafından alındığına dair bir arştırmaya koyuldu.Hiç kimse şekerlemelerin kimin tarafından alındığını bilmiyordu.Sağlıklı bir sonuca ulaşamayan Şükriye’nin, cadı konusundaki şüpheleri biraz daha artı.
Öncelikle Gülendam’ın ağzını aradı ancak burdan bir sonuç alamadı.Daha sonra İrfan Kadın’dan bu konuda bir kaç şey öğrenebildi.İrfan Kadın’a göre Binnaz Hanım’ın ruhu yalıyı dolaşıyordu ve çocuklara yemişleri Binnaz’ın ruhu getiriyordu.İrfan Kadın bir kaç kez cadıyı görmüştü. Üstelik ikinci eşin ölümüyle cadının bir ilgisi vardı.İkinci eş çocuklara iyi davranmaması yüzünden cadı tarafından cezalandırılmıştı.İrfan Kadın Şükriye Hanım’a çocuklara iyi davranması konusunda öğüt verdi.
Artık Şükriye’nin cadını varlığı konusunda şüpheleri iyice artmıştı.Bu konuyu kocası Naşit Efendi ile konuştular. Naşit Efendi olaylara mantık çerçevesinde bakıyor, bunların kendilerinin bilmediği görünmez bir düşman tarafından yapıldığını savunuyordu. Ancak her geçen gün cadının varlığı konusunda kanıtlar çoğalıyor.Naşit Efendi cadıyı inkar etsede Şükriye Hanım’ın şüpheleri her geçn gün artıyordu.
Naşit Efendi’den başkasının açmasının imkansız olduğu kasadan Binnaz Hanım’ın mücevherleri alınıp Binnaz Hanım’ın yazısıyla bir not bırakıldıktan sonra Şükriye artık cadının varlığına tammiyle inanmıştı.Artık cadı hakkında ileri geri konuşulmuyor aziz ruh deniliyordu.Ölmekten korkan Şükriye Hanım aziz ruhun adına her gün yasin okuyor Binnaz Hanım’ın adını saygıyla anıyordu. Bu saygılarını göstermek içn yalı halkı Binnaz Hanım’ın kabrini ziyarete karar vermişti.
Hisar mezarlığındaki kabir çevresi kalın parmaklıklı bir kafes içindeydi.Kabirin tek anahtarıda Naşit Efendi’deydi ve kabirin içine hiç bir yabancı giremezdi. Kabir içine girdiklerinde onları mezarın üzerinde kalemle yazılmış mutasavvıfça bir şiir bekliyordu. Bu şiirin dışardan biri tarafından yazılması çok güçtü.Onlar bu şiir hakkında yorum yaparken. Mezarın başında duva okuyan, okul inşatında çalıştığını öğrendikleri bir ırgat başıyla karşılaştılar. Irgat başı duva okumasını sebebini Binnaz Hanım’ın ruhunu görmesine bağlayınca, artık cadını varlığı konusunda şüphe kalmamıştı.Ancak Naşit Efendi neye inanacağını şaşırmış vaziyeteydi.
Sonraki günlerde Naşit Efendi çeketinin cebinde bir not buldu. Not Binnaz Hanım’ın el yazısıyla yazılmıştı.Notun içeriği Binnaz Hanım’ın niye geri geldiği ile ilgili sırlara cevap veriyordu.Daha sonra bir medyuma danışmaya karar verdiler ancak medyum cadının varlığını kabul etmesine rağmen cadının çok güçlü olduğunu.Bu konuda kendisnin yapacak bir şeyiolmadığnı, canlarını seviyorlarsa cadının isteklerini kabul etmelerini söyledi.
Kocasından ayrılıpğ baba evine gitmek isteyen Şükriye’yi babası caydırdı. Yalıya tabancasıyla gelen babası korkmaması gerektiğini ona bugün çocuklardan birini dövmesini cadı gelirse onu vuracağını böylece cadı yalanın biteceğini söyledi.Şükriye babasının dediğini yaptı ve çocukları tokatladı.Şükriye ve babası cadıyı beklemeye başladılar. Kahvelerini içtikten sonra uykuya dalan baba,kız cadının gürültüsüyle uyandılar. Binnaz Hanımın ruhu karşılarındaydı. Babası Ateş etti ama ruha bir şey olmadı, her ikiside bayıldılar.Ayıldıklarında neyseki ufak tefek şeyler dışında pek bir şeyleri yoktu. Cadının varlığını kabulenen baba ve Naşit Efendi Şükriye’nin ayrılma kararına karşı çıkamadılar.
Şükriye kitabını kapatı ve anlatacaklarını bitirdi.Fikriye evlenmekten caydı. Emine Hanım’ın ise buı karar karşısında diyecek pek bir şeyi yoktu. Cadı dedikoduları tüm İstanbul’a yayılınca Naşit Efendi evlenecek bir eş bulamadı.Çocuklarını büyütü evlendirdi.Kendisi de artık daha küçük bir eve yerleşti.
Artık mektuplar ve cadı görünmüyordu. Eve daha sonra bir bir zarf geldi.Mektup eski yalı komşusu Rahmetli Aramdil Hanım’ın büyük oğlu Kadir Beyden geliyordu.Mektup her şeyin iç yüzünü ortaya koyuyordu.Cadı diye bir şey yoktu. Aramdil Hanımla, Binnaz Hanım çok iyi dostular hangisi önce ölürse birbirlerine çocuklarını emanet etmişlerdi.Aramdil Hanım, Binnaz Hanım’a verdiği söz doğrultusunda ,Naşit Efendi’nin evlenmesini engelleyerek çocukları üvey annelerinin şerinden korumak istemişti. Bunun için farketirmeden yalının üstünden kendi yalısına bir kapı,altındanda bir tünel yaptırmıştı. Avrupada heykel tıraşlık eğitimi almış küçük oğlunada Binnaz Hanım’a benzeyen bir kostüm yaptırmıştı.Her şey Kadir Bey’in yalıyı yıktırmasıyla ortaya çıkan geçitler ,annesinin sandığındaki Binnaz Hanım’ın elbisesi ve Aramdil Hanım’ın notlarıyla açıklığa kavuşuyordu.
Cadının omadığı artık kanıtlanmış,bütün gerçekler ortaya çıkmıştı. Naşit Efendi gazetelere gerçeklerle ilgili ilan vermesine rağmen Cadı dedikodularını önleyemedi.Bir daha asla kendine bir eş bulamayan Naşit Efendi ömrünün sonuna kadar yanlız yaşadı.
KİTAPTAKİ KİŞİLER
Naşit Nefi Efendi : Kalem müdürü olarak hali vakti yerinde bir İstanbul beyefendisi.
Binnaz Hanım : Naşit Nefi Efendinin eceliyle ölen ilk eşi. Ruhlar aleminden yalıya ziyaretleri yaptığı sanılan cadı.
Şükriye Hanım : Bir kaza sonucu yalının bahçesinde ölen Naşit Nefi Efendi’nin ikinci eşinden sonraki eşi.
İrfan Kadın :Yalının emektar hizmetçisi.
Gülendam : Çocukların bakıcısı.
Nesip İle Ragibe : Naşit Efendi’nin ilk karısından olan çocukları.
Fikriye Hanım : Naşit Efendini dördüncü eş adayı. Tek çocuklu taze dul.
Emine Hanım : Eşi öldükten sonra evine yerleştiği dayısının eşi.
Aramdi Hanım: Yan yalının sahibi Binnaz’ın ölmeden önceki en iyi arkadaşı.
Kadir Bey  : Aramdil Hanım’ın büyük oğlu. Esrarı açıklığa kavuşturan kişi.

İTABIN ADI : Gulyabani
KİTABIN YAZARI : Hüseyin Rahmi Gürpınar
YAYINEVİ VE ADRESİ : Ankara Cad. 31/2 Çağaloğlu-İstanbul
BASIM YILI : Ocak 1995
KİTABIN KONUSU
Yazar cin,peri ve gulyabani gibi boş inancların nasıl kötüye kullanılarak saf ve namuslu insanların kandırıldığını anlatmıştır.
KİTABIN ÖZETİ
Hoppaca bir kız olan Munise çok güzel bir kızdır. Annesi ve babası o daha gençken ölür.Komşuları Munise’yi geyindirip,geçindirir ve çehiz vererek onu birisiyle evlendirirler. Fakat Munise kocasıyla pek anlaşamaz ve bir gün kocası evde yokken kaçar. Daha sonra ana dostu olan Ayşe Hanım adlı bir kadın onu bulur ve ona onun hizmetçilik yapabileceği iyi ve namuslu bir yere götüreceğini söyler. Ama Ayşe Hanımın Munise’ye bir tafsiyesi vardır. O da şudur ki; Eğer oradakalıp iyi para kazanmak ve daha sonra kendine iyi yuva kurmak istiyorsa orada olup bitenleri kimseye söylemeyecek ve bunlara tepki vermeyecekti. Munise bu fikre evet der.Ayşe Hanım Munise’yi bir dağın tepesindeki köşke götürür.
Burada onları Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen adlı iki hizmetçi karşılar. Daha sonra Ayşe Hanım Munise’yi burada bırakıp gider. Munise bu köşkün garipliklerine şaşıp kalır. Çünki gelirken onları buraya getiren arabacını konuştuğu cin,per ve gulyabani muhabbetine inanamayan Munise, bunlara inanmaya başlar. Munise Ayşe Hanımın onu buraya büyük bir bahşiş karşılığında getirdiğini bu zaman anlar ve kafasına vurur. Gitmeye çalışır fakat ona buraya gelen insanların bir daha geri dönemeyeceğini söylerler. Munisenni getirildiği köşkün her tarafında her gece cinler,periler dolaşır.Bunlardan en korkuncu ise Gulyabani’dir. Cinler ve Periler her gece bu köşkün etrafına gelip odalara girerek abuk subuk sesler çıkarır ve Muniseye saldırırlar. Muniseyse ona verilen tafsiyeler göre hareket ederek sesini çıkarmaz bu da benim kaderimdir der. Bir gün gece bir erkek peri Munise Hanımın odasına gelir. Munise bu durum karşısında şaşkın kalmıştır. Yüz Roman ÖzetleriYüz Temel EserÖzet
Bu erkek perinin adı Hasan’mış. Hasan çok güzel yüzlü peridir. Hasan kendisinin peri olmadığını ve onu bu köşkten kurtarmak istediğini söyler. Fakat Munise bu olaylarla sürekli karşılaştığından onun sözüne inanmaz. Hasan ise ona aşık olduğunu ve onu sevdiğini, onun için her şey yapabieceğini söyler. Daha sonra Hasan’ın insan olduğu ve Şehirden bu köye geldiği anlaşılır. Hasan sonunda bu cin,peri saçmalıklarının bir iç yüzünün olduğunu anlar ve bunu ortaya çıkarır. Demek ki, cin,per, ve gulyabani muhabbeti saçmalıktan ibaretmiş. Bunların hepsi cin,peri ve gulyabani kılığına girmiş birer insanlarmış.Bu insanlar cahil köy halkını kandırır ve namussuzca işler yaparlarmış. Hasan onların hepsini yakalar ve halkın önünde hepsini tanıtarak cezalandırır. Sonra Munise Hasan’la evlenir, köşkte hizmetçilik yapan Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen’e de birer kaca bulurlar. Onlar da mutlulukla hayatını devam ettirir. Köşkün sahibi, Hanımefendi de Munise ve Hasan’la birlikte bir müddet yaşar ve sonra hayatını değiştirerek bütün malını ve mülkünü onlara bırakır. Hasan’la Munise hayatlarına mutlulukla devam ederler.
KİTABIN ANA FİKRİ
Cahil olmamak,batil düşüncelerden kaçınmak,bilimsel düşünceye önem vermek gerekir, aksi durumda istenilen yöne çevrilebilirsin.
KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Kitapta sık geçen isimler şunlardır; Munise, Ayşe Hanım, Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen. Munise eserin baş kahramanı ve ve olayların odak noktasıdır. Ayşe Hanım Munise Hanımın annesinin eski dostuKİTABIN ADI : BİR SÜRGÜN
KİTABIN YAZARI : YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
BİR SÜRGÜN
Olayımızın kahramanı olan Doktor Hikmet İzmir’e sürgün edilmiş bir memurdur.Doktor Hikmet sıkıntı ve dertlerden çökmüş orta yaşlı bir kişidir.Okumaya düşkün bir insandır.Doktor Hikmet Guraba Hastanesi’nden çıkınca sevgilisiyle sözleştiği yere koşan bir aşık gibi kalbi çarparak “Abajali’nin” mağazasına gider ve hafta içinde gelmiş olan bütün kitap ve dergileri inceler.bazen saatlerce mağazadan çıkmaz ve yanına bir iki kitap ve dergi alarak dışarı çıkar.
Bir ara gazete ve mecmualarını okuduktan sonra dibinde azıcık bir şarap olan bir bardak dikkatini çeker.Bardağın içinde bir karınca vardır.Şarabın içinde dönüp dolaşır,bir yere gidemez.Ve ona bakarak işte bende bu karınca gibi hiçbiryere gidemiyorum der. Yüz Roman ÖzetleriYüz Temel EserÖzet
Bu arada limandaki büyük vapurlardan birinin bacası ona, uzun mesafelerin ve uzun diyarların bağrından kopan bir nida gibi seslendi.İri vapur bacalarından çıkan bu yanık haykırışın Doktor Hikmet üzerinde Büyük bir etkisi olmuştu.
Doktor Hikmet birçok kitap ve dergi okumuştu.Ayrıca buralarda birçok memleketin tanımını okumuştu ve birçok bilgi edinmişti.Ancak buralara hiç gitmmişti.Ve bu vapur seside Doktor Hikmet’î çağırıyordu.”Hadi kalk gidelim” diyordu.
Fakat, Doktor Hikmet koşmak isteyipte koşamayan,bağırmak isteyipte bağıramayan kabus içinde bunalmış bir kimse gibi bir türlü bu davete uyamaz.Bu kalk borusuna bir türlü “hazırım” diyemez.
Doktor Hikmet dördüncü bira şişesini de son damlasına kadar içtikten sonra bu imkanı vakitten daha kuvvetli buldu.İşte vapur önünde hazır duruyor,işte,gizli hareketleri saklayan yandak ve karanlıklar denizin üstüne kanatlarını germege başlıyor.Daha sonra o rehavete kapılarak Doktor Hikmer vapura bindi.Vapura bindiğinde çevresinde birçok insan vardır.
Doktor Hikmet’in üstü o kadar düzgün değildi ve insanlar Doktor Hikmet’e bakıyorlardı.Ertesi gün “nigare” vapuru Pire limanını varır varmaz Doktor Hikmet’in ilk işi karaya çıkarak birşeyler almak oldu.
Doktor Hikmet daha sonra vapurda biriyle tanıştı ve onunla dostluk kurdu.Ancak belli bir süre sonra bu dostluk kurdugu kişide kendisinden kaçmaya çalışır.
Doktor Hikmet’in başında bu maceralar geçtikten sonra Paris denilen o,uçsuz,bucaksız ve akıl sır ermez tezgahta çıraklık etmeye başlar.Paris’te girdiği bir lokantada bir kadının bulunduğu masaya oturmak ister.Ve bu vesile ile kadınla tanışır.
Daha sonraki günlerde Paris’de bir türk bulmak amacıyla yollara düştü,aramaya koyuldu.Babasına bir mektup göndermek zorundaydı.Ancak hangi vasıta ile göndereceğini bulamadı.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.bazen göndermemek aklından geçiyordu.Ama ihtiyarlar merake tmiştir.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.Doktor Hikmet Paris’I geziyordu.Ağustos ayının son günlerinde Luxembon bahçesi,insanın adeta yüreğine dokunan mahzun bir hal almıştır.Doktor Hikmet en çok Jardin Des Tuilleries ile Place de la Concorde’u çok beğenmişti.dur. Hasan ise Munise’nin sevgilisidir. Çeşmifelek ve Ruşen ise köşkün sahibinin hizmetçileridir.

1 yorum:

  1. Casinos near Trump Taj Mahal Casino - Coyote Creek Casino
    Find casinos near Trump Taj Mahal Casino in Coyote Creek. You may visit this website if you're 1xbet not in the mood titanium vs ceramic flat iron to samsung galaxy watch 3 titanium visit the edge titanium casino. Don't titanium prices be intimidated.

    YanıtlaSil