21 Kasım 2013 Perşembe

Eser özeti

KİTAP ADI: Acımak
KİTABIN YAZARI Reşat Nuri GÜNTEKİN
1. KİTABIN KONUSU :
Bir öğretmenin geçmişte yaşadıklarının meslek hayatına etkisi.
2. KiTABIN ÖZETİ :
Zehra mektebin başmuallimidir.Yeni eğitim öğretimin bütün gereklerini yerine getirir,öğrencilerle bire bir ilgilenir;fakat öğrencilerin yaptıkları yanlışları asla affetmez.İçinde hiç acıma duygusu hissetmez.Maarif Müdürü de Zehra’nın bu özelliğinden çok muzdariptir.Çeşitli zamanlarda uyarmış olmasına rağmen hiçbir değişiklik görmemiştir. Maarif Müdürü Tevfik Hayri ile Vekil Şerif Hayri Bey Zehra’nın okulunu ziyarete giderler.Şerif Hayri Bey Zehra’ya babasının hasta olduğunu, bu nedenle İstanbul’a gidip babasını görmesini ister;fakat Zehra babasının olmadığını ,o kişinin başka birisi olabileceğini söyler. İki gün sonra Maarif Müdürü’ne bir telgraf gelir.Zehra’nın babası Mürşit Efendinin ölmek üzere olduğunu, muallimin hemen yola çıkmasını bildirir. Müdür Zehra’yı çağırtarak hemen gitmesini ister.Fakat Zehra yine karşı gelir. Müdür fazla üstelemez. Biraz sonra hazırlanmış, elinde çantasıyla Zehra gelir ve gitmeye karar verdiğini söyler. Zehra İstanbul yolunda babasının ailesine yaptıklarını annesini, ablasını ve anneannesini nasıl öldürdüğünü ve en sonunda da kendisini bir yatılı okula verip hiç arayıp sormamasını düşünür. İstanbul’a varır. Eski komşuları Vehbi Bey kendisini karşılar.

Niçin daha önce gelmediğini, babasının ‘Zehra, Zehra’ diye öldüğünü söyler. Eve vardıklarında babasının başında birkaç kadın vardır.babasını görmek istemez. Kendisine babasının eşyalarının bulunduğu sandığın anahtarı verilir. Aslında bunu hiç istemez fakat sandığı açar, içinde bir günlük vardır. Günlüğü okumaya başlar. Babasının ilk memuriyet yıllarını, annesiyle evlenmesini, anneannesinin davranışlarını okur. Zehra daha önce bildiği şeylerin hepsini tam tersi olduğunu öğrenir.Aslında bu olaylarda bütün suçlunun annesi ve anneannesi olduğunu anlar. Bundan sonra içinde bir acıma duygusu oluşur.Hemen gidip babasının ayağını öper.Birkaç gün sonra okuluna tekrar döner ve artık Zehra’nın hiçbir eksiği kalmamıştır.Acımayı öğrenmiştir.
3. KİTABIN ANA FİKRİ :
İnsan kişiler hakkında araştırıp sormadan, hükümlere varıp ,onları yargılayıp, mahkum etmemelidir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Zehra:Mesleğini çok seven,öğrencilere en iyiyi vermeye çalışan idealist bir öğretmendir.
Tevfik Hayri:Maarif Müdürüdür.Örnek bir yöneticidir.Zehra’ya babacan bir tavırla yaklaşmaktadır.
Şerif Hayri Bey:Bölgenin vekilidir.
Vehbi Bey:Zehra’nın eski komşusudur.Babasının zor zamanında ona yardım etmiştir.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Kitap akıcı bir dille kaleme alınmış sürükleyici bir eserdir.Bir insanda bulunması gereken en önemli özelliklerden birisini konu almıştır.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :
Ünlü yazarlarımızdan Reşat Nuri Güntekin 26 Kasım 1889 yılında İstanbul’da doğdu ve babası Doktor Nuri Bey’dir. Önce Çanakkale İdadisinde okuyan Güntekin daha sonra İzmir’de Fransız Frerler mektebine devam etti. Reşat Nuri, 1912 yılında İstanbul Darulfünun Edebiyat Şubesini bitirdikten sonra liselerde edebiyat, Fransızca ve felsefe okuttu. 1931 ve 1943 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi olarak Anadolu’nun çeşitli yerlerini görme fırsatı buldu. 1939 ve 1943 yılları döneminde Çanakkale milletvekilliği yaptıktan sonra 1947′de başmüfettişlik ve 1954′te Paris kültür ataşeliği (1954) yaptı. Reşat Nuri Güntekin, hikaye, roman, gezi notları, oyun, mizah yazıları ve çeşitli konularda makaleler yazdı. İlk eseri olan “Eski Ahbab” adlı hikayesi, 1917 yılında Diken dergisinde çıktı ve sonradan kitap olarak basıldı. Bir dönem Zaman gazetesine Temaşa Haftaları başlığı ile tiyatro eleştirileri yazdı çeşitli takma isimlerle (Şair, Nedim, Büyük Mecmua, İnci dergilerinde Hayreddin Rüşdi, Sermed Ferid, Mehmed Ferid) hikayeler yayınladı. Reşat Nuri’nin bazı mizah dergilerinde farklı takma isimler kullandığı da görülmüştür. Ayrıca “Harabelerin Çiçeği” adlı eserini yine zaman gazetesinde Cemil Nimet adıyla yayınladı. Cumhuriyet’in yeni kurulduğu 1923-1924 yıllarında arkadaşlarıyla birlikte Kelebek isimli haftalık bir mizah dergisi çıkardılar. Reşat Nuri Güntekin, o zamanlar kendisine büyük ün kazandıran, bugün de çok iyi bilinen ve sevilen “Çalıkuşu” adlı romanını 1922 yılında yayınladı. Bu eser TRT televizyonu tarafından dizi haline getirildi ve büyük kitlelerce seyredildi ve sevildi. Reşat Nuri’nin eserlerinde toplumsal olayların ve aşkın iç içe olduğunu görüyoruz. Kahramanları gerçek hayattan kopuk değillerdir. Kitabın kahramanının yaşadığı olayları ve duyguları, işini ve burada yaşadıklarını gözardı etmeden yazar. Romanlarını kesinlikle samimi, sürükleyici ve çok güzel bir Türkçe ile kaleme almıştır. Reşat Nuri’nin eğlendirici mizahi öyküleri de vardır. Reşat Nuri Güntekin‘in oyunlarından Yaprak Dökümü’de televizyona uyarlandığından yeni nesil hariç kimsenin yabancısı olmadığı bir eserdir. Burada da aşklar, entrikalar, mutluluklar ve gözyaşlarıyla dolu hayat yaşayan bir aile anlatılmıştır. Reşat Nuri Güntekin, Batılı bazı yazarlarından romanlar, hikayeler çevirmiş, oyunlar uyarlamıştır. Akciğer kanserinden tedavi olmak için gittiği Londra’da ölmüş (Aralık, 1956) ve cenazesi İstanbul’a getirilerek, Karacahmet Mezarlığında defnedilmiştir.
Romanları: Harabelerin Çiçeği (1918), Gizli El (1920), Çalıkuşu(1922), Dudaktan Kalbe (1923), Damga (1924),Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece(1928), Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930),Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen, Miskinler Tekkesi(1946), Ripka İfşa Ediyor (1949), Kavak Yelleri (1950), Kan Davası (1955), Boyunduruk (1960), Son Sığınak (1961).
Hikayeleri: Gençlik ve Güzellik (1917), Recm (1919), Roçild (1919), Eski Ahbab, Sönmüş Yıldızlar (1918), Tanrı Misafiri (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan işler (1930).
Oyunları: Gönül Veya İnhidam (1916), Babur Şah’ın Seccadesi (1919), Hançer (1920), Asker Dönüşü (1921), Eski Rüya (1922), Yaprak Dökümü (1923), Kır Çiçeği (1924), Ümidin Güneşi(1924), Gazeteci Düşmanı, Şemsiye Hırsızı, Bir Köy Hocası (1928), Bir Kır Eğlencesi (1931), Felaket Karşısında, Gözdağı, Eski Borç (1931), Ümidin Mektebinde (1931), İstiklal (1933), Vergi Hırsızı (1933), Bir Yağmur Gecesi (1941), Yol Geçen Hanı (1944), Ağlayan Kız ( (1946), Eski Şarkı (1951), Hülleci (1953), Tanrı Dağı Ziyareti (1954), Balıkesir Muhasebecisi (1955), Bu Gece Başka Gece (1956).
Diğer Eserleri: Anadolu Notları (2Cilt, 1936-1966), Fransız Edebiyatı Antolojisi (3 cilt, 1929-1931), Üç Asırlık Fransız Edebiyatı (3 cilt, 1932).

AKİF BEY- NAMIK KEMAL – OYUN
Bir deniz subayı olan Akif,Dilruba adında ahlak yönü zayıf bir kadınla evlenir.Dilruba kocasının Sinop muhaberesinde öldüğünü yalancı tanıklarla kanıtlar ve başka biriyle evlenir.Durumu öğrenen Akif,kadını hemen boşar.Öç almak amacıyla kadının evine gider ve Dilruba’nın yeni kocasıyla çatışır.İkisi de ölür.Akif’in babası da Dilruba’yı öldürür.
Ankara- Yakup kadri
Cumhuriyetimizin başkenti Ankara’yı anlatan Yakup Kadri‘nin “Ankara” adlı romanı, üç ayrı dönemi ve bu dönemlerin Ankara hayatını yansıtması yönüyle ilginç ve okunmaya değer bir eserdir. Romanın başkahramanı Selma Hanımın hayatı, evlilikleri ve insanî ilişkileri ile birlikte Ankara’nın üç dönemi canlı tasvir ve olaylarla verilir.Bu dönemler:
1. Millî Mücadele’den önceki Ankara (Savaş zenginlerinin, yolsuzlukların ve arayışların belirdiği Ankara)
2. Millî Mücadele’deki Ankara (Millî silkinişin ve yeniden toparlanan, zaferi kazanan Ankara)
3. Millî Mücadele’den sonraki Ankara (Savaş sıkıntılarının geride kaldığı, modernleşen ve bir o kadar da özünden kopup sosyeteleşen Ankara)
Selma Hanım, İstanbul’daki bir bankada muamelât şefi olarak görev yapan kocası Ahmet Nazif Bey ile birlikte Ankara’ya gitme hazırlıkları yapar. Önce deniz yolu ile İnebolu’ya; oradan da kara yolu ile (İnebolu – Kastamonu – Çankırı güzergâhı = İstiklâl Yolu) Ankara’ya gelirler. Onların Ankara’ya gelmek istemelerindeki en büyük amaç; bir kurtuluş ümidi aramalarıdır. Çünkü, İstanbul yabancı devlet askerleri tarafından işgal altındadır ve Türklere her türlü işkence ve zulüm yapılmaktadır. Onlara göre; Ankara’da başlatılan Millî Mücadele, dolayısıyla Ankara adı, bir kurtuluş umududur.
Selma Hanım ve Nazif Bey, Ankara’ya gelişlerinde Tacettin Mahallesi’ndeki küçük bir eve yerleşirler. Yerleştikleri evin sahibi Ömer Efendi ve ailesi Ankara’nın seçkin kimselerindendir. Bu seçkinlik, soydan ziyade para ve mala dayanmaktadır. Ömer Efendi ve ailesi Birinci Dünya Savaşı’ndan yararlanmayı bilen savaş zenginlerindendir. Birinci Dünya Savaşı döneminde bu tür zenginlerin birdenbire ortaya çıkması olağan olduğu için halk, Ömer Efendiyi ve ailesinin bu türedi zenginliğini yadırgamaz.
“Zira Büyük Kavga’da cephe gerisini tutanlardan birçoklarının, yalnız Ankara’da değil, memleketin her bucağında böyle hiç yoktan servet ve samana konuverişleri en tabiî hadiselerden biri hâlini almıştır.” (Karaosmanoğlu, 1934:23)
Nazif Bey, bir gün eski arkadaşlarından Murat Beyle karşılaşır. Murat Bey, Büyük Millet Meclisi’nde mebustur ve Etlik’teki bağ evinde oturur. Murat Bey; Nazif Bey ve karısı Selma Hanımı Etlik’teki bu bağ evine davet eder. Ankara’nın monoton havasından sıkılan Selma Hanım, kocasını razı eder ve Murat Bey’in Etlik’teki bağ evine gidilir. Murat Beyin evinde bir başka misafir daha vardır. Binbaşı Hakkı Bey… Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyin gururlu, milliyetçi ve vatanperver düşünceleri karşısında büyülenir. Sonraki günlerde ve haftalarda Bnb. Hakkı Bey ve Selma Hanım at gezintilerine çıkarlar. Nazif Bey, karısı Selma Hanımın Bnb. Hakkı Beyle yaptığı bu at gezintilerine sesini çıkarmaz, doğal karşılar. Fakat, ev sahibi Ömer Efendi; Selma Hanım, kocası Nazif Bey ve Bnb. Hakkı Beyin tutum ve davranışlarını hoş karşılamaz; onları “yabanlar” olarak nitelendirir. Nazif Bey, Ömer Efendinin kendileri için kullandığı “yabanlar” kelimesini, “yabancılar” olarak yorumlar. Ömer Efendi, bu kişilerin hareketlerini onaylamamasına rağmen sesini çıkarmaz. Çünkü, neticede Nazif Bey, bankada çalışmakta ve biri mebus, diğeri binbaşı olan iki önemli dostu bulunmaktadır. Ne de olsa bu makamlarda bulunan kimselere ihtiyacının olacağını düşünür ve beğenmese de onlarla iyi geçinmenin menfaati icabı olduğuna kanaat getirir.
Bir başka gün Selma Hanım; kocası Nazif Bey, kocasının arkadaşı Murat Bey ve ailesinin, Bnb. Hakkı Beyin de birlikte bulunduğu bir sohbet toplantısında Neşet Sabit adında İstanbul’dan yeni gelmiş bir yazarla tanışır. Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyden etkilendiği gibi, Neşet Sabit Beyden ve konuşmasından çok etkilenir. Neşet Sabit’in Selma Hanım üzerinde bıraktığı bu etki, sonraki zamanlarda da kendini gösterir.
Selma Hanım, silâh kullanmayı iyi bilir. Bnb. Hakkı Beyin yaptırdığı atış denemelerinde başarılı olur. Bu başarısından cesaret alan Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyden kendisinin cephe ya da cepheye yakın yerlerde görevlendirilmesini talep eder. Bu talep karşısında Bnb. Hakkı Bey, aracı olur ve onun Eskişehir’deki bir askerî hastahanede görev almasını sağlar. Selma Hanımın hastahanede göreve başlamasından bir hafta sonra Yunanlılar taarruza geçer. Bu durumda Ankara’ya geri döner. Ankara halkı, ümitsiz biçimde şehri boşaltma
faaliyetlerine girişir. Selma Hanım ise, Yunanlıların Ankara’ya gelemeyeceği konusunda kesin inançlıdır. Çünkü, hastahanede görev yaptığı kısa süre içinde yaralı askerlerin bir an önce cephedeki arkadaşlarının yanına dönme isteklerini unutamamıştır. Bu inancını, tanıdığı herkese söylemeye ve halka moral vermeye gayret eder. Kocası Nazif Beyin tüm ısrarlarına rağmen Ankara’yı terk etmez ve Cebeci hastahanesindeki görevinin başından ayrılmaz. Ona göre, Ankara; vatanın kalbinin attığı kutsal bir şehirdir. Millî uyanış ve zafer; ancak Ankara’daki mücadeleye bağlıdır. Bu nedenle Ankara, terk edilmemelidir. Nazif Bey, karısı Selma Hanımın kendisini dinlememesi karşısında ondan ayrılır.
Nihayet, Selma Hanımın beklentileri meyvesini verir. Türk ordusu, Sakarya’da zaferi kazanır. Bu zaferin arkasından ise Büyük Meydan Muharebesi ile Türk milleti Yunanlılara ağır darbeler vurur ve nihayet Yunanlıların elindeki güzel İzmir, geri alınır. Türk milleti kesin zaferi
elde eder. Bnb. Hakkı Bey de “Miralay” rütbesi ile Ankara’ya döner. Selma Hanım, önceden de çok takdir ettiği Miralay Hakkı Bey ile evlenir. Bu arada Nazif Bey, Selma Hanımdan boşandıktan sonra kötü bir hayata sahip olur; tanınmaz ve silik özellikler çizer.
“Selma Hanım, Nazif’in kendisini bıraktıktan sonra , ne kadar bedbaht olduğunu da biliyordu. … Yumuşak, pembe, sessiz ve uslu Nazif; kuru, sinirli, sert ve haşin bir insan olmuştu. Kendini tamamıyla içkiye verdiğini söylüyorlardı.” (Karaosmanoğlu, 1934:90)
Miralay Hakkı Bey, emekli olur ve bir şirkette meclis idare reisliği görevini alır. Sonraki zamanlarda ise Nazif Bey gibi o da Selma Hanımın gözünden düşer. O artık, cepheden yeni döndüğü zamanlardaki Selma Hanımın gözündeki “ilah” değildir. Giyinişini, yaşayışını ve Selma Hanıma olan tavırlarını çok değiştirir. Ayrıca, lüks yaşamaya merak sarar. Miralay Hakkı Beydeki bu tür değişiklikler, Ankara’da yaşayan diğer insanların da pek çoğunda görülür.
“Nazif, ne kadar eski Nazif değilse, Miralay Hakkı Bey de o kadar eski Hakkı Bey değildir. Selma Hanımın, bu Hakkı Beye, ikide bir ‘Nerede o tunç rengin? Nerede o çelik gövden? Nerede o sert ağzın? O koyu kumral bıyıkların?’ diye soracağı geliyor.” (Karaosmanoğlu, 1934: 92)
Batılılaşmayı yanlış algılayan insanlar, alafranga hayat tarzını kendine ölçü almaya başlar. Ankara’da yaşayanların önemli bir bölümü; Gazi Hazretleri’nin inkılâplarını yanlış yorumlar; çağdaş yaşamanın balolarda, gece eğlencelerinde ve çaylarda boy göstererek
eğlenmek olduğunu düşünür. Özellikle dönemin bürokrat ve aydınlarının bir bölümü birbirleriyle gösteriş yarışına girerler. Hakkı Bey de, Avrupa’yı gören ve Avrupalılarla sıkı ticarî ilişkilerde bulunan biri olarak bu gösteriş yarışının içinde yerini alır.
“Hakkı Bey:
- A hanım, diyordu. Bir defa , ben Avrupa’da bulunmuş bir adamım. (Harb-i Umumî’de bir kere Almanya’ya gitmişti.) Sonra da Avrupa adap ve muaşeretine dair ne kadar kitap görürsem alıp okuyorum. Artık, benim yaptığımın doğruluğundan şüphe edilir mi?” (Karaosmanoğlu, 1934:110)
Hatta, sade bir aile hayatı olan Murat Bey bile, bu olumsuz ortam içinde gülünç duruma düşmekten kendini kurtaramaz ve bilinçsiz faaliyetleri ve tavırlarıyla Selma Hanımı şaşırtır. Murat Bey, mebusluğu bırakır ve safahat âlemi içinde özünü kaybeder. Murat Beyin arabasından, çay ve yemek davetlerinden azamî derecede yararlanan insanlar, gerçekte onun samimî dostları değildir.
Selma Hanım, yılbaşı eğlencelerinin düzenlendiği yeni açılan Ankara Palas Oteli’nde önceden tanıştığı ve etkisinden kurtulamadığı Neşet Sabit Beyle tekrar karşılaşır. Neşet Sabit Bey; Ankara’da bir evde tek başına yaşamasına rağmen, İstanbul’daki bir gazetenin yazarlığını ve muhabirliğini yapar. Ayrıca, tercüme işleriyle uğraşır. Neşet Sabit Bey de, Selma Hanım gibi Ankara sosyetesinin bilinçsiz hayat tarzından rahatsızdır. İki eski dost, duygu ve düşüncelerini birbirlerine aktarırlar. O günden sonra birlikte gittikleri tüm balo ve davetlerde Selma Hanım ile Neşet Sabit Beyin sohbet konusu Ankara halkı üzerindeki değişme ve Batılılaşma kavramının yanlış anlaşılmasıdır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara, yalnız insanlarıyla ve hayat tarzı ile değil, mimari ve evlerin iç dekorasyonu ile de Avrupaî tarza uygun olarak değişiklik gösterir. Gerek Selma Hanım, gerekse Neşet Sabit Bey; Batılılaşmanın bir eğlence tarzı olmadığı; bilimsel gelişme, değişme ve işletme gücü olduğunda hemfikirdirler. Bu düşünceler; Selma Hanımı Hakkı Beyden iyice uzaklaştırır. Ayrıca, Hakkı Beyin yabancı bir kadınla olan flörtü ve Selma Hanımın kendi hayatını kurmak istemesi, onları boşanmaya kadar götürür. Selma Hanım ikinci kocası Miralay Hakkı Beyden ayrılır.
Neşet Sabit Beyin yardımıyla Selma Hanım öğretmen olur. Cumhuriyet’in kuruluşunun onuncu yıl kutlama törenlerinde Gazi Hazretleri’nin konuşmasını Selma Hanım, yeni kocası
Neşet Sabit Beyle birlikte büyük bir coşkunlukla dinler. Artık, Atatürk’ün oluşturduğu inkılâplar, halk tarafından özümsenir; Ankara’nın çehresi ve bütün Türkiye’nin hayat tarzı da olumlu bir değişme sürecine girer. Ankara’nın bu değişen çehresine ayak uyduramayan, kendi menfaatlerini, ülkenin menfaatlerinden önde gören, yanlış Batılılaşan sosyete grup, Ankara’yı terk eder ve Avrupa’ya yerleşirler. Murat Bey ve ailesi de bunlardan biridir. Selma Hanım, Murat Bey ve ailesine acır ve onların Avrupa’da barınamayacağını düşünür.
Selma Hanım ve üçüncü kocası Neşet Sabit Bey, Kaledibi’nin Cebeci’ye bakan yamacında bir apartman dairesinde yaşar. Selma Hanım, öğretmenliğine devam ederken Neşet Sabit Bey de roman yazarlığı ile meşgul olur. Ayrıca, Neşet Sabit Beyin yazdığı “Kaltabanlar” adlı komedi eseri, Devlet Tiyatrosu’nun açılış töreninde sahnelenecektir. Neşet
Sabit Bey, bu büyük güne hazırlanmanın telaşı ile faaliyetlerine hız verir. Nihayet, oyunun sahneye konacağı gün gelir. Tiyatro oyununu izlemeye gelenler arasında Atatürk de bulunmaktadır. Oyun, çok başarılı bir şekilde sahnede sergilenir. Atatürk, Neşet Sabit Beyi yanına çağırtır ve onu tebrik eder. Oyunun sahnede sergilenmesinden sonra oyunda görev alan ekip ile birlikte sabaha kadar eğlenen Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, yorgun bir şekilde evlerine dönerler.
Selma Hanım, Neşet Sabit Beyi çok sevmesine rağmen, onun başka kadınlarla olan ilişkisinden şüphelenir. Özellikle, oyunda rol alan Yıldız Hanım adlı genç bir kızla olan yakınlığını kıskanır. Ancak, Yıldız Hanımın sporcu bir gençle evlenmesi ile bu şüphelerinden kurtulur.
Yıl 1933′tür. Selma Hanım, hayal kurmaktadır. 1943 yılında yapılacak Cumhuriyetin 20. yıl dönümü kutlamaları arasında kendini hissetmeye başlar. Hayalleri içinde, bir gün evine döndüğünde kendine gelen bir mektuptan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun yirminci yıldönümü için yapılacak kutlamaların düzenleme komitesine seçildiğini öğrenir. Bu mektupla, yaşlandığının farkına varır. Cumhuriyet kurulalı yirmi yıl olmuştur.
Cumhuriyetin yirminci yıl kutlamaları da, onuncu yıl kutlamalarında olduğu gibi büyük bir coşku yapılır. Binlerce insan, bir sel gibi Çankaya’ya akar, halk tek vücut olur. Kutlamalara katılan Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, ilerleyen yaşlarının verdiği zayıflıkla yorgun düşer ve evlerine dönerler. Uzaktan işitilen şenlik seslerinin eşliğinde ve içtikleri ıhlamur sayesinde yorgunluklarını atmaya çalışırlar. (Cumhuriyetin 20. yıl kutlamalarını anlatan bölüm içindeki ifadeler, Selma Hanımın hayalleriyle ilgilidir.)
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU‘nun “Ankara”, birbirinden farklı dönemlerdeki Ankara’yı yansıtması yönüyle okunmaya değer bir romandır.  Özellikle, Millî Mücadele dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarındaki insanların karakteristik özelliklerini anlatması, romana     ayrı    bir değer kazandırmaktadır.
Ateşten Gömlek – Halide Edip Adıvar
Peyami, dışişleri mesleğini seçen bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sıralarda, kafası da açılacak, içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.
Peyami’nin uzak akrabası olan Ayşe, İzmir’den, onunla evlendirmek üzere İstanbul’a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir. Bunu üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiç bir zaman Peyami’yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Dolayısıyla bir başkasıyla evlenir. Ayşe’nin kardeşi Cemal de subay olan akrabadır. Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsan ile Mütareke’nin ilk zamanlarından beri çok iyi anlaşmaktadırlar. O sırada hepsi İstanbul’da bulunmaktadırlar. Peyami’nin annesi, Şişli’deki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren bir kadınıdır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul’da, çeşit çeşit inanç, türlü türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraftarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu altına koymak isteyenler çok çalışmaktadırlar. Bir gün, İzmir’e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe’nin kocasını, küçük oğlunu, birçok suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, İstanbul’a Peyamilere gelir.
Günün birinde, Sultanahmet meydanında büyük bir miting yapılır. Mitinge kadın erkek, çoluk çocuk katılmıştır. Asıl gelenler İstanbul’un arka mahalle insanlarıdır. Minarelerin arasında çok büyük, siyah bayraklar asılmıştır. Orada halk, ülke kurtuluncaya kadar dövüşmeye, sanki and içmeye gelmiştir.
İşte bu büyük toplantıdan sonra İhsan ile Cemal, Anadolu‘ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami ile Ayşe de, bir kağnıya atlayıp Kandıra köylerinde İhsan’a kavuşurlar. Bir çete kurmuşlardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köylüleri yola getirirler. Peyami’yi,dilbilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak Milli Müdafaa’ya verirler. Ankara‘ya gelir.
Ayşe hemşire olmuş, Eskişehir’e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe’nin, İzmir kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermişlerdir. Bu sıtmayla, sanki sırtlarına ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraştan sonra kendini İhsan’ın komutası altındaki birliğe verdirir. İhsan, bir akşam Peyami’ye, Ayşe’yi ne kadar çok sevdiğini anlatır. İkinci İnönü Savaşı’nda, alayının başında, başını kurşunlara uzatarak ölümü beklemiştir. Metristepe’de göğsünden bir kurşun yiyerek bayıldığı an her şeyin bittiğini düşünmüştür. Çok kan kaybetmiştir. Hastanede yer olmadığı için İhsan’ı bir otelde, küçük bir odaya yatırırlar. Ayşe sabahları gelir, yarasını gözden geçirir, çarşaflarını değiştirir, derecesini alır. İhsan, öğleye kadar hep bununla vakit geçirir. Bir akşam, Ayşe ile, İzmir’e inecekleri günü konuşurlar. İzmir’e ilk giren kendisi olmak şartıyla Ayşe’den kendisiyle evlenmesini ister. Ayşe bu sözü vermeden, mantosunu kapar, kaçmaya çalışır. İhsan, yarasını açarak intihara teşebbüs eder. Ayşe de ister istemez geri dönmek zorunda kalır.
Rastlantılar İhsan’a fena bir oyun oynar. Hava değişimi için Ankara’ya gönderilir. Orada, İhsan’ın isteğine aykırı olarak, bir amca kızını onunla evlendirmeye kalkarlar. İhsan bunu kabul etmez, ama dönüşte, trene binerken amcasının kızına, onu öperek veda eder. İşte kötü rastlantı burada olur; Ayşe, bu olayı görmüştür. İzmir’in kızı, o günden sonra İzmir’den başka hiçbir şey düşünmez olur. İhsan’da yırtıcı bir savaş başlamıştır; dışından düşmanlarla içinden kendi kendisiyle savaşmaktadır. İhsan, bir saldırı sırasında, tırmandığı tepenin en yüksek noktasında bir makineli ateşiyle vurulur, Peyami’nin kolları arasında hayatını kaybeder. Hemşire Ayşe de bu saldırıda vurulanlar arasındadır. Peyami, bir sedye içinde, bir asker kaputu altında onu bulur. Hemşire gömleği kana bulanmıştır. Sol kaşın üstünden iri bir yara almıştır. Ayşe’nin şehit oluşu üzücüdür: Sıhhiye Bölüğünde çalışırken komutanın şehit düştüğü haberi gelir. Bunu duyar duymaz fırlar, en ileri hatta kadar koşar, yakalayamazlar. Bir top mermisi parçasının isabetiyle, işte bu sırada vurulur.
Peyami, Ayşe’yi de, İhsan’ı da Gökçepınar’da yan yana gömdürür. Niyeti İzmir’e en önce girip, bunu Gökçepınar’da yatan Ayşe’ye anlatmaktır. Çünkü, Peyami’ye göre Ayşe hiç kimseyi sevmemiştir. Onun seveceği insan, İzmir’e ilk gelecek olan insandır.
Peyami’nin hatıra defteri böyle biter. Ameliyattan sonra, Cebeci hastanesinin iki doktoru bu konuda konuşurlar. Yedek asteğmen Peyami Efendi’nin kağıtları incelenmiştir. Ne İhsan isminde bir alay komutanı bulunmuştur, ne de Ayşe adında bir hemşire. Peyami’nin akrabası da bulunmamıştır. Bunun üzerine iki doktor, hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayaller olduğuna karar verirler.
KİTABIN ADI :Bir Tereddütün Romanı
KİTABIN YAZARI : Peyami Safa
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Ötüken Yayınevi, İstanbul
BASIM YILI : 1987
1.KİTABIN KONUSU :
Yazdığı güzel eserler sayesinde birçok kadınla tanışan fakat tereddütünün kurbanı olan yazar, kararsızlığı yüzünden ilişkilerinin hiçbirinde kesin bir sonuç elde edemez. Yazarın olaylara karşı bu ilgisizliği sadece kendisinin degil tanıştığı insanların hayatını da karartmıştır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Mualla hanım kendisine yakın bir dostu tarafından tavsiye edilen kitabı tereddüt içinde okur. Kitapta anlatılanlar Mualla hanımın ilgisini çok çok çeker. Kitabı elinden bir türlü bırakamaz. Kitapta zehirlenen, ölüm ile yaşam arasında mekik dokuyan bir adamın hiç geçmeyen zamanı, yanlız bir şekilde ölüm korkusu anlatılıyor. Mualla hanım kitabın yazarını merak eder ve daha sonra bir aile dostu olan Raif Bey tarafından yazarla tanıştırılır. Raif Bey Mualla hanımın saf, temiz ve iyi bir aile kızı olduğunu, bekar olan yazarın onunla evlenmesinin uygun olacağını söyler. Kızla tanışan yazar kızı çok beğenir ve evlenme teklif eder, fakat cevabı için Mualla’ya zaman verir. Yazarın bu trklifini, İtalya’dan kocasından ayrılıp yazar için İstanbul’a gelen, yazarın eserlerini hayranlıkla okuyan, yazardan tiyatro eserleri için bilgi almaya gelen ve yazara aşık olan Vildan, bir partide duyunca soluğu bir gece yarısı yazarın otelinin önünde alır. Şöför yazarı otelden alır ve onu bekleyen arabaya getirir. Yazar koltuğa yayılmış, şaşkına dönmüş kadını görünce tanıyamaz. Dikkatli baktıktan sonra hatırlar. Vildan hanım Mualla hanıma yapılan teklifi kıskanmaktadır. Yazar o gece ona özel olarak hazırladığı odaya götürmek için ısrar eder. Yazarın bütün bu ısrarlarına karşı gitmemek için direnir ve sonunda çok geç olduğunu bahane ederek onu ikna eder. Daha yazara telefon açıp müsait bir zamanda gideceklerdi… Sabah olunca yazar, oteli çok sevdiği için otelden taşınmaz ancak kapıcıyı kendisini telefonla soranlara otelden taşındığını söylemesi için tembihler. Daha sonra Vildan hanım iş yerine gelerek yazarı bulur.
Yazar kimsenin Vildan’ı işyerinde görmemesi için gideceğine dair söz verir. Bir perşembe günü gidecektir. Vildan hanım her şeyi hazırlayıp heyecan içinde beklerken tereddüt içinde olan yazar kapıdan geri döner. Sonra gitmediğine pişman olur. Yazar yine tereddüt içindedir ama perşembe günü geleceğini bildirir. Vildan hanım yazarı eşi gibi karşılar. Tereddüt içindeki yazar biraz rahatlar. Bu rahatlık uzun sürmez. Vildan hanım aldığı fazla alkol ve ilaçların etkisiyle kendisinden geçip bilinçsizce sayıklar. Gerçek adının Vildan olmadığını, ermeni asıllı olduğunu, anlatılan her şeyin hikaye olduğunu söyler. Sonra üzerinda İtalyanca “Bu hançer bir kalbe girecek” diye yazılan bir hançer çıkarır. Vildan hanım çok uzaklara gidip ıssız bir ormanda hançeri kalbine sokmanın planlarını yapmaktadır. Uzun süre sayıklayan bitkin haldeki Vildan derin bir uykuya dalar. Yazar, sabahleyin kapıyı açtığında kapıcıyı görür Vildan’ı ona teslim edip uzaklaşır. Aradan bir hafta geçince evine tekrar uğradığında Vildan hanımın adresi bilinmeyen bir yere taşındığını öğrenir. Yazar için Vildan hanım tarihe karışmıştır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Tereddütle yapılan bir işte başarı elde etmek mümkün değildir. En kötü karar kararsızlıktan daha iyidir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Mualla: okumayı seven, dürüst, saf ve temiz bir aile kızıdır.
Vildan: Yazarı elde etmeye çalışan, bu uğurda İtalya’dan kocasını terkedip gelen, kıskanç bir kadın. Yazarın tereddütleri karşısında tarihe karışmştır.
Yazar: Karar vermekte güçlük çeken ve herşeye tereddüyle yaklaşan kararsızlığı yüzünden kalıcı ilişkiker kuramayan duygusal bir kişiliğe sahiptir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Peyami Safa (1899- 15 Haziran 1961):
Yazar. İstanbul’da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa’nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul’da öldü
Başlıca eserleri: Gençliğimiz , Şimşek, Sözde Kızlar , Mahşer, Bir Akşamdı, Süngülerin Gölgesinde, Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü, Canan, Dokuzuncu Hariciye KoğuşuFatih-Harbiye , Atilla, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya’nın Koltuğu, Yalnızız, Biz İnsanlar.KİTABIN ADI: CEZMİ
KİTABIN YAZARI: NAMIK KEMAL
YAYIN EVİ VE ADRESİ: İNKILAP-İSTANBUL
 BASIM YILI: 1990
 KİTABIN KONUSU :
Adil Giray’ın İran ile Osmanlı arasında yapılan savaştan sonra esir düşüp, orada Perihan, Şehriyar ve Cezmi ile olan ilişkilerini anlatmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ
            Olay Sokullu Mehmet Paşa döneminde, İstanbul’ da başlar, Azerbaycan’ da, İran’ da sürüp gider ve Tebriz Sarayında  sona erer.
           Cezmi çok iyi bir atlı spor ustasıdır. Bu ustalığı sayesinde Ahmet Paşa ile tanışır. Ahmet Paşanın verdiği bir yemekte Cezmi’nin atlı sporda olduğu kadar şairlikte de usta olduğu anlaşılır. Şairliğinin ünüyle Nevi ile tanışır.
1570 yılında İran seferi başlar. Cezmi bu sefere gönüllü olarak katılır. Bu sefer sırasında çok ustaca ve zekice davranışlarda bulunur ve ünü bir kat daha artar. Hatta sefer sırasında düşman olduğu halde canı pahasına da olsa Pertev isminde bir İran askerini de nehirde boğulmaktan kurtarır. Bu sayede Pertev’lede çok iyi dost olurlar. Bir başka İran seferinde Cezmi, Adil Giray’la tanışır. Cezmi bu savaşlarda gösterdiği kahramanlık sayesinde Adil Giray’ın teveccühünü kazanır.
Kötü şans eseri Adil Giray ve kardeşi Gazi Giray savaş sırasında İranlılara esir düşer. Savaşta Adil Giray’ ı esir eden Hamza Mirza İran şahının oğlu ve komutan, Cengizoğullarından  öyle iki kahraman şehzadeyi esir alarak başkente götürüp şöhret kazanmak ister.
Adil Giray ve Gazi Giray , Şehriyar tarafından ayrı yerlere hapsedilirler. Adil Giray sarayda ağırlanırken Gazi Giray bir adada “Kahkaha Zindanı” denilen yerde hapsedilir. Bunun sebebi ise Şehriyar’ın Adil Giray’I ilk anda görüp aşık olması ve Gazi’nin bu durumu anlayıp sorun çıkarmaması içindir.
Şehriyar, Adil ile görüşebilmek için türlü entrikalar çevirir. Onunla buluşup konuşmasını ise Adil’den bilgi alıp, onunda yardımıyla Kırım Hanlığı’nı ele geçirecek planlar yapmak olarak yorumlar.
Adil’in esirliği zamanında İran devletini kör bir şah, onun karısı Şehriyar ve kardeşi Perihan idare ediyorlardı. Şehriyar’ın oğlu Hamza Mirza ise sadece savaşlarla ilgileniyordu.
Şehriyarın Adil Giray’la yaptığı ikili müzakereler Perihan’I şüphelendirir. Perihan’da müzakerelere devletin bir idarecisi olarak katılmak ister ve katılır.
Şehriyar bir şekilde aşkını Adil Giray’ a yalnız oldukları zaman açıklar. Fakat Şehriyar çok kıskanç kişiliğe sahip  olduğundan  Perihan’dan gelebilecek tehlikeler için Adil Giray’a Perihan’ı olduğundan çok zıt bir şekilde tanıtır. Adil’ de inanıyormuş gibi davranarak Şehriyar’ a bir şey sezdirmeyip, onu kullanıp, kardeşini de serbest bıraktırıp anavatanına dönmek istemektedir.
Perihan, Adil Giray’ı ilk gördüğünde aşık olmuştur. Fakat Adil, Perihan’nın o tatlı güzelliğini üstündeki peçe sayesinde görememiştir. Fakat ilk görüşmelerde Adil Perihan’nın ne kadar zengin kalpli olduğunu, Şehriyar’ın anlattığından çok farklı olduğunu anlamıştır. Perihan’ın yüzünü de göstermesiyle ona ilk görüşte aşıl olmuştur.
Şehriyar’ın delice şehveti Perihan’ın masumca aşkı her ikisini de birbirine düşürmeye yeter. Şehriyar ve Perihan aynı kişiye aşık olduklarını, anlayınca artık aralarında bir kıskançlık  yarışı başlar. Ayrıca Adil’inde Perihan’ı sevdiğini anlayan Şehriyar her ikisini de öldürmek için planlar yapar.
Adil Giray esir düştükten sonra Cezmi bu haberi alır ve Adil’in yardımına koşar. Cezmi, bir şekilde Adil’in bulunduğu odaya girmeyi başarır. Bundan sonra kaçış ve İran devleti hükümetini yıkıp yerine kendilerini getirmek için planlar yapmaya başlarlar. Cezmi bu planları uygulamak için bir İran askeri olan Abbas’ı kullanır.
Şehriyar’ın yaptığı planlar yanlış zamanda uygulandığı için suya düşer.  Hatta planın istediği gibi gitmemesi kendisinin ölümüne sebep olur.
Şehriyar’ın askerleri Perihan ve Adil Giray’ ı da  öldürürler , fakat aşklarını yok edemezler. Her ikisi de aynı mezara Cezmi tarafından defnedilir.
Cezmi kılık değiştirerek vatanına geri döner.
 KİTABIN ANAFİKRİ :
İki insan birbirini gerçekten seviyorsa hiçbir engel bu iki insanı birbirinden ayıramaz, mezarda dahil.
 KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Cezmi:  Bilgin bir şair, yakışıklı, atlı sporda usta, cesur, gözüpek, yüksek karakterli bir askerdir.
Adil Giray : Doğuştan şair yaradılışlı, vicdanı temiz, kültürlü, kuvvetli, hamiyetli, yüksek iradeli ve girişken bir askerdir.
Perihan: Şahın kız kardeşidir.Tanrının özene bezene yarattığı,  dünyalar güzeli bir kız olup, cesur, kuvvetli, sağlam iradeli, ahlak ve karakter bakımından emsali olmayan bir kişidir.
Şehriyar : Şahın karısıdır.Kırkında olmasına rağmen ince bir güzelliğe sahip, kuvvetli bir bünyesi olan, karakter bakımından ise ;iradesi zayıf, fesat düşkünü, menfaatçi bir kadındır.
Hamza Mirza : Şehriyar’ın oğludur. Annesine benzemeyen bir yapısı vardır. Annesi bir yılan Hamza ise bir kaplan yapısına sahiptir. Cesur , gözüpek, tecrübeli bir askerdir.
Abbas: Cezmi’nin görevlendirdiği , parayı çok seven bir İran askeridir.
 KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER  :
 Kitap Türk edebiyatının ilk romanlarından olup, duygu ve hayale fazla yer vermiştir. Günümüz aşk ve tutku romanlarından pek farkı yoktur. Dili halk dilinde değildir. Akıcı ve heyecan verici bir romandır.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA ŞAHSİ BİLGİ :
Namık Kemal vatan şairlerimizin en büyüğüdür. Tekirdağ’ da doğdu. Annesi ve babasının yanında özel eğitim gördü. 16 yaşında evlendi Fransızcayı ögrendi. Tasvir-ı Efkar, Hürriyet ve İbret gazetelerinde yazdı. Sürgün edildi. Sonra tekrar İstanbul’a döndü. 2. Abdulhamid’in hışmına uğrayarak Midilli adasına sürüldü. Daha sonra Sakız adasına nakledildi ve orada üzüntüden vefat etti.
ESERLERİ:
Romanları  : İntibah ve Cezmi
Tiyatroları  : Vatan Yahut Silistre, Zavallı Çocuk, Akif Bey, Gülnihal, Karabela, Celalettin Harzemşah,
Eleştirileri : Tahrib- ı Harabat, Takip
Şiirleri  :Namık Kemal, Hayatı ve ŞiirleriReşat Nuri GÜNTEKİN – Çalıkuşu
KİTABIN KONUSU:
Evleneceğinden önceki gün Feride nişanlısı Kâmran’ın daha önceden kendisini aldattığını öğrenir. Bunun üzerine Feride kaldığı teyzesinin evini terk eder ve Fransız Lisesi’nde aldığı eğitime güvenerek Anadolu’da öğretmenlik yapmaya karar verir. Anadolu’nun çeşitli şehirlerindeöğretmenlik yapar. Bu görevi sırasında Feride Anadolu insanının sorunlarıyla karşı karşıya gelir. Genç ve güzel bir kadın olan Feride gittiği yerlerde rahata eremeyecek sürekli yapılan dedikodular nedeniyle günleri üzüntü içinde geçecektir.
KİTABIN ÖZETİ:
          Feride hareketli, yaramaz ve aynı zamanda da dışarı hiçbir zaman vurmasa bile duygusal bir kızdır. Üç yaşına kadar Musul’da yaşamış olan Feride buradaki kuraklıktan dolayı ailesi ile birlikte Kerbelâ’ya göçmüştür. İstanbul’a göçmeden önce altı yaşındayken annesini kaybeder. Bundan sonra Feride teyzesinin yanına İstanbul’a gelir. İstanbul’da yeni akrabalarıyla tanışan Feride, burada da yaramazlıklarını sürdürür. Yalnız bir tek Besime Teyzesinin oğlu olan Kâmran’a karşı çekingenliği ve cesaretsizliği vardır. Kâmran ise yaşça Feride’den büyüktü ve çok uslu ve ağırbaşlı biridir. Feride dokuz yaşındayken de büyükannesini kaybetmiştir. Sonra Feride on sene boyunca okuyacağı Sör Mektebi’ne yazılır. Okula başladıktan kısa bir süre sonra da babasını kaybeder. Yaramazlıklarına okulda da devam eden Feride   bu yüzden arkadaşlarından ayrı bir şekilde tek başına oturtulmuştur.
          Feride birçok kişinin cesaret edemeyeceği işlerde yapardı. Meselâ her teneffüs okullarındaki ağaca tırmanır ve daldan dala atlardı. İşte bunu gören muallim ona “Bu kız insan değil ÇALIKUŞU”  diye bağırmış ve o günden sonra Feride’nin adı ÇALIKUŞU olarak kalmıştır.
          Feride ile Kâmran genelde birbirleriyle kavga ederler. Ama ikisinin esas ilişkisi Feride’nin yine ağacın üstündeyken bir akşam Kâmran ile Neriman adında dul bir kadının konuşmalarını duymalarıyla başlar. Bu günden sonra Kâmran Feride’den  korkmaya başlamıştır ve ona, bu olayı kimseye anlatmaması için, düzenli aralıklarla hediyeler gönderir. Fakat bu hediyeler Feride’yi kızdırıyordur. Bir yaz Feride Tekirdağ’a başka bir teyzesini yanına gider. Teyzesinin kızı Müjgân Feride’nin çok sevdiği, ağırbaşlı ve Feride’ye ailede tek söz geçirebilen kişidir. Feride okulda, arkadaşları kendi sevgililerinden konuşurlarken o da konunun dışında kalmamak için, Kâmran’ı kendi sevgilisi gibi anlatmıştır. Feride bunu Müjgân ablasına anlattığı zaman , Müjgân, Feride’nin Kâmran’ı sevdiğini anlar ve her zaman Feride’nin ağzından Kâmran’la ilgili laf almaya çalışır. Kâmran Müjgân’ın da düşündüğü gibi o yaz Tekirdağ’a gider. Bir gün salıncakta sallanırken Kâmran Feride’ye evlenme teklif eder ve daha sonra nişanlanırlar.
          Feride Müjgân ablasının önceden de tahmin ettiği gibi Kâmran’ı çok seviyordur fakat nedense Kâmran’a karşı çok çekingen davranıyordur. Onunla yan yana gelmemeye özen gösteriyor ve doğru düzgün konuşmuyordur. Kısaca Kâmran’dan kaçıyordur.
          İstanbul’a döndükten bir süre sonra Kâmran, amcasının teklifini Feride ile birlikte değerlendirir ve en sonunda memuriyetini yapmak için amcasının yanına Avrupa’ya gitmeye karar verir. Bu memuriyet dört sene olmasına rağmen ikisi için de çabuk geçer. Fakat düğüne üç gün kala hiç beklenmedik bir olay olur. Feride bahçede dolaşırken kapının önünde siyah çarşaflı bir kadın görür ve o kadın Feride’ye  Kâmran’ın Avrupa’da başka bir kadını sevdiğini söyler. Yanında Kâmran’ın yazdığı bir mektubu getirir. Bu olayı öğrenen Feride derhal evi terk eder ve kendi hayatını kurmak ve yaşamak için Anadolu’ya gitmeye karar verir.
          İstanbul’dan çıkmadan önce Feride annesini dadısı olan Gülmisal Kalfanın evinde kalır. Yaklaşık bir bir buçuk aylık bir beklemeden sonra Bursa’nın merkez rüştiyesinde Coğrafya ve Resim muallimliğine tayin edilir. Fakat Feride Bursa’ya gittiğinde bir başkasının daha aynı göreve atandığını görür. Bir aylık bir beklemeden sonra bu görev Feride’ye çıkartılmıştır. Fakat Feride müdürün ısrarcı teklifleri ve diğer öğretmenin ağlayışları ile hazırlanan bu tuzağa, hayat tecrübesi olmadığı ve kalbinin çok temiz olması nedeniyle düşerek, görevinden istifa edip Bursa’nın yakınında Zeyniler Köyünde muallimliğe geçer. Müdürün Feride’yi kandırmak için öve öve bitiremediği Zeyniler Köyü daha doğru dürüst yolu olmayan hatta okulu bile ahırdan bozma bir yerdir.
          Feride önceleri hiç sevmediği o can sıkıcı ve karanlık yeri alıştıkça sevmeye başlıyordur. Bu köyde hemen derse başlamış ve öğrencilerle iyi ilişkiler kurmuştur. Fakat öğrencilerinin arasında Munise adında bir kız onu çok etkilemiştir. Bu kız babası ve ablasıyla kalıyordur. Bu kızı çok sevdiği için onunla diğerlerine oranla daha fazla ilgileniyordur. Bir gün Munise bir kabahat işler ve babası onun üzerine yürüyünce evden kaçar. Karlarla bir gün boğuştuktan sonra Munise Feride’ye sığınmaya karar verir. Feride bu olay üzerine, Munise’nin  babasından da izin alıp onu evlatlık edinir.
          Feride her geçen gün bu küçük köye alışmaktadır. Bir gün köye bir müfettiş gelir ve okullarını ziyaret eder. Daha önceden de belirttiğim gibi ahırdan bozma bu okulu müfettiş gördüğünde bu okulda ders yapılamayacağını söyler ve okulu kapatmaya karar verir. Feride’ye ise onu başka bir okula tayin edeceğini söyler. Feride, Maarif Müdürünün yanına gittiğinde müdür ona açıkta yer olmadığını söyler. Ama müdürün odasında eski bir arkadaşını görüp, onunla Fransızca konuşmaya başlayınca bu olay sayesinde Bursa Darülmuallimatında çalışmaya başlar.
          Feride bu okulda da çok mutlu olmuş ve yine öğrencilerle çok iyi ilişkiler kurmuştur. Artık Feride çok güzel bir genç kız olmuştur. Bu güzelliği nedeniyle kendisine Bursa’da “ipekböceği” ismini takarlar. Okul çok iyi gidiyordur fakat okulda çok sevdiği ve kendisine çok yakın hissettiği Şeyh Yusuf Efendi, Feride’ye aşık olmuştur. Üstelik bunu Feride’den başka herkes bilmektedir. Bir gün bunu bir arkadaşı Feride’ye söyleyince Feride çok utanır ve artık insan içine çıkamaz olur. Çünkü Şeyh Yusuf hastalanıp ölünce Feride’ye herkes suçluymuş gibi bakar ve Feride buna daha fazla dayanamayarak Çanakkale’ye gider.
          Maarif Müdürünün emriyle Çanakkale Rüştiyesi’ne emri çıkan Feride, Munise’yi de alarak Çanakkale’ye yerleşir. Fakat güzelliği burada da herkesin dikkatini çeker ve bu sefer ona “Gülbeşeker” ismini takarlar. O çevrenin en zengin ailesinin kızlarının öğretmenliğini yapan Feride, kızın da isteğiyle konağa davet edilir. Fakat bu davetin sebebi başkadır. Konağın sahibi Nerime Hanımın  amcasının oğlu İhsan, Feride’yi beğenmiştir. Davetin esas sebebi evlenme teklifidir. Fakat Feride bu teklifi herkesi şaşırtacak şekilde reddeder. Bu olaydan kısa bir süre sonra Hafız Kurban Efendi adında evli bir adamdan daha evlenme teklifi alan Feride bu teklifi de reddeder. Tabii Feride artık sokağa çıkamaz olmuştu.
          Bir süre sonra da Nazmiye adında bir arkadaşının davetini iyi niyeti nedeniyle kabul eden Feride başına neler geleceğini bilmiyordur. Arkadaşı Feride’ye nişanlısını ve nişanlısının en yakın arkadaşı olan Burhanettin adında birini tanıştırır. Daha sonra yemeğe indiklerinde bütün salon Burhanettin ve Gülbeşeker diye inliyordur. Bu davet aslında Burhanettin Bey ile Feride’nin arasını yapmak için düzenlenmiştir. Bu olaydan sonra Feride artık Çanakkale’de de daha fazla kalamayacağını anlar ve okulun müdiresinin birkaç yakın arkadaşı ile görüşmek için İzmir’e gider.
          Fakat burada işler istediği gibi gitmez. En sonunda oranın en zenginlerinden birinin kızlarına Fransızca dersi vermeyi kabul eder. Artık Feride ve Munise köşkte kalıyorlardır. Fakat köşkün sahibinin oğlu Cemil Bey gece Feride’yi merdivenlerde sıkıştırır. O evden ayrılmadan önce Kâmran’ın önceki yaz evlendiği haberini alır. Daha sonra Maarif İdaresine gittiği zaman Kuşadası’nda Türkçe ve resim muallimine ihtiyaç olduğunu öğrenir. Feride bu görevi kabul ettikten sonra, Anadolu yolculuğunda son durağı olan Kuşadası’na hareket eder.
          Kuşadası’nda okulu istediği gibi yöneten Feride burada da mutluluğu bulmuştur. Ancak Kuşadası’na gittikten bir ay sonra muharebe başlar ve okul,  kumandanlığın emriyle hastaneye dönüştürülür. Feride, daha önce Zeyniler’de tanıştığı bir doktoru, Hayrullah Bey’i, burada tekrar görünce, onun ısrarı sonucu hastane de hemşirelik yapmaya başlar. Hemşireliğe başladıktan bir ay sonra Feride’nin hastası İhsan Bey olur. İhsan Bey muharebede ağır yaralanmış ve ameliyat edilmiştir. Feride hem İhsan Bey’e acıdığı hem de Kâmran’ı unutmak için, İhsan Bey’e evlenme teklifi etmiş fakat kendine acındığını anlayan İhsan Bey bu teklifi reddetmiştir.
          Muharebe bittikten sonra mektep tekrar kurulur ve Feride “Müdire” olur. Fakat acılar burada da Feride’yi bırakmaz ve Feride Munise’yi toprağa vermenin üzüntüsü ile tam on yedi gün boyunca kendine gelemez. Onun bu durumunu gören ve onu bir kızı gibi seven Hayrullah Bey, Feride’yi iyileşinceye kadar bekler ve onu yanına alır. Bu olaydan sonra Feride artık Hayrullah Bey ile birlikte kalmaya başlar. Fakat Feride’nin Hayrullah Bey’in yanında kalması halk tarafından hoş karşılanmaz ve ikisi hakkında kötü dedikodular çıkar. Bunun üzerine Hayrullah Bey dedikoduları engellemek için Feride ile evlenir.
          Feride ise evlenmeyi kabul ederken hayatında ilk ve tek sevdiği Kâmran’dan da ayrılmış oluyordu. Bu durumu anlayan Hayrullah Bey ölmeden önce son isteği olarak Feride’den  İstanbul’a  gitmesini ister ve Feride’ye Kâmran’a iletmesi için bir mektup verir. Bu mektupta Kâmran’a Feride’nin kendisini ne kadar sevdiğini yazar. Ayrıca mektubun içine bu kitabı oluşturan Feride’nin günlüğünü de koyar.
          Feride bu son istek üzerine İstanbul’a gittiğinde Kâmran’ı ne kadar sevdiğini bir kez daha anlar. Kâmran’da evlendiği kadını kaybetmiştir. Ayrıca Kâmran evlense bile yalnızca Feride’yi sevmiştir. Kâmran bu günlüğü okuyunca Feride’nin de kendisini sevdiğini anlar. Bunu amcasına anlattığında amcası ve Kâmran, Feride’nin haberi olmadan kadıya giderler ve nikâh kıydırırlar. Böylece Feride bu kadar acıdan sonra haberi olmadan hayatta en çok istediği kişiyle evlenir ve en sonunda mutluluğu bulur.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Bence bu kitabı okuduktan sonra şöyle bir yargıya ulaşabiliriz:  “Bazı olaylardan kaçmakla, onlardan kurtulamayız.”
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
            Çalıkuşu’ndaki  kahramanlar aslında hayatımızda her an karşılaşabileceğimiz , içimizden  birileri.Kahramanların hiçbiri ütobik özellikleri olmayan , karakterleri tam olarak anlaşılabilen kişilerden oluşmuştur.
            Kahramanlardan baş kahraman hepinizinde bildigi gibi , dizi filminde Aydan Şener’in canlandırdığı Feride diğer bir ismiyle Çalıkuşu. Feride küçüklüğünde heyecanlı , hareketli tam anlamıyla yaramazlıktan bıkmayan bir kişiliğe sahip.Çalıkuşu ismini de Fransız Kolejinde öğrenim görürken tenefüslerde ağaca çıkıp daldan dala atladığını gören bir öğretmeninin :
“ Bu çocuk insan değil,çalıkuşu “ diye bağırmasından almıştır . Feride adı ise bayram elbiseleri gibi pek sayılı günlerde kullanılan resmi bir ismi olarak kalmıştır.
            Feride öğretmenliğe başlamasıyla gittiği her yerde , güzelliğiyle herkes tarafından aşık olunan , Gülbeşeker,İpekböceği  gibi türlü isimler takılan biri olur.Hakkında dedikodular olur.Fakat o Kâmran’ı kalbinden atamamasına rağmen Kâmran ile evliliğine üç gün kala öğrendiği ; Kâmran ‘ ın başkasıyla birlikte olduğu haberi , Kâmran’a karşı nefret dolu olmasına sebep olur .Bu öyle bir nefrettir ki  Kâmran’la ilgili olan herşeyden nefret duymaya başlar . Örneğin yeşillikten nefret etmesinin sebebi Kâmran ‘ın yeşil gözlü olmasından dolayıdır. Ama Kâmran’ı  unutmak için de öğrencilerine , bulunduğu çevreye birşeyler kazandırmayı , gülmeyi öğretmeyi isteyen gönlü çok geniş birisidir.  Ayrıca Feride Türk romanında ilk ideal kahramandır , bu yönüyle pek çok öğretmene direnç vermiştir.
                Kâmran ise uslu ,okumuş , nazik birisi aynı zamanda Feridenin kuzeni . Kız ayağı gibi küçücük ayaklarında beyaz podüsüet iskarpinleri ,ipek çorapları,yürürken ince bir dal gibi sallanıyor zannedilen narin vücuduyla erkekten ziyade kıza benzeyen birisi . Fakat Kâmran Feridenin deyimiyle yere bakan yürek yakan cinsinden sinsi bir sarı çıyandır.Bayanlara  karşı zaafı olan birisidir.Ama Feride’ye karşı daha farklı bir ilgisi vardır, Kâmran evlenmesine  rağmen hala onu sevmektedir.
            Munise küçük bir kızdır . Babası ihtiyar bir köy memuru olan ve üvey annesinden bayağı eziyetler gören bir çocuktur. Feride bu çocuğa karşı özel bir alaka duyuyor ve daha sonra köyün muhtarını aracı yaparak onu yanına alıyor ve beraber yaşıyorlar . Munise bembeyaz denecek kadar uçuk  sarı saçlı , duru beyaz tenli , melek gibi güzel çehreli bir çocuk . Munise küçük yaşına rağmen görmüş geçirmiş gibi Ferideyle konuşuyor , Feridenin dert ortağı oluyor .
            Müjgân Feride’nin kuzeni.Feride’den  üç yaş büyük .Feride akraba çocukları arasında en ziyade onu seviyor.Müjgân Feridenin tam zıddı.Çok ağırbaşlı, ayrıca her istediğini yaptıran birisi.Romanın sonunda Kâmran’la Feridenin yeniden beraber olmalarını sağlamak  için uğraşıyor.
            Dr.Hayrullah Bey çok gün görmüş , temiz kalpli orta yaşın üstunde ihtiyar denecek birisi.Hastalara yardımcı olmayı amaç edinmiş , bu yüzden köy köy çağrıldığı yere hiç çekinmeden giden Dr.Hayrullah Bey Feridenin durumunu da en iyi bilen birisidir.
            Ayrıca Mişel  Fransız Kolejindeki arkadaşı , Hatice Hanım Zeyniler Köyündeki okulda daha çok dini derslere giren birisi ,Besime Hanım ise Kâmran’ın annesi .
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Hem bir aşk hem de bir macera romanı olarak değerlendirilebilecek bu eser, günlük konuşma diliyle yazılmış ve bu yüzden geniş halk kitleleri tarafından beğeni kazanmıştır. Yazarın, olayları ülke gerçeklerinden ve eserin yazıldığı zamandan soyutlamadan ele alması sebebi ile, o zamanları göremeyen yeni kuşaklar için bir takım yabancılıklar görülebilir. Örneğin o zamanlarda çok popüler olan Fransızca terimler ve eski Osmanlıca kelimeler sıkça kullanılmıştır. Buna rağmen yazarın anlatımdaki sadelik ve akıcılık bu yabancı kelimelerin anlamlarını kendiliğinden ortaya koymakta, hiç olmazsa çok zor anlaşılacak noktalar bırakmamaktadır.
          Tasvirlerin oldukça fazla olması, hatta kitabın önemli bir bölümünü işgal etmesi, okurun, kendisini olayların içinde gibi hissetmesini sağlamaktadır. Özellikle insanın ruh halini mükemmel benzetmelerle tasvir eden yazar, bunu yaparken tabiat güzelliklerini, tabiat olaylarını sıkça kullanmıştır.  Mekân tasvirleri ise okuru adeta olayların içine alıp, o mekânlarda yaşatmaktadır.
YAZAR HAKKINDA:
Reşat Nuri Güntekin : 25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ni bitirdi (1912). Bursa’ da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra’ da öldü. İstanbul’ da Karacaahmet Mezarlığı’nda gömülü.
Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi.
Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatrorepertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956’da İstanbul’da öldü.
REŞAT NURİ GÜNTEKİN – DAMGA
KİTABIN ADI: DAMGA
KİTABIN YAZARI : REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ :  İNKILAP VE AKA BASIMEVİ
BASIM YILI  : 10.BASKI-1995
KİTABIN KONUSU:
Aşık olan bir delikanlının sevdiği kız uğruna hayatı boyunca hırsız damgasına  vurulması ve bundan dolayı gelişen olayları anlatır.
KİTABIN ÖZETİ:
          İffet hep abisinden farklı olmak ister.Bunu ilk anlayan Mahmut Efendi İffet’I hep Muzaffer’den ayrı sever.İffet , Kamiyap Kalfa sayesinde haftada  iki gün Paşa babasından habersiz mahalle okuluna gider,oradaki çocuklarla arkadaşlık   eder. Yazları   ise    Karamürsel’de    Damlacık  Çiftliğinde oturan Hatice halasında geçirir.Burada geçirdiği iki ay onun için çok farklıdır.Özellikle halasının anlattığı hayaletli  değirmen öyküsünden çok etkilenir.Bu hikayede; “birbirini çok  seven Fatma ve İsmail,İsmail’inaskere gitmesiyle ayrılırlar.Fatma İsmail’I iki  yıl bekler ama  çevresi ndekiler İ smail’in Yemen’e  gittiğini ve  oraya  gidenin yaşama  ihtimalinin çok az olduğunu söyleyerek Fatma’yı Gaffar Ağa’ya verirler.A radan zaman geçtikten sonra İsmail Yemen ‘de n döner ve  Fatma ‘nın evlendiğini öğrenir. Yalnız ikisi de hala birbirlerini   çok sever.Bunun üzerine geceleri değirmende buluşmaya başlarlar.Birgün basılmak üzereyken  İsmail ,Fatma’nın namusunu kurtarmak için değirmenden kendisini soğuk sulara atar ve ceseti bile bulunamaz.”
İffet bu masaldan çok etkilenir ve bu masal ona seevilen kadın için kendini feda etmeği öğretir.
       İffet büyür,abisi hünkar yaveri olur ve sırma kordonlar takar.İffet’ babası idadi mektebe verir. İffet’in mektepte hürriyetçi ve meşrutiyetçi bir Celal Abisi vardır.Celal’I çok seviyor ve duygularını saklamayıp açıklıkla savunduğu için saygı duyar.Yalnız okulda ki bir öğretmeninin ihtilal ve meşrutiyetten söz etmesi üzerine tevkif edilmesi İffet’i’ okuldan ayrılmasına neden olur.
      Kısa  bir zaman sonra Meşrutiyet ilan edilir ve İffet’in abbası Halis Paşa görevden atılır.Midilli’ye sürgün edilir.İffet’te babasıyla iki buçuk yıl Midilli’de yaşar .Babasının vefatından sonra İstanbul’a dönerve muallim olarak bir evde çalışır.Evin sessiz ve güzel hanımı olan Vedia Hanım ile arasında bir ilişki doğar.Geceleri deniz kenarında buluşurlar.İffet her gece kayıkhane harabesinde Vedia’yı bekler.Vedia onbeş yaşında ki kız çocukları gibi ihtiyatsız davranır ve bir gün yakalanma ihtimali bile akıllarına gelmez .İffet Vedia’a “Damlacık”taki su değirmeninin masalını anlatır.Bir köy delikanlısının sevdiğini ele vermemek için yaptığı fedakarlığını bir gün kendisinin de yapabileceğini söylerdi. Bir gün yine  ihtiyatsızca davranırken basılırlar ve İffet aynen değirmende ki  masalda ki gibi sevdiği  kadının namusunu kurtarmak için hırsız damgası yapar.
       Değirmendeki nasal en sonunda İffet’in  başına gelir.Sevdiği kadın uğruna kendisi hayatı boyuncahırsız damgasına vurulur.Zorla haneye tecavüz ve hırsızlık suçlarından dolayı altı ay hapse mahkum olur.Celal’in sayesinde iyi bir koğuşa verilir.
        Bir mayıs günü Vasif Efendi ile hapisten çıkar.İffet dışarıda kendini iyi hissetmez.Ne yapacağını şaşırır.Bir kaç gün tanıdıklarında kaldıktan sonra ucuz bir oda kiralar.Hapisten çıktıktan sonra Celal ,İffet için yalnız bir arkadaş değil ,adeta bir baba olmuştur.İffet’in Hatice Halası kadar çok sevdiği bir Fahriye Yengesi vardır.Birgün Muzaffer’den yengesinin durumunun iyi olmadığını haber alır ve zorunlu olarak Fahriye Yengesi’ni görmeye gider,Fahriye Yenge onu çok iyi karşılar ve bir istekte bulunur:”400 bin lirasını bankaya yatırmasını ister”İffet çok şaşırır.Çünkü, kendi abisinin bile kendisine güveni kalmamıştır.İffet bu parayı çaldırma korkusuyla bankaya yatırır.Böylelikle  İffet’in kendine güveni gelmeye başlar.Celal ,İffet’e iş bulur.Görüşmek iççin giden İffet ilk iş görüşmesinde  büyük bir ümitsizliğe kapılır.Kendisinden istenen gümrükten ,eşya çıkarmasıydı .”Yarın gelirim “diye mağazadan ayrılır.Ama bu olayın tesiri  günlerce üstünden atamaz,namuslu bir iş  bulmakta ki ümidi giderek azalır.
       Yaz bitiyorduve İffet hala iş bulamaz.Elinde ne varsa satar ,bazı geceler aç yatardı.Ev kirasını ödemek için  en son babasının yadigarı olan altın saati bile satar. En sonunda Celal ,İffet’e Hukuk-I Milliye gazetesinde iş bulur.İffet bundan çok mutlu olur ve yorulmadan çalışmaya başlar.Çevresindekiler artık rahatsız olmaz  çok kısa zaman sonra gazete bütün İffet ve arkadaşlarıTelgraf Gazetesi ‘nde çalışmaya başlar.Fakat kısa zaman sonra Telgraf gazetesinden de ayrılır,yine aç ve açıktadır.Celal geçinemeyip Konya’ya gider.İffet ayda bir Muzaffer abisinin gönderdiği parayla ev kirasını öder.
        Birgün sokakta yürürken Celal’e rastlar.Celal Konya’da avukatlık görevinden ayrılıp,ticarete başlar ve İffet’e de kendi şirketinde bir iş verir. Bundan sonra İffet’in işi şehirler arası yolculuklarda mal taşımaktır.İffet yeni yüzler ,yeni insanlar tanıdıkça hayata bağlılığı artmakta yaptığı işten memnun kalmaktadır.Yolda gördüğü insanlara yardım etmekte ve ihtiyaçlarını karşılar.Yine kötü hava şartlarında İzmir’den İstanbul’a hareket  eder. Tren Afyon’da hareket edemez duruma gelir.Dışarı çıkar ve kendisinden  hasta annesi için yardım isteyen Rana ‘ya yardım eder.Rana masum ve çocuksu bir kızdır.İffet Rana’dan çok hoşlanır,yalnıuz yediği damga yüzünden Rana’dan  uzaklaşır.
     İffet uzun süre sonra Hocası Mahmut Efendi’yi görmeye gider.Mahmut Efendi’nin eşi ölmüş kendisine gelini bakar.Mahmut Efendi ile uzun uzun konuşurlar,eski hatıraları anarlar.Gece Mahmut Efendi’den ayrıldıktan sonra sokakta kavga eden bir kadın ve erkekle karşılaşır.Adam kadını hırsızlıkla suçlar ve polise götürmekle tehdit eder.İffet ,bu kadını görünce Rana aklına gelir ve bu kadının masum olduğunu ,kendisi gibi damga yediğini düşünerek ,onu kendi himayesi altına almayı düşünür.Adama para vererek kızı kurtarır.Yalnız kadın hiç düşündüğü gibi çıkmaz.Bir geceyi beraber geçirdikten sonra kadın ayrılır ve İffet’in duyguları yine incinir.
            Muzaffer Ağabeyinden gelen telgraf İffet’in moralini yükseltir.Telgrafta ev ve yatırımlar hakkında ki mahkemeyi kazandıkları yazar.İffet İstanbul’a döner ve eline epeyce para geçer.İstanbulda iyi bir malikane alır.Yanına da Mahmut Efendi öldükten sonra tek başına kalan gelini ve torununu allır.Eline para geçtikten sonra eski akrabaları ile tekrar görüşmeye başlar.
         Bir gün İffet Beyoğlu’nda  dolaşırken Vedia’ya rastlar. Hiçbir şey olmamış gibi iki çift karşılıklı konuşurlar .İffet tekrardan Vedia’ya karşı duygular hisseder.Yalnız Vedia tekrardan İffet’le olmak istemez.

KİTABIN ANA FİKRİ:
Seven insanın gözünün kör olduğunu,bir anlık düşüncesizhareketlerle kendi hayatını mahvedeceğini anlatır.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İFFET: Olay kahramanıdır.
MUZAFFER:İffet’in abisidir.uyuşuk,tembel,miskin,kibirli biriydi.
MAHMUT EFENDİ:İffet ve Muzaffer’e haftada iki gün ders verirdi .
HATİCE HALA:İffet’in halasıdır,elinde iki kız çocuğuyla dul kalmış ve Karamürsel’de yaşıyor.
HALİS PAŞA :İffet’in babasıdır.
CEMAL KERİM BEY:İffet’in çocuklarına ders verdiği mebustur.
VEDİA HANIM:Cemal Kerim Bey’in ikinci hanımıdır.
ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
İnsanın yaşamı boyunca başından geçen olayları çok sade ve akıcı bir şekilde anlatan yazar tasvirlerden yararlanmış.Kullandığı eski Osmanlıcayla  hikayeye güç kazandırmıştır.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
XXyy.roman,hikayeveoyunyazarlarından Doğum/Ölüm: 25 Kasım 1889 – 7 Aralık 1956 Doğum Yeri: İstanbul    Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi. Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. Eserlerinin tam listesi için şu broşüre bakınız: Türkan Poyraz – Muazzez Albek, Reşat Nuri Güntekin (Ankara, 1957)
Hikaye kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930), vb.
Gezi yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966).
Oyunları içinde en ünlüleri Balıkesir Muhasebecisi (1953) ve Tanrıdağı Ziyafeti (1955)’ dir. Bütün eserleri ölümünden sonra, eşi tarafından, bir külliyat halinde yeniden bastırıldı. Hayatı, sanatı ve eserleri üzerine bir tanıtma kitabı, Muzaffer Uyguner’indir. (Varlık yay;1967). İbrahim Zeki Burdurlu’ nun Romanıyla Reşat Nuri Güntekin (İzmir Eğitim Ens. Yay., 1971) kitabını Birol Emil’ in Reşat Nuri Güntekin’ in Romanlarında Şahıslar Dünyası (1984) adlı doçentlik tezi izledi.
Kemal TAHİR – DEVLET ANA
Kemal Tahir’in “Devlet Ana” adlı romanı altı bölümden meydana gelmektedir. Bu altı bölüm, büyük harflerle yazılarak kaçıncı bölüm olduğunun belirtilmesi yanında ayrıca yine büyük harflerle her bölümün konusunu içeren başlıklarla verilmiştir. Romanın altıncı ve son bölümü “ Kerimcan’ ın Yolu” başlığı altında verilmiştir. Yine bu son kısımda romen rakamları ile birbirilerinden ayrı üç kısım bulunmaktadır. Roman toplam 610 sahifeden ibarettir. Romanın ilk baskısı 1967 yılında Bilgi Yayınevi tarafından yapılmıştır. Romanın elimizdeki en son basım tarihi Ocak 1984’ tür. Roman tek ciltten ibaret olup, ön kapak sade bir baskıya yer verirken arka kapakta kitabın özeti ve yazardan birkaç söz yer almaktadır.
Romanın Konusu:
Osmanlı imparatorluğunun aşiretliğideki yaşam tarzı, adaletleri gelenek ve görenekleri konu edilerek nasıl devlet olma mertebesine yükseldiğıinin destansı bir ifade tarzı ile okuyucuya verilmesi sözkonusudur. Eserde Osmanlı imparatorluğunun aşiretlik devrine inilerek Söğüt’ teki yaşam tarzı dikkatlere sunulmuştur. Bu mekan içerisinde Osmanlı imparatorlğunun yükselmesine sebep olan tarihi şahsiyetler dahil edilmiştir. Bu şahsiyetler içinde osmanlı aşiretinin kurucusu ertugrul Gazi ile ağlu osman Bey ve onun oğlu Orhan Bey mütelaa edilmektedir.
Vaka:
Notüs Gladyüs, burada geçici olarak konaklamaktadır. Bu hanı Mavro ablası Liya ile birlikte işlemektedir. Notüs Gladyüs’ ün Türkopol Uranha isminde arkadaşı vardır. Notüs Gladyüs, oldukça alçak ve karaktersiz bir kişidir. Karanlıktan yararlanarak Liya’nın odasına girer ve ona tecavüz etmeye kalkar ancak Liya’nın elindeki bıçağın zehirli olduğuni söylemesi üzerine bu emelini gerçekleştiremez. Diğer yandan Liya, Türk genci olan Demircan’a aşıktır. Bir gün Liya ile Demircan’ı buluşma halinde yakalar ve acımadan Demircan’ı öldürür aynı zamanda Liya’ ya tecavüz eder. Yardımcı Türkopal Uranha’dır. Bu olay Osmanlı aşiretinde Osman Bey’in oğlu Orhan ve Demircan’ın kardeşi Kerim tarafından görülür. Kerim, olay karşısında şok geçirir inanamaz. Orhan Bey Kerim’i yatıştırır ve olaydan bütün söğüt haberdar edilir. Diğer yandan Demircan’ın annesi Bacıbey oğlunun ölümüne fazla bir tepki göstermez. Bu fuygunsuz durumda öldürülmesinin yiğitliğe yakışmadığı düşencesiyle tepkide bulunmamıştır. Ancak yüreği ağlunun kin acısıyla yanmaktadır. Bu arada Orhan Bey ve Kerim de bu işin peşindedir. Demircan ölünce Bacıbey mollalık yapmakta olan oğlu Kerim’in artık bu işi bırakıp kılıç kuşunması gerektiğini belirtir. Olaylar böyle gelişmekteyken Ertuğrul Gazi çok ağır bir şekilde hastalanır. Artık ölmek üzeredir. Oymağa yeni bir Bey gerekmektedir. Sonunda oymağın ileri gelenleri tarafından oylama yapılır ve osman Bey oymağın başına getirilir. Ancak bu iş için başka bir istekli kişi de Osman Beyin amcası Dündar alp’ tir. Dündar Alp beyliği ele geçirme pahasında da olsa Rum taraflarına büyük bir yakınlık göstermiş, osmanlılara karşı onlara arka olmuştur. Diğer yandan ablası öldürülen Mavro hanı kapatmak zorunda kalır. Mavro’nun Türk’lere karşı senpatisi vardır. Mavro ablasının Demircan’la olan ilişkisini bilmektedir. Bu olayda Nilüfer’e tekfurla evlenmesi için baskı yapılmış ve bir yere haps edilmiştir. Bu işte de Notüs Gladyüs ve Uranha’nın parmağı vardır. Demircanın öldürülmesi olayındada Notüs Gladyüs ve Uranha’nın parmağı olduğu anlaşımştır. Tekfurlara karşı savaş açılmış yapılan savaşta Dündar Alp karşı tarafı desteklemiştir. Ancak savaş onların yenilgileri ile bitmiştir. Savaştan sonra Nilüfer ile Orhan Bey’in düğününe gelmiştir. Aynı şey Kerim ve Aslıhan içinde sözkonusudur. Roman bu olayların sonucunda neticelenir.

Özet:
Eser, Ertuğrul Beyin at bakıcısı Demircan’ın öldürülmesi olayı ile başlar. Olay, atla geziye çıkan Kerim ve Orhan Bey aracılığı ile görülür ve herkez bu olaydan heberdar edilir. Kerim, Demircan’ın kardeşidir. Gördüğü bu olay karşısında şok geçirir ancak aynı tepkiyi annesi Bacıbey’in göstermemesine şaşar. Bacıbey’in herhangi bir tepki göstermemesindeki sebep oğlu Demircan’ın vurulduğu anın hoş bir manzara orz etmeyişidir. Ama intikam ateşiyle yanıp tutuşmaktadır. Daha sonra romanda ikinci derecedeki olay Ertuğrul’un ölümü ve Osman Bey’in oymağın beyliğini üstlenmesidir. Diğer yandan oğlu ölen Bacıbey Kerimin ağabeyisinin yerini alması için onu zorlaması sözkonusudur. Bu amaçla Kerim kılıç derslerine başlar. Orhan Bey’le birlikte Kaptan Çavuş’tan kılıç dersi alırlar. Bu arada kaptan Çavuş’un güzel kızı Aslıhan ile Kerim’in arasında bir duygusal ilişki söz konusudur. Öte yandan Osman Bey zamanının ulularından Şeyh Edebali’nin kızını alır ve Edebali’nin kızı olan Bala Hatun Osman Bey’in ikinci hanımıdır. Evlendikten sonra Osmanlı aşiretinin geleneklerine kolaylakla uyar. Diğer yandan Orhan Bey, Nilüfer Hatunla olan ilişkisini evlenmeye kadar vardırır. Ancak, roman Orhan Bey evlenmeden son bulur. Diğer yandan Kerim ile Aslıhan’ın ilişkisinin sonucunun evlilikle sonuçlanması eser bitmeden okuyucuya sezdirilmiştir.
Zaman:
Eser konusundan da anlaşılacağı gibi tarihi bir eserdir. Eserin bu yönden geçmiş zamanlardaki olayı mevzu olarak seçtiği çıkarılmaktıdır. Roman, Osmanlı imparatorluğunun aşiretliğindeki zamanı konu olarak ele alır. Yani imparatorluğun kuruluş yılları olan 1299 tarihi devir sözkonusudur. Osman Beyin Bala Hatun’la ilişkisi hakkında da zaman açısından geriye dönülmüştür.
Mekan:
Eserde mekan önce Notüs Gladyüs ve Uranha’nın kaldığı bir rum hanıdır. Eserde, şahıslar yer değistirince normal olarak mekan da değişiklik arzetmektedirler. Eserde Rum’lara ait mekanın dışında Türk’lerin ikamet ettiği mekan da vardır ki, oda Sögüt’tür. Osman Bey’in Şeyh Edebali’nin tekkesine gittiğinde normal olarak mekan buraya ait çizgileri ihtiva etmektedir. Romanda mekan bakımından bir başka özellik Türkların yaylalara olan göçlerinin mekanla birlikte verilmesidir.
Şahıs Kadrosu:
Osman Bey Orhan Bey
Kerim Bacıbey
Şeyh Edebali Mavro
Kaptan Çavuş
Aslıhan Notus
Gladyüs Uranha ve diğer figüranlarPEYAMİ SAFA DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
1.KİTABIN KONUSU:
  Çocukluğundan beri bacağından rahatsız olan ve kimseyi dinlemeyen birisinin, hayaller peşinde koşarken başından geçen olaylar.
 2.KİTABIN ÖZETİ:
Yazarın küçüklüğünden beri çektiği hastalık onu hastahanelerden tiksindirmiştir. Fakat durumu ciddiyetini korumaktadır. Annesi ile kenar mahallelerin birinde virane ahşap bir evde yaşamaktadır.
Bir gün ameliyat olması gerektiğini öğrenip hastahaneden döndüğünde evde annesini bulamaz ama odanın halinden annesinin şiddetli bir baş ağrısı geçirdiğini anlar. O sırada annesi gelir. Yazar ise annesini üzmemek için ona gerçekleri anlatmaz. Kendi doktaruna gidip ona gözükmesi gerektiğini söyler. Annesi yazarın Erenköye gideceğini öğrenince paşanında onu merak ettiğini söyler. Ertesi gün yazar önce paşaya gider. Paşa ilk olarak sağlık durumunun nasıl olduğunu sorar yazar da kaçamak cevaplar vererek olayı geçiştirir. Daha sonra odaya Nüzhet gelir yazardan getirmesini istediği kitapları alır. Kızı gidince paşa yazara bir de doktor Ragıp Bey’ e görünmesini tavsiye eder. Paşanın uzaktan akrabası olan yazar küçük yaşlardan beri onunla konuşur, ona kitap  okur. O akşam yine bir roman okumaktadır fakat paşa uyuyunca Nüzhet’ le birlikte beahçeye gider ve muhabbet ederler. Yazar on beş yaşında ve aralarında dört yaş olmasına rağmen Nüzhet’ i sevmektedir. Ancak onun da aynı duyguları hissetiğinden emin olmaz. Bahçede konuşurken doktor Ragıp’ ın Nüzhet’ i istediğini duyunca önce üzülür ama Nüzhet oralı olmayınca, duyduğu şüpheye rağmen keyfi yerine gelir.  Daha sonra Nüzhet annesinin isteği üzerine uyumaya gider ve yazar da kendine olan tüm güvenini kaybeder.
Hastalığı onu normal yaşından çok daha olgun davranmaya sevk etmiştir. Doktorun ikazlarına rağmen baston kullanmayan yazar o gece yatakta yorgun ve acı içinde kıvranmaktadır. Henüz uyumadan Nüzhet yazarın evine uğrar ve uyuyamadığını bahane ederek tekrar koyu bir muhabbete başlarlar. Ertesi gün yazar erkenden doktora gideceğinden Nüzhet onun uyumasını ister.  Fakat yazar ona karşı olan zaafiyetini daha fazla saklayamaz, onu kendisine çekip bir kere öper ve Nüzhet şaşkınlık içerisinde koşarak eve gider.
Sabah olunca yazar Kadıköy’e gider ve paşanın istediği kitapları alır ve sonra da annesine bir ay içerisinde gelemeyeceğini yazar. Oradan da doktora gider fakat operatörün dersi olduğundan görüşemezler. Operatörle akşama görüşebilen yazar ondan baston kullanması ve iyi yemesi ve dinlenmesi konusunda uyarı alır. İşi bitip köşke dönen yazar içeriye girdiğinde kendisinden gizli birşey konuşulduğunu anlar ve üzüntü içerisinde bahçeye oturmaya çıkar. Daha sonra Nüzhet gelir ve yazar içeri girdiğinde annesinin dolabın arkasında çıplak olduğunu söyleyerek onu rahatlatır. Fakat akşam Nurefşan ona gerçekleri yani Nüzhet ile doktor Ragıp’ın durumlarını konuştuklarını söyler. Yazar hayal kırıklığına uğrar ve Nüzhet’ in odasına konuşmaya girer. Nüzhet yine yazarı ikna eder. Daha sonra ikiside uyurlar.
Ertesi günü Nüzhet’ le bahçede geçiren yazar Nüzhet’ le cinsel yakınlaşmalara girer. O akşam doktor Ragıp yemeğe gelir ve yazar hiç oralı olmaz. Konukları gidince Paşa yazara doktor hakkında görüşlerini sorar o da Ragıp’ ı Nüzhet’ e yakıştıramadığını söyler bunu duyan yengesi de içinden yazara karşı kin tutar.
Bir gün yazar yengesinin Nüzhet’i mikroplara karşı uyardığını ve eşyalarımızı ayırdım dediğini duyar ve bunun üzerine evi terketme kararı alır. Ancak annesinin de o gün paşalara geleceğini duyması kararını değiştirmesine neden olur.
Hızla geçen günlerden sonra nihayet evine dönen yazarın ağrıları gün geçtikçe arttığından annesi onu fakülteye götürür. Operatör ona durumun ciddiyetini hatırlatır ve yerinden bile kıpırdamamasını ister. Evi birden kalabalıklaşan yazarın yakınları onu teselli etmeye çalışır. Tekrar fakülteye gittiğinde operatör bacağın kesilmesi gerektiğini söyler fakat buna razı olmayan yazar birden bayılıverir. Bundan etkilenen operatör kasaplardan farkı olmaları gerektiğini söyleyip yazara, üç aylık bir sürede bacağını kurtarmak için hastahanede kalması gerektiğini söyler. Yazar bunu kabul etmek zorunda kalır ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna yatırılır. Burası ona hapishane gibi gelir ve ilk gecesi olaylı biter. Bu korkuya dayanamaz ve bütün gücüyle bağırıp çağırır. Zor geçen günlerin sonunda ameliyat günü gelir. Ameliyatı bitince yedinci pansumanda doktor bacağın kurtulduğun ancak yer basamayacağını söyler.
Daha sonra da Nüzhet’ ten gelen karttan Paşanın hastalandığını Nüzhet’ in de doktor Ragıp’ la nikahlanacağını öğrenir. Acılar içinde geçen günlerin sonunda annesi doktor Mithat ve arkadaşı onu hastahaneden taburcu ettirirler.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Bize verilen öğütleri ciddiye almalı ve hayallere peşinden koşmamalıyız. Aksi takdirde kaybeden yine biz oluruz.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Yazar: Tek bacağından acı çeken ve ümitleri peşinde rüyalar aleminde koşan birisi.
Nüzhet: Yerinde duramıyan yaşam dolu son derece hareketli birisi.
Paşa: Disiplinli, yardım sever ve dediğim dedik, inatçı birisi.
Yengesi: İçten pazarlıklı kızının iyiliğini düşünen bir anne.
Nurefşan: Köşkün hizmetçisi ve yazarın mutluluğu için elinden geleni yapan birisi.
Doktor Ragıp: Bakımlı ve kültürlü bir doktor.
Doktor Mithat: Yazarın doktoru.
Operatör: İnsanliğa faydalı olmaya çalışan bilinçli bir tıp adamı.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kısa ve anlaşılması güç bi kitap.Yazar kitaptaki şahısları psikolojik yönden ele almıştır.Sürükleyici bir kitaptır.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Peyami Safa İstanbul’ da 1899 yılında doğdu. Dokuz yaşında iken sağ elinin ekleminde kemik hastalığının başlaması, on üç yaşında iken de hayatını kazanmak zorunda kalması yüzünden düzenli okul öğrenimi göremedi, kendi kendini yetiştirdi. “ Biri Yerli ve Kopanlıklar Kralı” adlı (1913) ve “ Üç Kardeş” adlı (1918) birer hikayelik iki küçük kitap çıkarıyor, Fagfur (1918) vb. gibi sanat dergilerinde hikaye çevirileri ve makaleleri yayımlanıyordu.Savaş sonunda, kardeşinin isteğiyle memurluktan ayrılıp basın hayatına atıldı. Çıkardıkları “ Yirminci Asır” adlı bir akşam gazetesinde “ Asrın Hikayeleri” genel başlığı adı altında halk için gazete hikayeleri yazdı. İlk otuz kırk tanesi imzasız yayımlanan bu hikayeler o zaman çok beğenildi; yazar devrin ileri gelen bazı sanatçıları ( Yakup Kadri KaraosmanoğluYahya Kemal BeyatlıÖmer Seyfettin vb.) tarafından teşvik edildi.O tarihten sonra yalnız gazetelerde çalıştı. Fıkra, makale ve roman yazarı olarak geniş bir üne ulaştı. Bu arada “ Kültür Haftası (1936) ve Türk Düşüncesi (1953-1960)” adlı iki de dergi çıkardı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında kendini Faşizm akımına kaptırdı; savaş sonrasında calıştığı parti gazetelerine göre ikide bir ağız değiştirerek siyasal bir dengesizlik içinde bocaladığı, genellikle gerici bir takım görüşlerin savunuculuğunu yaptı. Atatürkün sağlığında “ Türk İnkılabına Bakışlar(1938)” adlı bir kitap yazmışken Atatürkün ölümünden sonra devrin düşmanı bir yol tutu. 1961’ de İstanbul’ da öldü.
ESERLERİ:
Yalnızız, Fatih Harbiye, Şimşek, Bir Tereddütün Romanı, Sözde Kızlar, Mahşer.1. KİTABIN  KONUSU : 
Süreyya ve onun karısı Suat ve akrabaları olan Necip Bey ile aralarında geçen olayları anlatmaktadır.
2.KİTABIN  ÖZETİ  :
Süreyya ve karısı Suat’ la birlikte babasının evinde oturmaktadır. Ama bu halden memnun değildirler. Babası hem yaşlı, hem dediği dediktir. Onun yüzünden her yaz  bir tane taş ocağına benzeyen köye gelirler ve orada sıkıntıdan patlarlar. Suat bu arada başka olaylardan da sıkılmaktadır. Suat’ ın kardeşi Hacer  akrabası olan Necip Bey’ le gönül eğlendirmektedir. Hacer evli ve eşi de onun için herşeyini verecek nitelikte bir eştir. Daha sonraları Suat ile Süreyya birlikte mutlu bir şekilde yaşayabilmenin yolunu aramışlar ve bulmuşlardır. Suat Hanım gizlice babasından para isteyip eşi için bir yalı kiralar. Kocası bu duruma çok sevinir.
Necip de hem dostarı hemde akrabaları  olarak Suat ve Süreyya’ nın yanına gelir. Süreyya için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir. Süreyya bu alışkanlıklarını sürdürürken  Suat  da Necip’le birlikte piyano çalmaktadır.
Başbaşa geçen bu uzun yaz tatilinin sonlarında Necip Bey birşeylerin olduğunu, Suat Hanım’a aşık olduğunu anlar. Bu durumdan kurtulmaya çalışsada başarılı olamaz. Sonunda çare olarak onların yanından ayrılmaya  karar verir. Giderkende Suat’ın eldivenlerinden bir tanesini izinsiz olarak hatıra olması için alır.
Daha sonraları Necip’in tifoya tutulduğu öğrenilir. Süreyya ve Suat buna çok üzülürler. Tehlike devresi geçince Necip’in yanına giderler. Necip hastalığın etkisiyle sinir yorgunluğu içerisindedir. Hacer Necip’in hastalığı sırasında yanında bulunmuş ve o sıralarda Necip’in kendiden  geçmiş olduğu  zamanda yastığının altından bir bayan eldiveni bulmuştur. Hep birlikte hasta hakkında konuşurlarken Necip’in annesi eldiveni gösterir. Suat kendi eldivenini görünce şok olur ve olayı anlar fakat kimseye  sezdirmez. O sırada Necip’te sapsarı olur utancından ve çaresizliğinden ne yapacağını bilemez.
Necip hastalıktan sonraki iyileşme devresini yalıda geçirilmek üzere mecbur edilir. Halbuki O, onlardan kaçmak için uğraşmaktadır.
Bir yaz sessiz ve olaysız bir şekilde geçmiştir. Eylül gelince Süreyya konağa gider. Bu gidiş beklenen bir gidiş değildir. Suat bu duruma anlam veremez. Daha gitmeden önce kışı bile beraber geçireceklerini söylemiştir. Ama Süreyya  birşeyleri sezmiş olup, o yüzden gitmiştir.
Konağa geri dönülür. Necip artık eskisi kadar yalıya gelmemektedir. Hele Hacer’in davranışları , onların her bakışlarından anlam çıkarmaya çalışan tavrı her ikisini de deliye döndürür. Birbirlerini buldukları anda , ister istemez kaybedeceklerdir. Suat kendisinden kalan , Necip’in aldığı eldivenin diğerini de verir. Bunun sebebi ise artık hayatın Suat için yaşamaya değer bir tarafı kalmamasıdır.
O gece konakta yangın çıkar.Herkesi bir telaş ve korku alıp götürür. Canlarını zor kurtarırlar. Ama Suat  ortalıklarda yoktur. Süreyya alevlerin içine doğru Suat diye inlemektedir. Ama cesaret edemez. Necip bir haykırışla içeriye fırlar . Her ikisi de çöken tavanın altında can verirler.
  3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Her ikisi de evli olan kişilerin ellerinde olmadan , bir arada bulundukları sürede birbirlerine , eşlerinden habersiz yakınkaşmaları ve aralarındaki yasak aşkı anlatmaktadır.
 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ  :
      Suat         : Kocası Süreyya ile mutlu bir evlilik sürdürürken Necip Bey’e aşık olur.
      Necip       : Akrabaları olan Süreyya ve Suat’ın yanına gelip , Suat’a aşık olan bir adamdır.
      Süreyya : Suat’ın kocasıdır. Onun için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir.
      Hacer       : Suat’ın kardeşi ve Necip ile gönül eğlendiren bir kadındır.
5.KİTAP HAKKINDAKİ GÖRÜŞ :
Kitap, psikolojik bir roman olup, ruhsal çözümlemelerde çok başarılı bir çalışma sergilemiştir. Şahısların ruh hallerini çok iyİ bir şekilde okuyucuya aktarmaktadır. Yalnız biraz ağır olduğu için okurken zorluk çekilmekte ve bu yüzden biraz da okuyucuyu sıkmaktadır.
6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
Mehmet Rauf, İstanbul’da doğdu. Soğuk Çeşme Askeri Rüştiye’sini ve Bahriye Mektebi!ni bitirdi. Bir süre subaylık yaptıktan sonra, 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra bu görevinden ayrıldı. Hayatını yazarlıkla kazanmaya başladı. 1923’ ten sonra da ticaretle uğraşmaya başladı. Küçük yaşlarda iken edebiyata merak sarmıştı. Birçok eser yazdı,çeviri yaptı. Servet-I Fünun hareketine katıldı.Ahmet Mithat Efendi- Felatun Bey İle Rakım Efendi
  Mustafa Meraki Bey, Beyoğlu civarında oturan 45 yaşllarında bir beydi. 27 yaşlarında Felatun Adlı bir oğlu,15 yaşlarında Mihriban idi. Mustafa Meraki Bey’in hanımı ilk gebeliğini 15 yaşında yaşadığı için diğer gebeliklerinde hep düşük yaptı. Doktorlar ilgilenmediği için, iç ebelere kaldı. Ebeler bez bağlayarak çocuğu düşürmediler ve çocuk düşürmediler. Mustafa Meraki Bey’in hanımı lohusalık hastalığından öldü.
Mustafa Meraki Bey , çocuklu olduğu için evlenmedi. Alafranga hayranı olduğu için kendine alafranga bir ev y yaptırdı. Evde bakıcılığı Rum bir kadın yapardı. Mustafa Meraki Bey, Felatun’u mektebe verdi. Memur oldu, kaleme giderdi. Cuma günleri eş dost ziyareti, Cumartesi cumanın yorgunluğunu atar, Pazartesi alafranga yerlere gider,pazarın yorgunluğunu Pazartesi atar, Salı günü kaleme gidecek olsa havayı iyi görür Beyoğlu’na gider,Çarşamba günü kaleme gitse bile 9’dan 3’e kadar hafta içi ne yaptığını anlatırdı. Çarşamba akşamı iki şaklaban arkadaşla gelir,sabahlardı ve perşembeyi uyuyarak geçirirdi. Böylece yine Cuma gelirdi. Bu haftalar diğer haftalar gibi olurdu. Rakım Efendi, Tophane kavaslarından birisinin oğlu olup,bir yaşarında iken babası ölmüştü. Annesi ile kaldı. Rakım büyüdü mektebe gitti. Felatun’un tam tersine çalışırdı. Arapça ve Farsça’yı rahatça biliyordu. Hadis-i şerif ve Tefsiri çok iyi öğrendi. Matbaada çalışmaya başladı. Bir gün Rakım’ın arkadaşlarında birisi gelerek Fransızca bir kitabı Türkçe’ye çevirmek suretiyle 20 altın vereceğini söyledi. Rakım bu teklifi kabul etti. Kitabı Türkçe’ye çevirince dadı kalfaya söyleyerek 20 bin lirasını alarak eve geldi. Gazetelerdemakale yazmaya başladı. Bu işi parasız gördüğü için arkadaşları ellerine para sıkıştırırlardı. Rakım evini onardı. Bu kadar masrafa rağmen parasız kalmazdı. Dadısı rakımı’ı birçok kez evlendirmeye kalkıştı. Ama Rakım beğenmedi. Rakım bir gün gezerken bir yaşlı adamın yanında güzel bir kız gördü. Onları takip ederek kapıyı çaldı. Yaşlı adama kızın satılık olup olmadığını sordu. Yaşlı adam kızın satılık olduğunu söyledi.
Adama kız için 100 altın istedi. Rakım yanında 80 altın olduğunu söyledi. Ama 20 altını senet yaparak kızı eve getirdi. Kızı dadı kalfa görünce sevindi. Adını Canan koydu. Canan eğitilip öğrenmeye başlatıldı. Rakım da İngiliz kızlarına ders vermeye başladı. Ders için Cuma gününü seçti. Bu kızlar birbirine çok benziyordu. Rakım bir kağıda bir kalemle alfabeyi yazdı. Bir hafta ezberlemelerini istedi. Bu arada Canan’ı da okumaya başlattı. Her zaman eve geldiğinde onu dadısı karşılardı. Ama bu gün Canan karşıladı. -Dadı,her zaman seni ben karşılarken bu gün neden Canan karşıladı. -Bizim beyaz bir cariyemiz var, benim kara yüzümü görmektense -Yok yok dadıcığım senin yüzün ana yüzü gibidir, bilirim. Yine bir gün dersten sonra eve geldi. Evde olağan üstü bir şey gördü. Canan evde yoktu. -Dadı; Canan nerede? -Buradayım beyim. -Evin her yerinde aradım ama bulamadım. -Geliyorum deyip -Ne oldu? -Bir şey olduğu yok -Cariyen piyano öğrenmek istiyormuş bir de adam tutmuştu. Sana söyledik izinin olmaz diye. -Hala da izinim yoktur. Canan sessiz dışarı çıkarak diyerek dadısını uyardı. Bir yarım saat sonra Canan geldi. Evde beyinin olduğunu görünce korktu. Rakım : – Gel yavrum korkacak bir şey yok. Bundan sonra dadısız dışarı çıkmayacaksın. Piyano mu istediniz. Alırız. Öğrenmek istedin,öğretmen tutarız. Canan bu sözleri duyunca çok sevindi. Öğretmenin istediği piyano alındı ve derslere başlandı. Öğretmen Canan’ın azmini beğendi. Kış gelmiş günler kısalmıştı. O yüzden ders saatlerini akşam saat 2 den 3 buçuğa belirlemişti. O, akşam Tophane’den Taksim’e çıkarken bozacıların olduğu yere gelince Felatun Beyle karşılaştı. – Bu ne hal üzerine boza mı döküldü? Desem bozahaneye yeni giriyorsun. – Sorma birader aşçı dükkanında geçerken aşçının cama koyduğu mayonezle süslü balık tabağı,ayağım takılarak üstüme döküldü,tüm mayonez. – İyi ki cam bir yerime batmamış. – Evet efendim. Rakım Efendi sözü kesip oradan ayrıldı. Ev halkı Rakım’ı bekliyordu. Hemen oturuldu. Çorbalar içildi,sonra mayonezli balığın getirilmesi için aşçıya emretti. Aşçıdan mayonezin döküldüğünü duyunca aşçıya sinirlendi. İngiliz kızları Felatun Beyi sevmediklerinden gelmeyişinden sevindiler. – Felatun Bey de mi gelecekti. Gelirken onu görmüştüm dedi. Yemek yenip şarkılar eşliğinde şarkılar söylendi. Rakım Efendi eve döndü. O gün Perşembe günü olduğundan 10 buçuk sularında öğretmen geldi. – Sizde buralarda rast gelir miydiniz? – Bir adam evine gelmez mi? – Her adam gelir ama sizi aylardır göremedik. – İşlerin çokluğundan. – Haftada iki defa Beyoğlu’na geldiğiniz halde dostunuzun evine bir selam vermiyorsunuz. – Daha evinizin adresini sormayı unuttum. – Size ne ceza vereyim şimdi. – Evet efendim ne ceza verirseniz razıyım. – Vereceğim cezayı kararlaştırdım,zamanı gelince veririm. Ertesi gün Rakım,öğretmenin evine gideceği için erkenden kalkıp Beyoğlu’na çıktı,öğretmen Rakım’ı evde bekliyordu. Selamlaştıktan sonra dereden,tepeden konuşmaya başladılar. Derken konu açıldı. – Rakı içer misin Rakım ? – Bazen içerim,bazen içmem. – Ben çok seviyorum. – Az içilirse güzeldir. – Ismarlayayım. – Siz bilirsiniz efendim. Rakı içildikten sonra,öğretmen gitar çalarak romans denen şarkıdan söyledikten sonra;öğretmenin vereceği ceza aklına gelir. Rakım’ı arzulu bir şekilde öper. Rakım İngilizlere ders okutmak için acele acele geldi. Aşçı kapıyı vurup,Rakım’ın boynuna atlayınca,sımsıkı sıktı. Aşçı durumu anlayınca Rakımdan özür diledi. Böylece mayonez meselesi açığa vurdu. Aşçıya ve Felatun’a tüm olanlar anlattırıldı ve bunlar evden kovuldular. Rakım eve dönünce evden piyano sesleri geliyordu. – Sen yatmadın mı? – Sizi bekledim efendim. – Sana öğretmeninden selamı var. Artık gücenmez. – ……………………… – Canan evde canın sıkılıyor mu? – Hayır efendim. – Bak! Dadı kalfaya gezmek istersen söyle seni gezdirsin. – Dadı kalfa bana gezme teklif etti de ben kabul etmedim. – Aferin Canan. Diye kızın arkasını sıvazladı. Kışa doğru Rakım yine ders için öğretmenin evine gitti. – Rakım ! benim senin dostum olduğundan şüphen var mı? – Yok – Canan’a bir alıcı çıktı. – Çıkabilir. – Hem de nasıl müşteri. – Canan bilir. Oradan ayrılıp İngiliz kızların evine gittiğinde evde kimse yoktu. Sadece kızlar vardı. Bu kızların Osmanlı şiirinden aldıkları tada şaşıyorlardı. – İngiliz şiirleri hoşuma gitmez. Fransız şiirlerini severim. – Siz de duymadığım sözler duyuyorum. Niçin? – Biz odundan mı yaratıldık? – Siz de haklısınız, mademki şiir istiyorsunuz,öyleyse dinleyin. Çok güzel Hoca Hafız gazelini okuduktan sonra,anlamını bitirmek üzereyken anne ve babaları geldi. Kızlar bu şiirden çok etkilendi. Rakım eve gitti. -Canan senin hiç haberin yok . alıcı çıktı sana. – Alı…..cı…….mı çıktı, Efendim? – Evet, görünüşte çok yağlı. – Beni satacak mısın efendim? – Sen ne dersin? – Siz bilirsiniz efendim. – Hayır ben seni yanlış tanımışım. – Beni satacak mısın? – Hayır satmayacağım. Bahar gelmişti. Yine günlerden bir gündü, Rakım yine öğretmeni ziyarete gitti. O günkü sohbet Kağıthane’den açıldı. – Gerçi Kağıthane dünyanın en güzel yeridir. Ama başka türlü gidilir. – Nasıl gidilir? – Gider misin? – Yalnız mı gideceğim? – Yok benimle beraber. – İstersen Canan’ı da alırız,isterseniz dadı kalfayı da alırız. – Ne zaman gidelim? Hazırlık yapalım. – Siz ne derseniz o zaman , ama Pazartesi günü Kağıthane’ye gidildi. Rakım, Canan ve öğretmeni gezdiler ve Dadı kalfa orada kaldı. Canan ve öğretmeni çocuklar gibi eğlendiler. İkindiye doğru yemek yendi. Çay içildi. İsteyen rakı içti. Güneşin son ışıklarına doğru eve döndüler. Rakım İngiliz kızlarına doğru gitti. Derslerine başladıktan sonra sohbete başladılar ve Cuma günü Rakım’a gidilmeye karar aldılar. Cuma günü gelip çattı. İlk olarak ev gezdirildi. Canan konukları karşıladı. Bahçeyi gezdirdi. Bahçedeki tavuk,horoz,kuşlar ve kuzuyu görünce kızlar. – Bizden fazla olmalarına rağmen bizden daha iyi ve güzel bir bahçe olduğunu söylediler. O gün bitti. Eve gidildi. İngiliz kızlar sohbete daldılar. – Canan bize Rakım’ın kendisini kız kardeşi gibi sevdiğini söyledi. – Hiç kız kardeşi gibi sevme olur mu? Can Rakımı sevdiği için bunu duyunca deliye döndü. Can iki gün içinde yataklara düştü. Doktor çağırıldı. Doktor hastalığı tam çözemediği için bir test yapmak zorunda kaldı. Babaya Can’ın sevdiği dört kişi getirin dedi. İngilizleri babası üç tane en sevdiği arkadaşını ve Rakım’ı getirdi. Hepsi teker teker içeri girdi. Hiçbir farklılık yoktu. Rakım içeri girdiğinde, Rakım Can’ın hal ve hatırını sorar ve odadan çıkar. Doktor bu hastalığın aşk olduğunu söyledi. Baba Rakım’dan Can ile evlenmesini ister. Rakım’da Can ‘ı sevdiği için,ben Can’ı kardeşim gibi sevdim. Bu yüzden evlenemem dedi. Kız doktorun demesine göre ölümüne iki gün vardı. Ama babadan yazılan mektupta Can’ın iyileşmeye ve acısının artmaması için buraya uğramamasını rica etti. Can, artık sağlıklıydı,kararını verdi. Almanya’daki halasını oğluyla evlenecekti. Rakım Canan nikahlandı ve nur topu gibi bir evlat verdi.HALİDE EDİP ADIVAR- HANDAN
KİTABIN ADI: HANDAN
KİTABIN YAZARI: HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ VE ADRESİ:ATLAS KİTABEVİ
BASIM YILI: NİSAN 1995 (21 BASKI)
1.KİTABIN KONUSU:
Kitaptaki olaylar,Abdülhamit’in istibdad döneminde geçmektedir.Bu bağlamda kitabın konusu bize o güne ait bilgiler vermektedir.Kitap,bir aşk hikayesi etrafında o günün sosyal yaşamı,kültürel yapısı ve istibdad dönemindeki Türk aydınlarının başlattığı yeni sosyal akımlardan bahsetmektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ:
 Refik Cemal evlenmek üzeredir.İstediği kızı yaşadığı mahallenin o döneme göre aykırı gözüken fertlerinden olan dört kız kardeşten biridir.Daha doğrusu Refik Cemal’in evleneceği kız diğerlerinin kuzenidir.Reifk Cemal birarz heyecanlı vede çekingen olarak bu işe kalkışmış ve babasını Neriman’ı istetmeye yollamış.Neriman onun fotoğrafını görünce hemen evlenmeyi kabul etmiştir.Refik Cemal bir akşam Neriman’la tanışmak için yemeğine igtmiş.Refik Cemal Neriman’I görünce ona vurulmuş işte hayatımın kadını bu diye düşünmüştür.Yemekte Cemal bey ile koyu sohbete dalmışlardı.Fakat maada boş bir sandalye Refik Cemal’in dikkatini çekmiştir.Tam soracağı sırada Neriman çok kutsal birinden bahsedermiş gibi keşke Handan’da burda olsa diye iç geçirmişti.Cemal beyde Handan’dan bahsetmeye başladı.Handan’ın çok zeki,öğrenmek için çok azimli,çok kültürlü ve çok güzel olduğundan bahsetmişti.RefikCemal Handan’ın çok özel bir yeri olduğunu anlamıştı.
Refik Cemal bir an önce düğün hazırlıklarına başlamak istediğini bildirince Cemal bey bunu hemen kabul etmiş ve düğün hazırlıklarına başlanmıştır.Tüm bu işler devam ederken Neriman Avrupa’da bulunan Handan’a danışmaktadır.Bu durum Refik Cemal’i biraz kızdırıyor olsada pek sesini çıkarmamıştır.Çünkü Handan’ın beğendiği ev eşyaları,Neriman’a beğendiği kıyafetler gerçekten onun da hoşuna gitmişti.Nihayet düğün günü gelir çatar.Refik Cemal rüyalarını süsleyen meleği Neriman’a kavuşur.Aradan bir tıl geçer.Neriman hamile kalır.Fakat tam bu sırada Abdülhamit’in hafiyeleri Refik Cemal’in peşine takılır.Çünkü Refik Cemal kendini geliştirmiş gerçek bir Türk aydınıdır ve istibdad dönemi bunu kabul etmemektedir.
Refik Cemal sürgüne gitmektense kendi isteğiyle londra’ya tayinini ister ve yaptırır.tam bunu eşine söyleyeceği zaman Refik Cemal ve Server’in ortak arkadaşı olan ve Abdülhamit’in hiç sevmediği ateşli bir Türk aydını olan Nazım’ın amcası köşke gelmiştir.Bu arada Nazım bir süre önce tutuklanmış ve hapishanede intihar etmiştir.O akşam Neriman’da bir tuhaflık vardır.ağlamaktan gözleri şişmiştir.Refik Cemal sorduğunda Nazım için ağladığını söylemiştir.kıskançlık Refik Cemal’i farklı şeyler düşünmeye itmiş ve ilk defa Neriman’a kötü davranarak onu konuşturmaya çalışmıştır.Neriman kendisinin Nazım ile bir ilişkisinin olmadığını söylemiş fakat bu konuyu şimdi anlatamayacağını söylemiştir.Bu olaydan sonra Refik Cemal,Handan ve Nazımla ilgili konuyu hiç açmamıştır.Refik Cemal londra’ya giderek işe başlar.Neriman’da Handan ile Nazım’ın ilişkisini anlatmaya karar verir ve Handan’ın tüm mektuplarını Refik Cemal’e göndermeye başlar.Bu arada Refik Cemal bir kilisede Handan ile karşılaşır ve Handan onu otele davet eder.Handan onu çok iyi karşılar fakat eşi Hüsnü Paşa aynı şekilde davranmaz.Zaten Hüsnü Paşa çok ters bir insandır.
Gelelim Handanla Nazım’ın hikayesine.Handan 13-14 yaşlarında iken kendini çok geliştirmiş ve artık yaşlı insanlarla muhatap olacak düzeydedir.Nazım’ın amcası da bunlardan biridir ve Nazım’ın Handan’a ters vermesini ister.Bir süre sonra Nazım ders vermeye başlar.Bu dönemde birbirlerine iyice aşık olurlar.Fakat Nazım Handan’a aşkını direkt söyleyemez ve ona sen bana ideallerime ulaşırken yardımcı olacak bir eşsin diye ona aşkını anlatmaya başlar.Handan buna çok sinirlenir ve Nazım’ın evlenme  teklifini reddeder.Bu olaydan kısa bir süre sonrada Handan Hüsnü Paşa diye biriyle evlenir.Bu acı olaya dayanamayan Nazım Handan’a bir mektup yazar ve intihar eder.REFİK cemal bunları Neriman ve  Handan’ın mektuplarından öğrenir.Bu yüzden Handan’dan hoşlanmamaktadır.Ama Handanla sohbet etmekten çok hoşlanmaktadır.Refik Cemal Londra’ya gittikten sonra eşini de yanına alır.Handan’da sık sık onlara gitmeye başlar.Bu arada Hüsnü Paşayla Handan ayrılmış ve Handan bunalıma girerek hafızasını kaybetmiştir.
Refik Cemal Handan’ın bakımını üstlenir ve beraber Sicilya’ya giderler.Orada birbirlerine aşık olurlar.Bir ay sonra Handan iyileşir.Fakat Handan Neriman’a ihanet ettiği için çok üzülmektedir.Bu üzüntüden dolayı tekrar hastalanır ve vefat eder.Refik Cemalle aralarındaki aşk dedikodu olarak kalır.Kimileri Handan’a kızar ve ölümüne sevinir,kimileride onun çektiği acılardan dolayı ona acırlar.

3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitabın anafikrini şu atasözüyle açıklayabiliriz.’Ne oldum dememeli ne olacağım demeli’.Çünkü herkes Handan’I iyi bir yaşamı olacağını beklerjen tam tersi bir yaşam onun olmuştur.
 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLERIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
HANDAN:Kızıl saçlara sahip çok çekici bir insandır.Ruhi olarakta cesur ve atılımcıdır.
REFİK CEMAL:Esmer,uzun boylu yakışıklı biridir.Ruhi olarakta kendini geliştirmeyi seven ve kültürel ortamlardan hoşlanan biridir.
NAZIM:Sarı,uzun saçlıdır.Duygulu ve biraz alaycı güleç yüzlü bir insandır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap etkili bir anlatıma sahip ve insanlara gerçekten yararlı olabilecek ve hayatın içinden konulara yer veren güzel bir romandır.
 6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip  ADIVAR 1882’de İstanbul’da doğmuştur.Anerikan kolejini bitiren ilk Türk kızıdır.İlk romanları daha çok ferdi aşk hikayeleri daha sonraları belgesel türündedir.1.KİTABIN KONUSU :
İki güzel kadın, bir yakışıklı ve zengin delikanlı, delikanlının ailesi ve çevresi ile olan olaylar anlatılıyor. Delikanlı  bu kızlardan birine aşık olur ama kız bir fahişedir. Delikanlıyı kandırmak ve onun servetine sahip olmak  için elinden geleni yapar.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Ali Bey, zengin bir ailenin tek evladı, yirmi bir yaşlarında zeki, çalışkan ve yakışıklı bir delikanlıdır. Babası oğlunun eğitimine çok önem vermiştir.Babası oğlunu, oğlu da babasını çok sevmektedir.Ama babasını kaybettikten sonra hayatında büyük değişiklikler oldu.Annesi, babasının ölümünü unutması için  Ali Bey’i Çamlıca’ya gezmeye götürmeye başlar. Ali Bey bu gezilere iyice alışır ve arkadaşları ile çamlıca’ya eğlenmeye gider. Orada güzel bir kadın görür.Adı Mehpeyker’dir. Ali Bey Mehpeyker’i gördükten sonra  onu düşünmekten geceleri uyuyamaz, işlerini ihmal eder.Ama Mehpeyker’in bir fahişe olduğunu bilmez.Arkadaşları kadının bir fahişe olduğunu Ali Bey’i ikna etmeyi başarırlar.Ama kadın okadar büyük bir etki bırakmıştı ki; Ali Bey onu bırakmak istemez.Ama annesi de bunu öğrenmiştir. Eve bir cariye satın alır. Adı Dilaşub’tur. Kız  Mehpeyker’den daha güzeldir. Ali  Bey Dilaşub’la  evlenmeyi kabul eder ve de evlenir. Mehpeyker bunu öğrenir ve Ali Bey’den intikam almak için yemin eder. İlk önce Dilaşub’un bir fahişe oduğunu ortaya atar ve de Ali Bey’I buna inandırır. Ali Bey Dilaşub’u evden kovar. Mehpeyker kızı evine alır ve kızın fahişe olmasını ister. Ama kızı kandıramaz ve kız kadının evinde kalır ama namusuyla. Mehpeyker’in intikam ateşi hala sönmemiştir. Ali Bey’i  öldürmesi için bir kiralık katil tutar. Katil ve kadın herşeyi planlamışlardır. Ama Dilaşub herşeyi duyar.Ali Bey’i kurtarmakiçin onun yerine geçer. Katil Ali bey zannederek Dilaşub’u sırtından vurur. Ali Bey de polislerle gelir ve yerde Dilaşub’un cesedini görür. Çok üzülmüştür. Ali Bey de Mehpeyker’i yakalar ve öldürür. Hapse girdikten  altı ay sonra hayata veda eder.
3.KİTABIN ANA FİKRİ: Doğruyu öğrenmeden ve tam bir soruşturma yapmadan hiç bir işe kalkışmayınız yoksa hayatınızla ödeyeceğiniz hatalar yaparsınız. Ve de iş işten geçmiş olur. Şunu unutmamalıyız; SON PİŞMANLIK FAYDA ETMEZ.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE KİŞİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ:
ALİ BEY: Zengin bir ailenin tek evladı. Yirmi bir, yirmi iki yaşlarında yakışıklı bir delikanlı. Ailesinden iyi bir eğitim görmüştür.
MEHPEYKER: Feleğin çemberinden geçen ve dünyada şehvetten başka bir şey tanımatan ateşli bir kadındır. Alçak ve namussuz bir aileden yetişmiş; daha ondört onbeşine gelmeden rezaletin her çeşitini öğrenmiş bir fahişedir.
ATIF BEY: Ali beyin arkadaşıdır. Her zaman doğruyu söyleyen Ali Bey’in kendisine güvendiği birisidir.
MESUT BEY: Atıf Bey’in dayısıdır. Ali Bey’e gerçekleri anlatan kişidir.
DİLAŞUB: Saçları sırma gibi parlak sarı; alnı bembeyaz, kavisli ve kalınca kaşı, mavi gözlü. Boyu bir kadına yakışacak kadar uzun ve har erkeği meftun edecek derecede narindir. Mehpeyker’den daha güzeldir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitabın gerçek adı, Son Pişmanlık’tır. Namık Kemal’in büyük hikaye vadisinde ilk tecrübesidir. Kitap ahlaki tez ve tenkit romanıdır. İntibah sürükleyici bir kitaptır. Kitaba başladığımda ne zaman  bitiririm diye düşünüyordum. Ama arkadaşlar inanın kitabı üç-dört saat içinde  bitirdim. Kitabı herkese tavsiye ediyorum.Herkes tarafından okunması gereken bir kitap.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Kitabın yazarı Namık Kemal’dir.1840-1888 yılları arasında yaşamıştır(48yıl). Vatan şairi olarak bilinmektedir. Çocukluk ve gençliğini dedesinin yanında geçirmiştir. Henüz on dört yaşındayken koca bir defteri dolduracak kadar şiir yazmış, on altı yaşındayken evlenmiş,yirmi iki yaşındayken divan düzenlemiş, yirmi beş yaşlarındayken de dönemin en ünlü adlarından olmuştur. Kısaca Namık Kemal  değişmeyi yaşamanın zorunlu koşullarından biri olarak kabul eden ve millilik karakterini yitirmeden Avrupalılaşmanın çarelerini arayan bir fikir ve sanat adamıdır. Eserler ;
Şiir : Hayatı ve şiirleri(1933)
Roman : İntibah / Sergüzeşt-I Ali Bey(1876);Cezmi(1880)
Oyun : Vatan Yahut Silistre(1873);Zavallı Çocuk(1873);Akif Bey(1874); Gülnihal (1875); Celalettin Harzemşah(1885);Kara Bela(1910)
Eleştiri : Tahrib-i Harabat(1886);Takib-i Harabat(1886)Yakup Kadri Karaosmanoğlu – Kiralık Konak
Romanın Özeti
Babadan kalma bir servete sahip olan Naim Efendi, memurluk yapmakta ve bu serveti özenle idare etmektedir. Naim Efendi, bir ana kadar müşfik, dul bir kadın kadar titizdir. Beş yıl kadar önce karısı Nefise Hanımefendi’yi kaybetmiştir. Naim Efendi, geçmişine her yönüyle bağlı bir Osmanlı beyefendisidir. Naim Efendi’nin kızı Sekine Hanım, tembel ve iradesiz bir kadındır. Kocası Servet Bey ise; kırk-beş yaşlarında, alafranga hayata düşkün bir insandır. Düyûn-ı Umumiye Müfettişlerindendir. Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eder. Aldığı terbiye ve yaşadığı muhit arasındaki çelişkiden dolayı daima bir çırpınma ve isyan içerisindedir. Onun sayesinde artık Naim Efendi konağında Türkçe konuşulmaz olur.
Yirmi yaşında bir öğrenci olan Servet Bey’in oğlu Cemil, eğlence hayatına çok düşkündür. Servet Bey’in kızı Seniha ise, (renklerin asır sonu diye vasıflandırdığı bir kızdır. Pazartesi günleri çay partisi tertip eder.
Buraya mürebbiyesi Kromaki vasıtasıyla tanıdığı Beyoğlu madam ve matmazelleri, kendi çocukluk arkadaşlarından genç kızlar ve aile dostu genç kadınlar, kardeşi Cemil’in arkadaşlarından genç erkekler gelir. Bunlar arasında Faik Bey, çay günlerinin devamlı misafiridir. Avrupa’nın muhtelif şehirlerini dolaşmış olan Faik Bey, Avrupai hareketleriyle bu kadınlar tarafından beğenilen birisidir. Çay günlerinin bir diğer müdavimi Seniha’nın halasının oğlu Hakkı Celis’tir.

Çay günleri bitince, Seniha her zamanki gibi evin içinde sıkıntılı anlar yaşar. O, paraya çok önem vermeyen birisidir. Bütün güzel şeylerin kendiliğinden önüne yığılmasını ister. Babasını ağlanacak derecede züğürt, büyükbabasını lüzumundan fazla pinti, kendisini de dünyanın en bedbaht ve en yoksul kızlarından biri olarak düşünür. Bulunduğu mekân Seniha’ya sıkıntı vermektedir. O, Avrupa’yı hayal etmektedir. Bütün bu israflar ve hesapsız harcamalar yüzünden Naim Efendi maddî bakımdan zor duruma düşer. Yalı kiraya verilir, araba satılır, Madam Kromaki’nin maaşı ve Beyoğlu esnafına olan borçlar ödenemez. Naim Efendi, Çemberli-taş’ta oturan hemşiresi Selma Hanımefendi’ye çok bağlıdır. Naim Efendi’ye genç yaşından beri her konuda fikir veren Selma Hanımefendi, torunlarını çok şımarttığı için ona kızmaktadır. Naim Efendi, torunlarını çok sevdiği için her türlü eziyete katlanır. Seniha, sıkıntı dolu günler yaşamakta ve sinir buhranları geçirmektedir. Naim Efendi, torununun dertlerine çare arar. Sonunda bütün bunların evlenme ve çocuk doğurma ile geçeceği kanaatine varır. Seniha’yı evlendirmeyi düşünür. Fakat ne Seniha, ne de babası Servet Bey böyle bir şeye yanaşmaz. Seniha, Avrupa’nın aydınlık şehirlerinin büyülü cazibesine kapılmıştır. Hatta Faik Bey’e Avrupa’dan Türkiye’ye geldiği için çok şaşar. Faik Bey’le Seniha arasında bazı ilişkiler gelişir. Faik Bey, aşkta Seniha’yı çok toy bulur; o, zengin bir izdivaç peşindedir. Bu arada rahatsızlanan Seniha, Doktor tavsiyesi üzerine, Madam Kromaki ile beraber halası Necibe Hanımefendi’nin Büyükada’daki köşküne gider. Burada sıkılması üzerine, arkadaşlarını çağırır. Bunlar arasında Faik Bey de vardır. Adadaki bu günlerde Faik Bey’le Seniha arasındaki ilişki çok ilerler. Bu ilişki herkes tarafından duyulur. Büyükada’daki bu günler Seniha’nın eski neşesini yerine getirir. Seniha konağa döner. Faik Bey de her gün konaktadır. Onun laubali hareketleri Naim Efendi’yi rahatsız eder. Faik, Seniha’yı daima bir küçük çocuk gibi avutmasını bilir. Genç adam, Seniha ile beraber, iki hatta üç kadını idare edebilecek kabiliyettedir. Fakat kumar denilen iptila Faik Bey’i zor durumda bırakır. Bir sabah kumar yüzünden zor durumda kalan Faik Bey, Seniha’dan para yardımı ister. Bu olaydan sonra Seniha’nın Faik Bey’e karşı hisleri değişir. Ondan ayrılır. Aslında her ikisi de birbirlerini sevmektedirler. Fakat evlilik ikisi için de uygun değildir. Faik Bey, zengin bir dul, Seniha ise zengin bir adamla evlenmek arzusundadır. Hakkı Çeliş, günden güne değişmektedir. Herkesten, özellikle Seniha’dan kaçmaktadır. O, şiirdeki aşk ile, gerçek hayattaki aşkın birbirinden çok farklı olduğunu bilir. Seniha ise, Faik Bey’den ayrıldıktan sonra eski dostlarıyla ilişkilerini tazeler. Bu arada Hakkı Celis’i de arar. Seniha ile Faik arasındaki ilişkiyi öğrenen Naim Efendi onların evlenmesini ister. Naim Efendi’nin bu isteği gerçekleşmez. Ayrıca ihtiyar adam, Seniha’nın azar derecesindeki sitemlerine hedef olur. Naim’Efendi, bu olay üzerine hastalanır. Tehlikeli günler geçirir. Seniha, bundan sonra dalgın, sinsi ve esrarlı bir kişi haline gelir. Onun bu halinden şüphelenen Madam Kromaki, Madam Kraft isminde zengin bir dulun evine gidip geldiğini öğrenir. Seniha hakkında iyi olmayan bir takım söylentiler dolaşır. Seniha, evden kaçarak Madam Kraft ile beraber Trieste’e gider. Burada bir pansiyona yerleşir, piyano dersleri alır. Faik de daha sonra oraya gider. Servet Bey, konaktan apartmana taşınmak niyetindedir. Konağın terk edilmesinin sebeplerinden biri de, Seniha’nın yakında dönecek olması ve Naim Efendi’nin onu görmek istememesi endişesidir. Servet Bey’in ayrılmasıyla Naim Efendi konakta yalnız yaşamaya başlar. Hakkı Çeliş, bu günlerde onu hiç yalnız bırakmaz. Ara sıra hemşiresi Selma Hanımefendi de ziyaretine gelir. Naim Efendi’nin hastalığının ilerlemesiyle, Selma Hanımefendi onu kendi konağına götürür. Naim Efendi konağı kiraya verilecektir. Yoksulluğa düşen ve artık hırçın bir insan olan Naim Efendi’nin kalbi yalnız Seniha’ve Hakkı Celis’e açıktır. Hakkı Çeliş, Çanakkale‘de savaşmaya karar verir. Çanakkale’ye giden Hakkı Çeliş, bir müddet için izinle geri döner. Konakta Naim Efendi ile dertleşir. Naim Efendi ona içini döker. Bu arada Avrupa’dan dönmüş olan Seniha ile evleneceği söylenen Necip adlı mebus, kısa bir süre için gittiği yerden geri dönmez. Bu evlenme işinin olmaması Seniha için büyük bir darbe olur. Faik Bey ise bu işten büyük bir haz duyar. Hakkı Çeliş, .Faik Bey ile buluşur. Faik Bey, ona Seniha hakkındaki olumsuz düşüncelerini anlatır. Bu sırada arabayla oradan geçmekte olan Seniha onları görür ve arabasına alır. Birlikte Senihaların apartmanına gelirler. Buradaki olaylar Hakkı Celis’e eski günlerini hatırlatır. Uzun bir zaman sonra Servet Beylerde düğünü andıran bir ziyafet verilir. Naim Efendi, bu sıralarda can çekişmektedir. Bu zıtlık içerisinde Hakkı Celis’in Çanakkale’de şehit olduğu haberi Seniha’ya gelir. Seniha, Hakkı Celis’in şehit olduğunu gören Hüsnü Bey’e olayı anlatmasını söyler. Hüsnü Bey, etraflıca anlatmaya başlar. Seniha sıkılır.KİTABIN  ADI   :KIRIK HAYATLAR
KİTABIN YAZARI   :Halid Ziya UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ :İnkilâp Kitap Evi
BASIM YILI :1989
1.KİTABIN KONUSU
            Kitaptaki olaylar Osmanlı’nın son döneminde geçmektedir.Osmanlı’nın son döneminde Türk halkında batıya karşı körü körüne bir özenti oluşur.Batıdan alınması gereken teknoloji, ilim, bilim değilde; bizim yaşantımıza ters düşen kültürü taklit edilir.Özellikle İstanbul’da zengin diye nitelendirilen ve kendilerini halkdan daha üstün gören bir gurup, kendilerine batıda yapılan çılgın eğlenceleri örnek alıp, hemen her yerde görgüsüzce eğlenmeye çalışıyorlardı.Bu durum özellikle Türk aile yapısına aykırıydı ve bunun sonucu olarak bu tabakada aile bağları iyice zayıflamış hatta kopmuştu.Çirkeflik başını almış gidiyordu. Eşler birbirine sadık kalmıyor, hatta eşini aldatmak,  ailesine bağlı kalmamak bir başarı olarak görülüyordu.Kitap o günün  bu acı tablosunu çok güzel bir şekilde anlatıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ
            Ömer Behiç yıllardır hayalindeki eve nihayet kavuşmuştu.Yatılı okulda okuduğu yıllarda hayal ettiği sıcak yuvasın a kavuşmak için çok beklemişti.Bu gün onun en büyük hayaline kavuştuğu gündü.
            Ömer Behiç bir doktordur.Ailesi onun siyasal okuyup önemli bir memur olarak devlet dairesinde çalışmasını istiyordu. Böylece onun hayatını kurtaracağını düşünüyorlardı. Fakat  o ailesinden gizli olarak tıbbiyenin sınavlarına girer ve kazandığı gün gelir, ailesine haber verir.Bundan sonra ailesi de onun seçimini kabul etmek zorunda kalır.Okulda çok başarılı bir öğrencidir. Geçmişinden gelen eziklikten dolayı pek sosyal bir insan değildir.Arkadaşları onu inek diye nitelendirir. Onu sosyal etkinliklere katılmaya ikna edebilen tek kişi vardır.O da arkadaşlarının tabiri ile ‘Piç Bekir’dir.Okulun son senesinde Ömer Behiç Babasını kaybeder.Okul bittikten sonra Fransa’ya master yapmaya gider. Burada iken de annesini kaybeder.Ona artık sahip çıkacak kimse yoktur.Fransa’da fakirlik içinde zorlukla eğitimini devam ettirir.
Nihayet Fransa’daki eğitimini bitirip İstanbul’a geri döner.Halası artık onun evlenmesi gerektiğini düşünür ve onun için Vedide’yi istemeye giderler. Ömer Behiç Vedide’yi ilk gördüğü anda ona vurulur.Vedide el değmemiş, ailesi zengin olmasına rağmen İstanbul’un o karmaşık eğlence haytına dalmamış bir kızdır.Bu tanışmanın sonu evlilikle biter.O şimdi hayallerine karısını da eklemiştir.İşte bu gün sekiz yıllık arkadaşı ile ortak hayalleri gerçekleşmiştir.
            Ömer Behiç evinin bir bölümünü de muayenehane  olarak da kullanmaktadır. Burada birçok zengin hastalarını tedavi etmesinin yanında da fakir hastaları da ücretsiz tedavi etmektedir.Bu mutlu günlerinde karısı ilr birlikte etraflarındaki kötü olayları düşünüp, bu olayların kendi ailelerinin başına gelmemesi için de dua etmektedirler.irler.
            Ömer Behiç bir gün yolda eski bir arkadaşına rastlar.Bu doktor arkadaşı İstanbul sosyetesinde çaplıkınlıkları ile ünlü ve bundan büyük gurur duyan bir şahıstır.Tabiki bu Piç Bekir’den başkası değildir.Karşılaştıkları günden itibaren Bekir Servet ile sık sık görüşmeye başlarlar.Bekir ona hovardalıklarını anlattıkça Ömer Behiç ona çok acımaktadır.Son zamanlarda Bekir Servet İstanbul’da zenginliği ile ve çapkınlığı ile tanınan bir ailenin uçarı kızı olan Nebile ile aşk yaşamaktadır.Bir gün Bekir Servet, Ömer Behiç’e bir hastasını bakması için daha doğrusu ondan görüş almak için rica eder.Gittikleri ev Nebile’nin evidir.Nebile rahat tavırları ile Ömer Behiç’I oldukça şaşırtmıştır.Bekir Servet ile Nebile onun karşışında Aşk oyunları yapmaktan geri kalmamışlardır.İşleri bitip çıkarken Nebile’nin küçük kardeşi Neyyir ortaya çıkar.Ömer Behiç onu görür görmez içinde fırtınalar kopar, eve geldiğinde hâlâ onu düşünmektedir. Bir süre sonra Neyyir hasta olduğu bahanesi ile Ömer Behiç’i eve çağırır.Kontrol sırasında çok yakınlaşırlar ve Neyyir’in çıplak vücuduna dokunan Ömer Behiç, ona daha da vurulur.Kız ona bir adres verir ve orada buluşmalarında herşeyin daha farklı olacağını söyler.Böylece yasaklı aşk başlar. Bu sırada Bekir Servet Müzzan isimli dul bir kadına aşık olur ve onunla evlenip geçmişine bir sünger çeker.Bu durumda Ömer Behiç yasak aşkını arkadaşı ile dahi paylaşamaz.
            Kara bulutlar ailenin başındadır.Ömer Behiç’in iki lızı vardır.Küçük olan kızlarının eski bir hastalığı tekrar başlar.Çocuk günden güne erir ve doktorlar bir çare bulamazlar.Ömer Behiç’in yasak aşk cephesi de kötü geçmektedir.Neyyir zengin biri ile evlenma hazırlıklarına başlar.Fakat ilişkileri hâlâ sürmektedir.Bu kötü olaylar Ömer Behiç’I harap eder. Neyyir’in etkisi ile ailesini hatta hasta kızını ihmal eder.Karısı ise bu yasak aşktan haberdar olmuştur bile.Aynı evde iki yabancı gibidirler.Küçük kızlar kısa bir süre sonra vefat eder.Vedide iyice kendi iç âlemine dalar.Tüm gün odasına çekilip, namaz kılıp, kur’an okumaya başlar.Bu sırada Neyyir de evlenmiş fakat yasak aşkını hâlâ sürdürmek istemektedir.Ömer Behiç onun her teklifini geri çevirir.Neyyir’in son  mesajında onu son defa olarak görmek isteidği yazmaktadır.Ömer Behiç bunu kabul eder.Fakat onu görünce tekrar bu ilişkinin başlamasından da korkmaktadır.Tam Neyyir’in yalısına giderken karar değiştirip kızının mezarına gider.Yaptığı herşeye pişman olur ve mezarın başında saatlerce ağlar.Acele ile evine geri döner.Hızla Vedide’nin odasına dalar.Vedide her zamanki gibi seccadesinin üstündedir.Çok eskiden olduğu gibi başını melek karısının dizlerine koyup ağlamaya başlar. Vedide ilk önce tepki vermez, daha sonra ise sıcak göz yaşlari Ömer Behiç’in yüzüne damlamaya başlar.Karı-koca birbirlerine sarılıp ağlamaya başlarlar.Ömer Behiç bir şeyi daha yeni farkeder.Vedide’nin simsiyah olan lüle lüle saçaları çoktan ağarmıştır…
3.KİTABIN ANA FİKRİ
Kendi kültürüne sahip çıkmayan, diğer toplumları körükörüne taklit eden toplumlar yozlaşmaya ve mutsuz yaşamaya mahkûmdurlar.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARINDEĞERLENDİRİLMESİ
Ömer Behiç:Kültürlü,birşeyler öğrenme arzusu ile yanan, idealist olmayan bir kişidir.
Vedide:Ailesi için herşeyini feda edebilecek kültürlü, iyi yetişmiş bir annedir.
Bekir Servet:Hayatı günü gününe yaşayan, kadınlara gereken değeri vermeyen, çapkın bir İstanbul beyefendisidir.
Neyyir:Minyon tipli, karşısındakini kendine bağlamayı çok iyi başaran, güzel, fakat Türk  aile toplumuna aykırı bir yaşantısı olan bir genç kızdır.
Nebile:Kardeşine göre biraz daha şişman olan ve kardeşi kadar etkileyici olmayan, yaşantısı kardeşi gibi olan bir genç kızdır.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Kitaptaki olaylar o kadar güzel işlenmiş ki okuyucu sanki olayları kendi yaşıyormuş gibi hissediyor.Hatta kendim okurken olayalrı kendimi o kadar kaptırmış oluyordum ki, roman kahramanlarına kendi kendime bağırıp çağırıyordum.Kitap o günkü yaşantıyı ve çevreyi çok güzel tasvir ediyor.Ama bu tasvir sırasında süslü sözlere çok yer verdiği oluyor.Dili ağır olan bir kitaptır.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
Halid Ziya UŞAKLIGİL (1866-1945)
Srevet-i Fünun romancılarından, İstanbul’da doğdu ve yine bu şehirde öldü.İlk tahsilinden sonra Fatih Askeri Rüştiyesi’ne gitti ve 17 yaşında okuldan ayrıldı.1884’te ‘Nevruz’ gazetesini, daha sonra ’Hizmet’ ve ‘Ahenk’ gazetelerini kurdu.İzmir Rüştiyesi’nde Fransızca öğretmenliği yaptı.İdadi’de Türk Edebiyatı dersi okuttu.Reji Müdürlüğü başkatibi oldu.Servet-I Fünun dergisine girdi ve en büyük romanları burada yayımlandı.Kitaplaarındaki kişileri her zaman gerçek hayattan seçmiştir..Fransızca,İngilizce,İtalyanca, Almanca, Arapça ‘da birçok eserleri vardır.Her konuda eserleri vardır
KUYUCAKLI YUSUF
Eserin Özeti:
Kuyucaklı Yusuf’un önemi yalnızca başarılı bir roman olmasından ileri gelmez, öncü bir yapıt olması da ona tarihsel açıdan bir önem kazandırır. Çünkü bu yapıt daha önceki Türk romanından iki bakımdan ayrılır ve yeni bir yol açar. Bir kere Sebahattin Ali’nin Türkiye sorunlarına bakışı farklıdır. Tanzimattan 1950’lere kadarki Türk romanımızın ana sorununu batılılaşma oluşturuyordu. Yazarlarımız içinde bulunduğu toplumun aynası olmaya çalışmıyor, toplumu sorgulamıyorlardı. Buradan da anlaşılacağı üzere halk, ezilen köylü, işçi sınıfını konu alan eserlere 1950’li yıllardan sonra görebiliyoruz.
İşte Kuyucaklı Yusuf bu konuları içine alan onları inceleyen ilk kitap olması dolayısıyla önemlidir. Kuyucaklı Yusuf’ta bir yanda eşraf bürokrasi, zengin kesim bir yanda da ezilen halk bulunmaktadır. Kuyucaklı Yusuf eserin adından da anlaşılacağı üzere Yusuf’un öyküsüdür. Sosyal açıdan Yusuf içinde bulunduğu kent toplumuna kendini yabancı hisseder; yalnız ve mutsuzdur. İstediği tek şey Muazzez ile birleşmektir. Elverişsiz koşullara ve kişilere karşın Muazzez ile evlenmeyi başarır. Aynı koşullar ve kişiler yüzünden karısı ölür. Buradaki durum yoksulluk, yalnızlık içinde kıvranan Yusuf ile Muazzez bir yandan da Şakir ile Hakkı Ethem, Kaymakam gibi zengin, şehvet düşkünü insanlar arasında geçiyor. Yani romanın iki tane toplumsal açıdan incelenecek yönü vardır. Birincisi Yusuf ile Muazzez’in aşkı, ikincisi ise bu aşkın geçtiği elverişsiz ortam.
Kuyucaklı Yusuf bu yönleri ile incelersek toplumsal açıdan tamamen topluma ayna tutmuş şekilde bir gerçeklik arz etmektedir. Kuyucaklı Yusuf gerçekleri topluma ışık tutan, toplumdaki olaylarla örtüşen, şekli dışında romantizmden de etkilenmiştir. Çünkü eserin içeriğini oluşturan toplum hayatı, toplumu oluşturan bireylerin birbirine karşı beslediği planlar, kasaba gerçeğine romantik bir anlayışla bakılmıştır. Yani Kuyucaklı Yusuf’ta realite ve romantizm sanıldığı kadar birbirindne uzak değildir. Eser toplumu ilgilendirmesi, topluma ışık tutması dolayısıyla bakıldığı zaman toplumdaki çarpıklıkları da gözler önüne seriyor. Örneğin; Şehir, doğa-yapay insan, doğal insan-masumiyet, yozlaşmak, şehvet, aşk. Eser incelendiğinde iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci kısım Yusuf çocukluk yıllarını anlatan kısımdır. İkinci kısım ise Yusuf’un Şakir ile çatışmasını Muazzez ile evlenmesini ve yusuf’un yaşadığı sıkıntılarını için ealan kısımdır. Kuyucaklı Yusuf’u dini açıdan değerlendirecek olursak aşağıdaki metni incelemek zorunda kalırız. “Bu alevi köylerinin daha geniş mezhepli, daha temiz ve daha samimi olduğunu ona uzun memuriyet seneleri öğretmişti. Nahiye ve köyleri dolaşmaya çıktığı zamanlar buralarda kalmayı tercih ederdi. İsmail “Acı bir su getireyim mi?” diyinceye kadar bir “Kızılbaş” köyünde olduğunu nasıl fark etmediğine şaştı.” Yazarın yaptığı en büyük hata olarak şunu söyleyebilirim ki; yazar eserin içine kendi ideolojik anlayışını katması, kendi ideolojik anlayışının ortaya çıkardığı insan proto tipinin daha temiz daha saf, daha iyi olduğunu söylemesi yazarın hatası olarak değerlendirebiliriz. Çünkü yapıtla eserleri belli bir kesime ışık tutup o topluma ayna tutabilir. Yalnız büyük eserler evrensel boyutta değerlendirildiği ve yapıldıkları sürece değer kazanırlar. Belli bir ideolojik anlayışın esiri olmuş kitaplar klasik bir eser olma özelliği kazanamazlar. Aşağıda yazarın bir yanlışı daha göze çarpıyor ki dikkatle metni inceleyeceğiz: “İkisi de akşama kadar masa başında uyumak, öğle ve ikindi namazı kılmak suretiyle vakit geçirmişlerdi. Yusuf onların omuzlarında, havlu ve çıplak ayaklarında nalın, iki kolları sıvalı, aptes almaya gittikleri ve pembe,çıplak ayaklarıyla kirli bir seccadenin üstünde yatıp kalktıklarını tekrar görür gibi oldu. Kendisi için böyle bir hayat tasavvur etmek korkunçtu.” Burada yazar doğrudan olmasa da dolaylı olarak olmasa da günün beş vakti namaz kılmanın düşünülemeyeceğini söylemek istiyor. Doğrudan söyleyemediği için dolaylı olarak çevrenin kirliliğinden, uyuklamalarından bahsediyor. Ancak gerçek mevzu bahis konusu olan olay namazkılmasıdır. Aşağıdaki metinde toplumun bütün renklerini bir arada bize görmek nasip olacak. “Şakir’in kendine benzeyenlerden ibaret bir partisi vardı. Ne candarma ne hükümet bunlara karışmazdı. Çünkü parayı bolca oynatıyorlardı. Bu grubun ekseriyetini yaşlıca hovardalar teşkil ederdi. Bunlar paralarını burada şurada yiyip bitirdikten sonra şimdi, bu husustaki şöhret ve tecrübelerinden ve aralarına katılan ve daha ellerinde yiyecek paraları bulunan delikanlıların sahavetlerinden istifade edip geçiniyorlardı. Şehrin iyi aileleri arasında bile bunların istedikleri zaman alamayacakları kız yoktu. Adeta bütün eşraf aileleri arasında ezelden beri mevcut değişmez bir mukavele vardı ve buna, harici şeklin değişmesine, vaziyetin tamamen başka olmasına rağmen, daima riayet ediliyordu. Bunun için bunların herhangi bir talebini reddetmek akla gelmez ve 15-16 yaşlarında temiz, güzel kızcağızlar bu saçı burırmaya başlamış, manen ve maddeten çürümüş on parasız sefillerin kucağına atılırdı. Ekserisi pis bir tahin hastalıklara malul olan bu heriflerin evleri bundan sonra dışarıdan pek belli olmayan ve şiddetle saklanan faciaların yuvası olurdu. Şehrin kızlarını bu felaketten bir an olsun korumayan bu adamların, …pular arasında yaşayarak evlenme arzusunu pek seyrek duymaları ve daha bu hayattan yorulup kız istemeye vakit kalmadan ya bir tabanca kurşunu ile yahut da bir hastalık neticesinde etmeleriydi.” Bu olaylar zinciri içerisinde aslında arayacak, sorup soruşturacak bir olay bulamıyorum. Çünkü her şey ayan beyan ortadadır. Burada da yinelendiği gibi günümüzde de yaşadığımız gibi “Ne candarma, ne hükümet onlara karışmazdı, çünkü bolca para oynatıyorlardı.” Rüşvet, iltimas, yolsuzluk yani toplumun tüm kanayan yaraları burada ortaya çıkıyor. Aile hayatının nasıl bozulduğunu dost (metres) hayatının yaşanmaya başladığı bir nevi Türk toplumunun kendi örf, adet, gelenek görenek ananelerinden uzaklaştığı da ortaya koyulmaktadır. Evlilik olayına da burada değinmek istiyorum. Günümüzün, geleceğimizin ve geçmişimizin en büyük sorunlarından birisi olmuş olanevlilik her devirde aynı olaylar üzerinde iştigal etmektedir. Bir yanda yaşlı, zengin, hovarda damat, bir yanda masum genç kız. İşte bu çelişki sürekli bir döngü haline gelmiş bir realitedir. Eserde bakıldığı zaman yine Selahattin Bey’in evlatlığı, damadı Yusuf’u devlet kirasına işe alırken gösterdiği iltimas da gözlerden kaçmıyor. Okuma-yazmabilmiyor, o işten anlamıyor ancak Kaymakamın evlatlığı olması her şeyi örtbas etmeye yetiyor. Eserde içinde bulunduğu toplumun idari-siyasi yapısını görmek mümkündür. Kaymakamın toplum tarafından saygı gören, söylevleri dikkatle dinlenen dolayısıyla halkın içinde bulunan devlete olan saygı ve sevgi kavramını ortaya çıkarabiliriz. Yine eserde idari işlerin işleniş şekli anlatıldığında devlet kadrolarındaki lüzumsuz, aşırı derecede fazla olan işçi sayısı, tembellik kavramları ortaya çıkıyor. Eser toplumun tüm kurumlarını, toplumda süregelen değişik traji komik olayları göstermesiyle kaynak niteliğinde bir kitaptır. 1935’li yılların yapısı bu kitaptan çıkararak mümkün olacaktır. Yusuf işaret ettiğimiz aksaklıklara karşın yine de kuşkusuz Türk romanı için yeni ve ilginç bir kahramandır. Onu ilginç kılan yalnızca topluma karşı ters düşmüş, kendini toplumun dışında, belli bir toplumsal yapının yarattığı değerleri ve görüşleri aşmak istemedir. Bu bakımdan düzenle uzlaşamayan kahramanlar tipinin de ilk örneği olması da ilgi çekicidir. İlk verdiğimiz örnekte eşraf sınıfını, o zamandaki idari-siyasi olayların nasıl geliştiğini anlatırken “Ne candarma, ne hükümet bunlara karışmadı. Çünkü parayı bolca oynatırlardı.” Cümlesiyle başlamıştı işe. Yani ikinci bir örnek ile bir takım olanlarında göreni, memleketi asıl idareleri altında bulunduran eşrafı, bu paraya dayanan gücü belirtmektedir. Örneğin; Şakir, babasının yardımıyla evlerinde çalışan Kübra’nın zorla ırzına geçer, ama ne kız ne anası bir şey yapamaz. Kadın, onlardan hesap sormaya kimsenin gücü yetemeyeceğini söylediği zaman Kaymakam Bey “Benim kudretim yeter.” Diyecek gibi olur ama bunu laf olsun söylemek bile içinden gelmez. Yine İhsan’ın düğünde herkesin gözü önünde Ali’yi vuran Şakir, jandarmaya yedirilen rüşvetle ve tanıklara yapılan baskı sonucu mahkemeden beraat eder. Bu örnekleri vermem sebebim işte bu tür olayların yıllardan beri süregelmesidir. Kişiler değişiyor, olaylar değişiyor ama kurumlar hep aynı kalıyor. Bu çarpık zihniyet yüzünden ne Kübra’lar, ne Ali’ler feda ettik bu vatan için. “KUYUCAKLI YUSUF” un toplumun bu kanayan yaralarına değinmesi ve ortaya atması yönüyle, eserde hiçbir batı hayranlığı etkisinin görülmemesiyle, sade ve basit anlatımıyla çok önemli bir şaheserdir. Eksik olan bir yönü de yazar dini inançlarını eserin içinde kullanırken aşırıya kaçmıştır. Diğer inanca sahip olan insanları değerlendirirken nesnel davranmayı başaramamıştır. Her şeye rağmen ezilen halkı, köylüyü anlatması içinde batı hayranlığından hiçbir etki almamasıyla ilk roman özelliği taşır.TARIK BUĞRA – KÜÇÜK AĞA
1-)KİTABIN KONUSU :
Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü,heybetini kaybetmeye başlamış,isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür.Kitapta , bir Anadolu kasabası olan Akşehir’den yola çıkılarak ,kurtuluş mücadelesinin bir bölümü anlatılmaktadır.Olaylar Akşehir’in bir kasabasında başla ve gelişir.
 2-) KİTABIN ÖZETİ :
Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte , Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir.Savaş sonrası bir çok asker memleketlerine geri dönmüştür.Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir.Memleketine döndüğünde kaybettiği kolunun acısıyla beraber , ülkenin durumunu daha acı bir şekilde anlayan Salih gittiğinden beri çok şeyin değiştiğini görür.Önceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı şimdi birbirinden soğumuştur.Salih’in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rum dur ve gelişmelerden o da etkilenmiştir.Yavaş yavaş Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri gelmekte ve iki halkın birbirine olan düşmanlığı artmaktadır.Salih ise yüzyıllardır Osmanlı himayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak görmekle beraber arkadaşı Niko’dan kopamamaktadır.Rumlarla olan dostluğu kasabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih’i dışlar.Salih artık sürekli Niko ve O’nun çevresiyle dolaşır olmuştur.Artık Osmanlı ve Padişaha olan güvenci de sarsılmıştır.Kaybettiği kolunun hayatına tesiri büyük olmuştur.
Kimsenin O’na hak ettiği saygıyı göstermediğine inanan Salih kendini namazdan niyazdan çekmiştir.Öte yandan halk işgallere tepkisiz kalmama kararı almıştır fakat bunun kimin önderliğinde yapılacağı karmaşası vardır. Salih günler geçtikçe kendi kasabalısının tepkisini kazanmış ve artık istenilmeyen biri olmuştur.Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir.İstanbul’dan gönderiliş amacı kasabada padişaha ve Osmanlı’ya bağlılığı teşvik edici düşünceyi sağlamaktır.Hoca gerçekten de çok etkili bir insandır ve halkın büyük beğenisini ve takdirini kazanır.Vaazlarda cemaate Osmanlı padişah ve din lehinde düşüncelerini aktarmaktadır.Bu sırada memlekette Hoca’nın düşüncesine tam ters olmamakla birlikte , kurtuluş ümidi olabilecek bir örgüt kurulmaktadır.Kuvayı Milliye adı verilen bu örgüt Anadolu’da işgalleri önlemek ve İstanbul ve padişah yönetiminin boyunduruğundan kurtulmak için kurulmuştur.Fakat Kuvayı Milliye’nin işi çok güçtür.Memlekette işgallere karşı veya işgallerden yana bir çok örgüt vardır. Kuvayı Milliye önce bu örgütleri kendi tarafına çekmeli veya bertaraf etmelidir.Hocanın vaazları da Kuvayı Milliye ilkelerine ters düşmektedir.Hoca her fırsatta padişaha bağlılıktan bahsetmektedir , Kuvayı Milliye ise padişahtan kurtulmak ,yeni bir yönetim kurmak amacını gütmektedir.İşte bütün bu ihtilaflar dolayısıyla Kuvayı Milliye yandaşları ve Hoca arasında bir elektriklenme ve zıtlaşma meydana gelir.Hoca ise halka kendini çok sevdirmiştir çünkü her yönüyle iyi ve doğru bir insandır.Fakat Hoca da kendi içinde bir yandan yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığının sorgulamasını , padişaha olan güvencinin doğruluğunun şüphesini yoklamaktadır.Kuvvacılarla Hoca arasındaki çatışma zamanla iyice açık şeklini alır ve vaazlarda karşıt fikirler açıklanır. Olaylar gelişirken Salih ise unutulmuşluk ve terkedilmişlikten bir kaçış olarak Kuvayı Milliye’ye katılmaya verir.O’nu bu kararı vermeye zorlayan başka bir şey ise yakın arkadaşı Niko’nun da sonunda Osmanlıya karşı savaşta yer almasıdır.Salih bu ihanetin öcünün peşinden koşacak ve kurtuluş mücadelesinde büyük rol oynayacaktır.Kuvva bir türlü hizaya gelmeyen Hoca hakkında ölüm emri çıkartır.Hoca evliliği ve çocuğu ve en önemlisi de halkın zorlamasıyla Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır.Kuvva ile arasında yaşanan kovalamacadan sağ kurtulur ve kendi başına yanına adam da alarak bir kasabaya sığınır.Kuvva ise Hocayı kaçırdığı için üzgündür ve Salih’i O’nu bulmakla görevlendirir.Hoca ise şimdi hangi tarafta yer almak gerektiğinin hesabını yapmaktadır.Kuvayı Milliye ise her geçen gün başarı kazanmakta ve güçlenmektedir.Salih Hoca’yı bulur ve O’nu padişah hizmetinden vazgeçerek Kuvva yararına çalışmaya ikna eder.Beraberce Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar .Çerkez Ethem ve kardeşleri milli mücadelede en büyük rollerden birini üstlenmiş ve gerek düşman işgallerine gerekse ayaklanmalara karşı başarılar sağlamışlardır.Fakat şimdi düzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek söz konusu olunca Çerkez Ethem ve kardeşleri zıt bir tavır takınarak Kuvva’ya ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açmıştır.Hoca ise bu yolun yanlış olduğuna inanır ve onları bu yoldan döndürmek için planlar kurar.Hoca’nın amacı Çerkez Ethem ve kardeşlerini Kuvva’ya karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile olası bir isyan halinde güçlerini zayıflatmaktır.Bu sırada Hoca Salih’ i haber edinmek için Akşehir’e yollar.Akşehir’de ise Hoca öldü bilinmektedir.Oysa Hoca hayattadır ve yeni kimliği “Küçük Ağa” ile kuvva yararına çalışmaktadır.Hoca’nın Kuvva yararına çalıştığı haberi Salih tarafından Akşehir’de sadece Kuvvacı olan birkaç kişiye duyrulur ve memnuniyet yaratır.Başta Kuvayı Milliye hareketine büyük hizmet vermiş Doktor olmak üzere Kuvvacılar Hoca’nın kendi saflarına katılışından büyük haz duyarlar. Hoca Ethem’in İsmet Paşa hizmetine girmemek için yapacağı en büyük saldırı olan Kütahya saldırısında O’na bir oyun oynayarak başarısızlığını sağlar ve Kuvayı Milliye’ye en büyük hizmetini vermiş olur.Ethem ise Yunanlılara sığınacaktır.Hoca ise bütün bu ihtiras ve gücü elinde bulundurma tutkusuna kapılan insanlardan nefret etmektedir.Artık savaş alanından başka bir cephede de mücadele verilmektedir , şimdi iktidar çekişmeleri büyük tehdit oluşturmaktadır.Hoca bunu acıyla farkeder.Ankara ise Hoca’nın başarılarından haberdardır ve kendisini Ankara’ya davet eder.Daveti kabul eden Hoca Ankara’nın durumunu yakından görür ve cephede savaşmanın , bu iktidar kavgasında yanlış düşünenlere ve hainlere verilecek savaştan daha kolay olduğunu düşünür.Fevzi Paşa Hoca’ya yakınlık gösterir.Hoca bütün bu kişiliklerin önemini daha iyi anlamaktadır.Memleket zafere doğru gitmektedir ve bu noktada Ankara ve Melis’e büyük iş düşmektedir.Bu sırada Küçük Ağa yani İstanbullu Hoca Ankara’da kendisini Akşehir’den tanıyan ve bir zamanlar zıt fikirleri yüzünden tartıştığı Kuvvacı Doktor ile buluşur.Doktor böyle saygıdeğer birinin kendi saflarına katılışından duyduğu mutluluğu Hoca’ya söyler ve asıl kimliğini bilenin sadece kendisi olduğunu , kendisi dışındakilerin O’nu Küçük Ağa diye tanıdıklarını anlatır.Hoca ise artık özlediği eşi ve çocuğunun özlemiyle yanmaktadır. Küçük Ağa Fevzi Paşa ile birlikte Akşehir’e gelir ve burada da tanınmadığını ve Küçük Ağa olarak bilindiğini görür.Eşi ve Çocuğu hakkında bilgi alır ve çocuğunu bulur fakat eşinin durumu kötüdür.Eşine geldiğini haber eder fakat kadın ölmek üzeredir ve oğlunu Hoca’ya emanet ettiğini söylemekle kalır ve günler sonra da ölür. Hoca daha sonraAnkara’ya döner ve mücadeleye devam eder.
3-)KİTABIN ANA FİKRİ:
Vatan ve millet sevgisi , bağımsızlık duygusu. Kurtuluş savaşının küçük bir kasaba’ dan görünüşü.
4-)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Küçük Ağa(İstanbullu Hoca):Kurtuluş mücadelesine büyük hizmetler vermiş binlerce kişiden biri.
Salih:Birinci Dünya Savaşında sağ kolunu kaybetmiş ve hayatının anlamını Kurtuluş Mücadelesi ile tekrar kazanan biri.
Çerkez Ethem:Başlarda vatan ve millet için yeri tutulmaz hizmetler vermiş , cephede büyük başarılar göstermiş, fakat düzenli orduya geçme kararı alındığında tamamen zıt fikirleri benimsemiş ve zararlı olmuş bir çete reisi.
Doktor Haydar Bey:Dünya Savaşında Yüzbaşı rütbesiyle görev yapmış ve milli mücadele yıllarında Kuvayı Milliye’ye büyük hizmetler vermiş bir asker.
Ali Emmi:Kurtuluşu Kuvayı Milliye’de gören ve çok büyük fedakarlıklarda bulunan yaşlı bir vatandaş.
5-)YAZARIN HAYATI
Eylül 1918 tarihinde Akşehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir’de okudu. İstanbul Lisesi’nin yatılı kısmında okurken bu lisenin yatılı kısmının kapatılması üzerine kaydını Konya Lisesi’ne aldırdı ve liseyi burada bitirdi. (1936). Lise yıllarında Tarık Nazım müstear ismiyle hikaye ve şiirler yazmaya başlayan Tarık Buğra, İstanbul Üniversitesi Tıp ve Hukuk fakültelerinde bir süre okuduktan sonra kaydolduğu Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümünün son sınıfında ayrıldı. Askerlik hizmetinden sonra Şişli Terakki Lisesi’nde muallim muavini olarak işe başladı. Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada Oğlum(uz) adlı öyküsüyle bin liralık büyük ödüle layık görüldüğü ilan edildi. (1948). Ancak, Tarık Buğra’ya bu para yerine altın bir kalem ödül olarak verildi. Aynı yarışmada Doğan Nadi’nin bölük komutanı birinci ilan edildi ve bu zatın hikayeci olarak adına ikinci bir kez daha rastlanılamadı. Yine de bu ödül neticesinde aldığı yoğun iş teklifleriyle basın hayatına atılma konusunda cesareti artan Tarık Buğra, Akşehir’e dönerek Nasrettin Hoca Gazetesi’ni çıkardı (26 Temmuz 1949-28 Haziran 1952). Milliyet gazetesi, Vatan, Yeni İstanbul gazetesi (1952- 1956), Yol Dergisi (1968) ve Tercüman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları düzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Hisar dergisi ve Türkiye gazetesinde de yazan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994 tarihinde İstanbul’da öldü.
BAŞLICA YAPITLARI :
Bu Çağın Adı, Dönemeçte, Osmancık, Gençliğim Eyvah, Küçük Ağa, İbiş’in Dünyası, Firavun İmanı, Yarın Diye Bir şey Yoktur, Siyah Kehribar, Politika Dışı, Yağmur Beklerken, Yalnızlar
HALİT ZİYA UŞAKLIGİL- MAİ ve SİYAH
KİTABIN ADI       :MAİ ve SİYAH
KİTABIN YAZARI   :HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
YAYINEVİ           :İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ
BASIMYILI          :1980
1.KİTABIN KONUSU:
Hayalleri olan bir gencin lise son sınıfta babasını kaybetmesiyle hayallerinin yıkılışı ve beraberindeki hayat mücadelesi.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Ahmet Cemil,babasının ölümünden sonra,binbir güçlükle okulu bitirir ve kız kardeşini ve annesini beslemek için çalışmak zorunda kalır.Bunun için elinden fazla birşey de gelmemektedir.Çünkü yabancı dil bilmekten başka bildiği birşey yoktur.Ona kalsa,bütün çalışmalarını şiir üzerinde toplamayı;edebiyatımıza bir başka yön vermeyi ister. Ancak hayat mücadelesi onu çok genç yaşta karşılar.
Ali Şekip ,Hüseyin Nazmi gibi arkadaşlarıyla başlıca tartışma konusu budur zaten. Raci gibi kendisini kıskanan,arkasından dedikodular yaratan birine rağmen şiirde birşeyler yapacağına inanır . Bir yandan , Ahmet Cemil ,bu sarı , uzun saçlı, mavi gözlü ,kalem parmaklı genç, Hüseyin Nazmi’nin kızkardeşi Lamia’yı sever.Tek kaygısı onunla evlenmek,ona layık bir yuva kurabilmektir.Fakat bu mümkün olabilir mi? Olabilecek mi? Hep bunu hayal eder.
Okulu bitirdikten sonra ,zavallı genç çok sıkıntılı günler geçirir.Evlerine gittiğin öğrencilerin şımarıklıklarına katlanmak zorunda kalır.Ekmeğini kazanır ama, neler pahasına! Böylelerinden para kabul etmeğe mecbur kalmak ona pek ağır gelir . Başka çare de yoktur. Pek dayanamaz hale gelince , bu sefer kitapçılara polis romanları tercüme etmeye kalkar. O çağlarda pek sayılı olan bu kitapçılar  da onun derisini yüzerler.Geceler boyu göz nuru dökerek yaptığı anlamsız tercümelere hiç denecek kadar az para verirler. Ne öyle eserleri tercüme etmek ister , ne de parasını üzüle üzüle almaya razı olur.
Ahmet Cemil, günün birinde “Mirat-I Şuun” adlı gazetede çalışmaya başlar. Hayatı az çok düzene girer. Hatta ,gazete sahibinin oğlu Vehbi Efendi, Ahmet Cemil’in kız kardeşi İkbal’le evlenir. O zaman Süleymaniye’de eski bir evde oturan Ahmet Cemil, kız kardeşini mutlu görmek hevesiyle güzel bir düğün yapar. Ama bu evlilik, o zamanın  evlenme şartları yüzünden başarılı olmaz. Evlenenler daha önce birbirlerini tanımadıkları için bağdaşamazlar. Vehbi Efendi çok kaba, durmadan içen , küstah bir kimsedir. Öyle alçak bir heriftir ki, karısı hamile olduğu sıralarda beslemelerini okşayarak onlarla gönül eğlendirir. Ahmet Cemil bu adiliklere dayanamaz .Gülle dokunmaya kıyamadığı biricik kız kardeşinin hırpalanmasına, hatta dövülmesine razı olmaz. Bir gece, Vehbi, İkbal’I öyle hırpalar, durumunu düşünmeden öyle bir tekme atar  ki zavallı kadın çocuğunu düşürür. Ahmet Cemil, çıldırmış bir halde, arkadaşı Ali Şekip’in dükkanına kendini atar. Ali Şekip’e anasınden aldığı küpeleri, yüzükleri emniyet sandığına rehin etmekte kendisine yardım için gitmiştir. Kız kardeşini ölümden kurtarmak gerekmektedir.Hiçbir önlem zavallı İkbal’i ölümün pençesinden kurtaramaz.
Hüseyin Nazmi, uzakça bir görevle dış işlerine tayin edilmiştir. Memmundur. Ahmet Cemil, bir gün onu ziyarete gider. Bir aya kadar memleketten ayrılacak olan Hüseyin Nazmi, sevineceğini sanarak Ahmet Cemil’e başka bir haber daha verir. Lamia’yı evlendiriyorlardır.O zaman  Ahmet Cemil Lamia’ya ait tek tük hatıra kırıntılarını bir daha yaşar. Bunlar, Lamia’nın çocukluğu ile ilgilidir. Zihninde, kızı, ailesinin ısrarıyla evlenmeyi kabul etmiştir diye tasarlar.Bir an sevgisini itiraf etmeyi düşünür.Ama yoksulluğu, işşizliği aklına gelince bir yuva kuramayacağını kabullenir. Bundan da vazgeçer.
Önce kardeşi, sonra Lamia… Geriye ne kalmıştır?Eseri mi?Genç adam,bütün ömrürünü koyduğu şiirlerini bir an bile duraklamadan ocağa atıp yakar. Yaşamı gözlerinde yaşlar,ağzında acı bir lezzetle seyreder.  O esrin bir anlamı kalmamıştır artık.
Madem ki Hüseyin Nazmi gidiyor, o da gidecektir. Bir gün Taksim bahçesinde oturuken ileriye ait tasarlarını, tasarladıklarını hatırlar. Şimdi o da Anadolu’da bir görev alıp gidecektir işte. Kendisine kırgınlıktan başka birşey sağlamayan  bu İstanbul’dan kaçacaktır. Kararını yerine getirir. Dertli anasını alarak bir vapura biner. Gece karanlığında, son defa İstanbulu, Cihangiri seyreder. Deniz karanlık, gece karanlıktır. Vaktiyle Tepe başında, gece, gözlerine bir elmas yağmuru gibi görünen ışıklar sanki sönmüştü. Şimdi her taraf simsiyahtı. Oda,güneşten, hayatın biçareliğiyle alay eden ışıktan kaçarak,sonsuz bir yoklukta mutlu ve rahat, yuvarlanıp gidecektir.

3.KİTABIN ANAFİKRİ:
İnsan hayatta karşısına çıkan zorluklara karşı mücadele etmeli,hayallerle gerçekleri birbirine karıştırmamalıdır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
AHMET CEMİL: Başarılı bir lise hayatı sürerken,son sınıfta babasını kaybeder ve hayat mücadelesine çok erken başlar.Amacı şiire başka bir yön vermek iken babasının ölümü her şeyi alt üst eder.Hayalleri olan bir gençtir.Babasının ardından kızkardeşi İkbal’in ölümü,son olarak da yakın dostu olan Hüseyin Nazmi’nin kızkardeşi Lamia’nın evlenmesiyle tüm hayalleri yıkılır.
HÜSEYİN NAZMİ:Ahmet Cemil’in en yakın dostudur.O da Ahmet Cemil gibi  şiire düşkündür.İlbal’in ağabeyidir.
İKBAL:Ahmet Cemil’in kızkardeşidir.Özellikle babasının ölümünden sonra annesine ve ağabeyine bağlılığı artmıştır.
LAMİA:Hüseyin Nazmi’nin kızkardeşidir.Güzel ve alımlı bir genç kızdır.Ahmet cemil’in kendisine olan aşkından hebersizdir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Eser,dili ağır olduğu için pek anlaşılmamakta,devamlı dipnotlara bakma ihtiyacı hissedilmektedir.Buna rağmen olayların anlatılışı akıcı bir dille ifade edilmektedir.Hayat şartlarının zor olduğu bir dönemde yazılan eser,insanın maddi durumunun hayatını nasıl etkilediği açık bir şekilde ortaya konmuştur.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
İstanbul’da doğdu.İstanbul’da başladıgı öğrenimini İzmir’de  tamamladı. Öğretmenlik yaptı,çeşitli memurluklarda bulundu. Edebiyat hayatına 1884’te atıldı..Geniş bir kültüre  ve bilgiye sahipti.Servet-i Fünun edebiyatının nesir alanında en güçlü kalemi oldu.Türk edebiyatının en büyük romancısı olarak kabul edildi.Romanlarındaki konularda çoğunlukla aydınlar arasından şeçtiği halde, hikayelerinde daha çok halkın yaşayışını konu olarak seçmiştir.KİTABIN ADI :SİNEKLİ BAKKAL
KİTABIN YAZARI :HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN YAYIN EVİ VE ADRESİ: ATLAS KİTAP EVİ 
BASIM YILI :1984
1.KİTABIN KONUSU:
Sinekli Bakkalın konusu kısaca,İstanbul’un Sinekli Bakkal mahallesinin Sinekli Bakkal sokağında doğup büyüyüp evlenen Rabia adlı bir hafız kızının ve çevresindekilerin hayatıdır.

2.KİTABIN ÖZETİ:
İnterneti daha hızlı dolaşın. Google Araç Çubuğuyla birlikte Firefox’u da alın Sinekli Bakkal, Abdulhamit devri İstanbul’unun kenar mahallelerinden birisidir. Bir geçitten çok bir toplantı yeri gibidir. Bu sokakta oturanlardan biri mahalle imamıdır. Onun kızı, Emine ise babasının istemesine rağmen “Kız Tevfik” denilen bir halk sanatçısı ile evlenir. Tevfik; orta oyunu, karagöz gibi şeylerle vakit geçirir. Ayrıca Emine ve Tevfik’le birlikte, sokaktaki İstanbul bakkaliyesini işletmektedir. Bir süre sonra Tevfik ile Emine anlaşamazlar ve ayrılırlar. Tevfik yaptığı şaklabanlıklar yüzünden sürülür. Ancak Emine hamiledir, ve İnadını ve iradesini annesinden, yeteneklerini ise babasından olan bir Rabia isimli bir kızları dünyaya gelir . Emine’nin Babası Rabia’nın dedesi olan imam ise Rabia’yı biraz büyüyünce hafız yapar. Mahallenin bir de kibar konağı vardır: “Selim Paşa Konağı”. Bu konak başlı başına bir alemdir. Selim Paşanın Hanımı dünyanın tadına varmış, yaşlandıkça ölüm korkularına kapılmıştır. Ve teselliyi nerede bulacağını şaşırmış bir kadındır. Selim Paşa ise Padişahın dostlarından ve Zaptiye Nazırı idi. Oğlu Hilmi ise babasının aksine Jön Türklerle ilgisi olan bir ihtilalcidir. Büyüklük peşinde bir hayal adamı. Konağa giren – çıkan pek çoktur. Peregrini adında ki bir İtalyan piyanist Vehbi Dede adında bir Mevlevî bunların başlıcaları arasındadır. Rabia mevlit ve kuran okumaktaki şöhreti ile Selim Paşa konağına kapılanır. Peregrini’yi orada tanır. Vehbi dededen musiki dersleri, alır. Rabia biraz büyüdüğünde Hiç görmediği babası Tevfik sürgünden dönmüştür. Rabia annesi ile babası arasında tercih yapmak zorunda kalmış ve Babası Tevfik’i seçmiştir. Bunun üzerine Emine Rabia’ya çok kızmış her namazdan sonra beddua etmeye başlamıştır. Rabia Babasına bakkalda ve karagöz oyunlarında yardım etmekte Mahallenin cücesi olan Rakım Amcası ile beraber hep beraber güzel vakit geçirmektedir. Lakin Tevfik’in kadın kılığına girip Selim Paşanın oğlu Hilmi için Fransa’dan gelen yabancı evrakları feslilerin giremeyeceği Fransız Postanesine gidip alması esnasında yakalanması ile, Tevfik, zaptiye dairesinde “göz patlatan Hakkı” adında ki zorbanın sıkı işkenceleri ile sorguya çekilmiştir. Gene de Hilmi’nin adını vermez sürgüne yollanır. İş anlaşıldığı için Paşanın oğlu Hilmi de Selim Paşanın emri ile sürgüne Şama sürülecektir.
Tevfik yokken Rabia Rakım Amcanın yardımı ile dükkanı idare eder. Vehbi Dede ve Peregrini de kendisine arkadaşlık ederler. Ama babası sürgüne yollandığından sonra bir daha Selim paşa konağına ayak basmaz. Konakta pek sevdiği bir Cariye vardır: Kanarya Hanım. Çerkez asıllı olan Kanarya Hanım da aslında evlenip çırak çıkmıştır. Rabia, Ramazanlarda camileri gezer mukabele okur ara sıra mevlitlere çağrılır. Şehzade Nihat Efendisinin yalısında da Mevlit okumaya davet edilir. Rabia yalıya gittiğinde iç salonun kapıları açılarak sinekli bakkal mescidinin büyük bir toplantı yeri haline getirildiğini görür. Renkli Papatya başlarına benzeyen yüzlerce başörtülü kadın dinleyicisi vardır. Bu duygulu kalabalığa yanık ve dokunaklı sesi ile mevlit okuduktan sonra salonun sonunda çok güzel bir mermer heykele benzeyen sarışın bir kadın görür . Bu kanarya Hanımdır. İki eski dost çığlık çığlığa birbirlilerinin boynuna atılırlar. Peregrini Rabia’nın okuduğu mevlide hayrandır. Karakterine, olgunluğuna hayrandır. Sonunda , tasarısını Vehbi dedeye açar. Onunda uygun bulması üzerine Rabia ile evlenmek için dinini değiştirir. Osman adını alır. Vehbi dede de, onu kızı gibi sevmektedir. Yani Rabia da güzelliği bulan Tanrı sevgisi… İmam da Emine de öldüğünden Osman’la Rabia Evi onarırlar. Dükkanın üstüne yerleşirler. Rabia’nın gebeliği çok sıkıntılı geçer. Sonunda İstanbul’da ilk defa yapılan bir sezeryan ameliyatı ile kurtulur. Bir oğlu olur. Bu mutlu olayı izleyen yıllarda 1908 meşrutiyeti gelir. Sürgünler yerlerine dönerler. Geri dönenler arasında Tevfik de vardır. Rabia, Osman Rakım Amca , Mahallenin Kibar tulumbacısı, Sabit Beyağabey , Bütün sinekli bakkal onu karşılamaya giderler. Vakti ile Padişah haini diye sille tokat İstanbul’dan sürülenlerin hepsi, şimdi birer Hürriyet kahramanı olarak dönmektedir. Tevfik’in bu siyasi görüşlerle ilişiği yoktur. Vapur rıhtımına yanaşıpta sürgünler çıkınca karşılama törenleri başlar. Sabit Beyağabey bir emir verince sinekli bakkal takımı Tevfik’in bile ürkütüp saklanacak yer aratan bir coşku ile gösterilerine başlar. Sinekli bakkal delikanlıları Şişmanca bir adamı omuzlarına alırlar. Tevfik’in mahalleye dönüşü dolası ile ateşli bir hürriyet nutku çeken bu adamı Tevfik hemen tanır. Bu zaptiye dairesinde kendine işkence eden göz patlatan Muzafferdir. Vehbi Dede ile Osman Tevfik’in Koluna girer ve ona bir torunu olduğunu haber verirler.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Halide Edip‘in gözünde ideal Türk kadının doğu kültürünün aynı zamanda Batı ile tanışmış ılımlı kişiliğini; akla dayanan Batı felsefesinin birer temsilcisiolduğunu topluma göstermek istemiştir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Rabia: Romanın asıl kahramanı: İlhâmi İmamın kızı Emine ve Kız Tevfik diye bilinen orta oyuncusunun kızı “Rabia”dır. Rabia, Yazarın romanda kendisi yerinde gösterdiği ve “İdeal Türk kadını nasıl olmalı?” sorusunun cevabı olan kişidir. Rabia’nın kişiliğinin oluşmasında babasından çok dedesinin etkili olmuştur. Kendisi İmam olduğu için torunu hafız yaparak İslami bilgilerle donanmasını sağlamıştır. Paşanın konağına gitmesi ile Rabia’nın kişiliğinin değişiminde en büyük etkiyi görülüyor. Dedesinin yanında her zaman cehennemden bahsedilerek büyüyen Rabia konağın ortamını görünce geleneklerine bağlı, ancak batı eğilimli bir karakter ortaya çıkıyor. iki ayrı ruh ikliminde yetişmiş olduğu Peregrini yani Osman’la evlenmesi ile de bunu gösteriyor. (BKZ. sayfa 87)
Kız Tevfik: Daima şen şakrak, orta oyununda usta, yakışıklı ve çok düzensiz bir kimlikte anlatılıyor.
Vehbi Dede: Konakta Rabia’ya ders veren bir Mevlevî derviş olarak bize aktarılan Vehbi Dede, her zaman teselli edici teskin edici mizacı ile Rabia’nın dedesinden çok farklı olarak Ruh okşayıcı bir alim olarak anlatılıyor.
Peregrini (Osman): Annesinin tavsiyesiyle eskiden papaz olan Peregrini daha sonra her hangi bir dine bağımlı olmaksızın yaşamış bir müzik hocası. Türkçe’yi çok iyi konuşan bu adam dinsiz olmasına rağmen Vehbi Dede gibi dinine bağlı insanlara saygı duymuştur. Rabia ile evlenmek için dinini değiştirerek Osman ismini almıştır.
Selim Paşa: Eski Dahiliye Nazır, padişaha son derece bağlı bir mizaç ortaya sürmüştür. Öyle ki kendi oğlunu bile gözünü kırpmadan ve elinde kesin delil olmadan sürebilmiştir. Ama diğer taraftan Rabia’ya karşı hep şefkatli olmuş ve iyi davranmıştır.
Emine: Rabia’nın annesidir. Önceleri Rabia’yı çok sevmiş ancak sürgünden dönen babasını kendisine tercih edince, elinden gelse Rabia’nın boğazına sarılmak istemiştir. Elini öpmek için gelen kızını kovmuştur.
İlhamî İmam: Rabia’nın büyük Babası, mahalleliye devamlı cehennemden bahseden bir imam.
Diğer tipler:
Bilal; Rabia ile evlenmek isteyen bir genç,
Rıfat Amca; mahallenin cücesi,
Pembe; Rabia’nın hizmetini yürüten beraber yaşadığı çingene, Hilmi; Selim Paşanın Jön Türk oğlu,
Sabiha Hanım; Selim Paşanın Hanımı,
Kanarya Hanım; Köşkte ki bir Çerkez kızı.KİTABIN ADI    = SODOM VE GOMORE
KİTABIN YAZARI            =YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ = İletişim yayınları,Klodfarer cad.No:7
                                                    İletişim Han Cağaloğlu_İstanbul
BASIM YILI                      =1984
1.KİTABIN KONUSU:
İstanbul’un işgali ve İsatanbul halkının işgale karşı tutumu kitapta anlatılıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Birinci Dünya Savaşı henüz sona ermiştir.Osmanlı İmparatorluğu da bu felaketten payını almış ve ülkenin her yeri kargaşa içindedir. 1921’lerin İstanbul’u,İngilizler şehri işgal etmiş ve saray buna sesiz kalmıştır. İstanbul,Anadolu’dan kopuk ayrı bir dünya gibidir.Tıpkı Sodom ve Gomore gibi.Tanrının lanetlediği şehirlerden ikisidir. İstanbul kızları İngiliz subaylarıyla beraber olmaktan gayet mutludurlar. Leyla da bunlardan biridir.Bu nazik kızlarımız Kuvayi Milliyetçileri yabani dağ insanı olarak görmekte,hatta tiksinmektedirler. Leyla’ya aşık olan Necdet ise bağımsızlıktan umudunu kesmiş,olaylara sadece seyirci kalmıştır.Sevdiği kızın işgalci subaylarla olan yakınlığını görür fakat görmezden gelir,hatta o da bu subayların çevresinde oluşan yüksek sosyeteye katılır.Oysa Necdet’in arkadaşı Cemil bir şeyler yapmak gerektiğini düşünür ve Kuvayi Milliyecilere katılır ve sonunda şehit olur.Fakat o değeri bilinmez insanlardandır,vatan o ve onun gibilerinin kanlarıyla hayat bulmuştur.Vatanın ayakları aslında bağımsızlık savaşında ayaklarını yitiren gazilerimizindir.Onlar her bir uzuvunu kaybederken vatan yeniden el ayak sahibi olmuştur.
İstanbul’un bu şaşalı hayatı çok kısa sürer.Ezilmiş Anadolu insanının özlediği gün gelir.Bir gece Kuvayi Milliyeciler karanlığın içine akın eden ışık hizmeleri gibi akın ederler şehre.
Leyla,o eski hayatlarının mahvettiği için bu büyük savaşçıları nefretle karşılar.Necdet ise artık bu İngilizler tarafından kullanılmış vatanperverlik duygusundan yoksun kızdan soğumuştur.
Leyla dudaklarını Necdet’in dudaklarına uzatır.Necdet onu kucaklar ve bir köşeye bırakır. Dudaklarında bir kimyevi maddenin “rujun” yavan tadıyla bağımsız İstanbul’a katılır. Ve bu aşkın bittiği yerde roman da son bulur.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
 Çöküşün getirdiği bir çürümenin romanıdır. Savaş gibi zor anlarda insanlar maskelerini çıkartıp kendilerini gösterirler. “Dost kara günde belli olur”
4.KİTAPTA OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Necdet, karamsar sorunlar arasında sıkışıp kalmış kendine öz güveni olmayan biridir. Yolu biliyor fakat yolda yürümeye cesareti yok. Küçük kırılganlıkları ve vazgeçemediği rahatlığı onu yurt savunması gibi bir şereften yoksun bırakıyor.
Leyla, bakımlı ,ince yapılı ,dikkati çeken güzel bir İstanbul kızıdır. Fakat ailesi gibi vatan duygularından yoksun, sosyeteyi seven, hovarda bir kızdır. Hayatı yalancı bir cennetten farksız yaşamak istiyordu. Fakat kağıttan yapılmış saraylar çok çabuk bozulurdu ve o asıl kaybeden oldu.
Cemil, yurtsever biri vatanın köle oluşuna katlanamayacak derecede onurlu, güçlü, iri yapılı bir Türktür. Biz bugün bağısızlığımızı o ve onun gibilere borçluyuz.KARNAVAL ROMANI (1881)
Ahmet Mithat Efendi Tanzimat edebiyatının en üretken yazarlarındandır. Ahmet Mithat, ‘’alafranga’’ ve ‘’züppe’’ tiplerini romanlarında ustalıkla işlemiştir. Kişileri işlerken birbirine zıt karakterleri işlemeye özen göstermiştir. Söz konusu romanlarından olan ‘’ Felâtun Bey’le Rakım Efendi’’ (1876) buna örnektir. Romanda bir alafranga ve züppe tipini taşıyan Felâtun Bey ve bir Osmanlı aydın tipini taşıyan Rakım’ın başından gecen olaylar anlatılır.
‘’Alafranga’’ tipler birçok yazarımızın romanında konu edilmiştir. Hüseyin Rahmi; şık(1889), mürebbiye(1898), metres(1900), ve şıpsevdi romanlarında ‘’alafranga’’ tipleri ustalıkla işler.
Ahmet Mithat Karnaval romanında da ‘’alafranga’’ ve ‘’züppe’’ tiplerini işlemiştir. Fakat bu romanda dikkat edilecek en önemli husus karnaval ismi ile karnaval mevsimini romanda ustalıkla işlenmesidir. Karnaval, Hıristiyanlığın başlamasından evvel yani putperestlik zamanlarına aittir. Hıristiyanlık dini, Roma’ya yayıldığı zaman, bu âdeti görmemmiş ise de halk karnaval serbestîsinden istifade için dünyayı terk etmeyi bile göze aldığından, Roma kilisesi bu konuda işleri zamana bırakmaya ve görmezlikten gelmeğe mecburiyet duymuştur.
1-OLAY ÖRGÜSÜ: Karnaval yazıldığı yıllarda, toplumumuzda pek çok benzeri olan alafranga tipi Zekayi ve bir Osmanlı aydın tipi Resmi en ayrıntılı şekilde işlemiştir.
Roman Zekayi ve Resmi’yi okura tanıtmakla başlar. Bir de Zekayi’nin babası vardır Uzleti Efendi. Romanın bu ilk bölümünde daha çok Zekayi ele alınır. Zekayi’nin almış olduğu eğitim ve aile durumu tanıtılır. Romanın bu ilk bölümünde Resmi’de tüm yönleriyle tanıtılır okura. Resmi’nin yaşamı ve içinde bulunduğu durumlar işlenir.
Romanın ilerleyen bölümlerinde Resmi’nin keskin zekâsı tanıtılır. Resmi alet yapmaya ve tamir etmeye karşı yeteneklidir. En önemli özelliği ise dil öğrenmeye karşı olan yeteneğidir. Bu yeteneği sayesinde Hamparson Ağa ile tanışmaları işlenir. Bu tanışma Resmi’nin kilisede bir piyanoyu tamir etmesiyle başlar.
Romanda Hamparson Ağa’nın eşi madam Hamparson Arslangözyan güzelliği ve zarafeti tanıtılır. Madam Hamparson’un Resmi ve Zekayi ile tanışmaları konu edinilir. Romanın ilerleyen bölümlerinde Zekayi’nin kadından hoşlanarak ona yazdığı mektup ve cevabı işlenir. Bu arada Resmi Arslangözyan ailesinin sadık dostu olmuştur.
Karnaval mevsimi romanın asıl konusunun işlendiği bölümdür. Karnaval mevsiminde yapılan balolar romanın bu bölümünde ustalıkla ele alınır. Romanın bu bölümünde dikkate değer en önemli nokta Madam Hamparson’un Resmiden hoşlanması ve Resmi’nin ise bu tavrı sadece dostluk olarak algılamasıdır.
Zekayi ise başka bir köklü aile Bahtiyar Paşa köşkünde gönül meselelerine uzanmaya çalışmaktadır. Resmi’nin evlerinde bir üre besleme olarak kalan Hasna için yazmış olduğu mektup bir yanlışlık eseri Bahtiyar Paşa’nın kızı Hasna’ya verilir. Daha sonra ise olaylar bir hayli karışır.
Romanın son bölümünde ise Madam Hamparson ve Resmi’nin aşkı ele alınır. Bu aşkın ikisinin de başına getirdiği felaketler işlenir.
Romanın temelinde ele alınan konu Osmanlı’nın son dönemindeki durum ve yabancıların hayatımıza ne oranda etki ettiğidir. Ayrıca yanlış batılılaşma ve bunun getirdiği olumsuz durumlar yansıtılır.
Romanda olay örgüsü, düz bir çizgi halinde ve kronolojik bir gelişme içinde verilmiştir. Olay örgüsünde bazı bölümler uzatılmıştır. Özellikle Resmi  ve Madam Hamparson’un balo olayı oldukça uzatılmıştır.
2-KİŞİLER VE KİŞİLEŞTİRME:
A-  KİŞİLER:  karnaval romanının başkişileri Zekayi ve Resmidir. Ancak romanda şahıs kadrosu oldukça kalabalıktır.
1-Resmi: babası çok küçükken vefat etmiştir. Babasından kalan miras abisi tarafından tüketilmiştir. En sonunda abisi rakının etkisiyle çıldırmıştır. Resmi küçük yaşta annesiyle beraber kalmıştır. Resmi henüz yirmi yaşındayken annesi de Resmi’yi bırakıp gitmiştir. Annesinin bu ölümü Resmiyi daha 20 yaşındayken annesiz bırakmıştır.
Resmi akılca üstün bir çocuktu. Rumca öğrendiği gibi, kendi komşuları olan ve tıp fakültesine devam eden bir efendinin evlerine annesiyle oturmaya gittiklerinde diğer oda da çalışan efendinin yanına gider ve o ezbere çalıştıkça Resmi de onu dinledi. Böylece kulaklarını Fransızcaya çok alıştırmıştı.
Resmi bir şeyi bir kere işitimi bir daha unutmayan kişilerdendi.  Bu yüzden ‘’tıflı âli’’ (üstün çocuk) unvanını almıştı. Romanda bu olay şöyle anlatılır.
Bu çocukta öyle bir zekâ var ki, eğer ismi Victor Hugo olsa ve Fransa’da eğitim görseydi on üç yaşındayken ortaya koyacağı eser elbette Victor Hugo’dan daha iyi olarak ‘’ tıflı âlî’’ (üstün çocuk) unvanını buna verirlerdi. Gel gelelim Resmi İstanbul’da doğmuştur.
Resmi aynı zamanda becerikli bir kişidir. Önce kuş kafesleri yapmaktan başlayarak türlü türlü oymalı çekmeceler yapmaya kadar marangozluğunu ilerletmiştir.
Romanın konusunun geçtiği zamanda Resmi yirmi yedi yaşlarında orta boylu, soluk renkli bir kişi olarak tanıtılmıştır.
Sevdikleri: Resmi romanda insanlarla çabuk iletişim kurabilen biri olarak tanıtılmıştır. Bu yönüyle Arslangözyan ailesi ve Bahtiyar Paşa ailesinde çok sevilen bir kişidir. Bu ailelerle uzun muhabbetler yapmıştır.
2-Zekayi: Romandaki ‘’alafranga’’ karakterdir. Uzleti Efendi adında bir babası vardır. Büyük bir konakta yaşarlar. Zekayi ismin anlamına yakışan derecede zekaca üst seviyededir. Baba evinde iyi bir eğitim ve terbiye almıştır. Babası çocuğun terbiye eğitimine o kadar önem vermiştir ki, yirmi beş yaşına kadar çocuğu kapıdan dahi çıkarmamıştır. Kapıdan dahi çıkarmaz dememizdeki amaç Zekayi’nin bazı kötü mekanlara gitmemiştir.
Zekayi hiç okula gitmemiştir. Çünkü babası öğretmenleri kendi evine getirmiştir. Zekayi böylece diğer insanlardan ayrı tutulmuş olarak yaşayıp büyümüştür. Zekayi yaradılışından kibirli biridir. Kendi akranlarından hiç birisine selam dahi vermezdi.
Romanın geçtiği zamanlarda Zekayi yirmi beş yaşların da uzun boylu, yakışıklı ve kibar bir genç olarak tanıtılmıştır.
3- Uzlefi Efendi: Zekayi’nin babasıdır. Romanda bize şöyle tanıtılır. Kendisini tanıyanlar arasında pek mühim adamsa da bu şöhreti herkes tarafından bilinen, pek yaygın bir şöhret değildir. Kendisi altmışına el atmış, vücutça zayıf, sağlıkça sorunlu bir adam olduğundan hemen hemen konağın dışına hiç çıkmaz. Ne pek sıcak ne pek soğuk ola. Ne yakınlarda yağmur yağarak yerle yaş ve rutubetli ne de pek çoktan beri kuraklık hüküm sürerek ortalık toz ve toprak ola.
Konağın içinde gayet mükemmel bir bahçesi olduğu halde bahçeye çıkmak için bile mevcut olan tıbbi durumu ayda yılda bir kere bahçeye çıkmasına engel olur.

Arslangözyan Ailesi
4- Hamparson Arslangözyan Ağa: Hamparson Ağa Beyoğlu’nda bir evi olan, kilise yöneticiliği yapan zengin bir ermenidir.
Hamparson Ağa gençlik devirlerini, İstanbul’da Beyoğlu, Adalar, Ayastefonos, Kadıköyü, Büyük dere eğlencelerinde ve Avrupa’da Paris, Viyana ve Petersburg’un en gözde, en meşhur salonlarında geçirmiş biridir. Zengin bir baba ve ondan daha zengin bir haladan kendisine geçen bitmez tükenmez serveti buralarda harcamıştır.
Hamparson Ağa romanda kırk yedi yaşlarında, başındaki saçları hemen hemen hiç kalmamış, bıyığındaki beyazlar siyahlara oranla daha fazla biri olarak tanıtılmıştır.
Hamparson Ağa bu yaşına rağmen kendisinden bir hayli küçük bir hanımla evlilik yapmıştır.
5-Madam Hamparson Arslangöz: Madam Hamparson boyca uzun, vücutça güzel bir kadın olarak tanıtılmıştır.
Romanda okuyucuya şöyle tanıtılmıştır:
Boyca boy, vücutça vücut, endamca endam bir kadında ne kadar mükemmellik hayal edilirse edilsin, o kadın yine de Madam Arslangözyan’ın topuğuna bile erişmiş sayılamaz.
Sürekli denilebilecek bir şekilde yarı dekolte elbise giymekte olup, gerçekten o kadar beyaz göğüs, o kadar güzel ense, o derecelerde latif bir gerdan bulunurda, o kadın yakası kulaklarına çıkan bir elbise giyerse en güzel tabiat vergisini cimriler gibi saklamış olur. Halbuki Madam Hamparson bu güzelliklerini gizlemek için yine tabiat vergisi yaradılıştan olmak üzere o kadar gür, güzel ve kumral bir saça sahiptir ki, onları bir özel hünerle tarayıp da omuzları üzerine döktüğü zaman genellikle Rus kadınlarda görüldüğü üzere tüyü dışarıya çevirmiş bir somur kürk giymiş zannedilir.
Ya o çehredeki uyum! O güzellik! O şirinlik!
Kaşlar gayet uzun kolların bir diğerine girmiş, dolaşmış bulunmasından şekillenmiş bir çift kıvırcık koş! Gözler, gayet iri ve ela gözler olup, etrafındaki kirpikler gözlerin güzelliğini adeta gizlerler. Doğrusu şudur ki, bu kirpiklerin duruşu öyle grip şekildedir ki kadın gözlerini açıp da insanın yüzüne pek dikkatli baktığı zaman bile güya bakmıyor, belki göz süzüyor zannedilir.
Romanın genelinde Madam Hamparson gayet güzel, kibar ve alımlı bir kadın olarak tanıtılmış. Kocası Hamparson Ağa ile yaş farkından dolayı sorun yaşamamıştır ama bu yaş farkı onun kalbini Resmi’ye teslim etmesine sebep olmuştur.
Romanın ilerleyen bölümlerinde Madam Hamparson adeta Resmi’nin metresi durumuna girmiştir. Çoğu kez Resmi’yi eve davet edip yatağına almıştır. Gene böyle bir zamanda Hamparson Ağa, Resmi ve Madam Hamparson’ı yakalamış fakat Resmi kaçarak kurtulmuştur. Madam Hamparson ise konaktan kovulmuştur.
Romanın son bölümünde ise Madam Hamparson yoksulluk içinde kalmış ve güzelliği gün geçtikçe kaybolmuştur. Denilebilir ki Madam Hamparson bam başka bir hale gelmiştir. Yoksulluk içinde kalan Madam Hamparson Madam Küpeliyan ile birlikte yaşamaya başlamıştır.
6- Madam Küpeliyan: Madam Küpeliyan Madam Hamparson’un sıkı dostu ve konağın üyelerindendir. Madam Hamparson konaktan kovulunca ona yardım etmiş ve onu kendi evine getirmiştir.
7- Mariyanko: Arslangözyan konağının hizmetçisidir. Ecnebi bir kadın olan Marianko kötü karakter rolündedir. Resmi ve Madam Hamparson’u evde buluşturmuş sonra bütün bu olayı Hamparson Ağa’ya bildirmiştir.
8-Nikolaki: Mariyanko’nun sevgilisidir. Fakir bir genç olduğu için Mariyanko ile evlenememektedir. Namuslu bir kişiliği vardır.
Cezayirli Bahtiyar Paşa Ailesi
9- Cezayirli Bahtiyar Paşa: Cezayirli Bahtiyar Paşa Cezayir Dayızadelerindendir. Urban’ın Fransızlara karşı bir isyanında kendiside taraftar olduğundan Cezayir sınırlarının dışına çıkarılmış ve böylelikle İstanbul’a gelmiştir. Ancak mallarına saldırılmamış ve çiftliklerine el uzatılmıştır. Bu sebeple bir hayli zengin bir paşadır.
Bahtiyar Paşa kırk beş yaşlarında bir kişidir. Fakat Homparsan Ağa gibi yaşlı biri değildir. Saçları fırça gibidir. Bıyıklarında tek bir beyazlık yoktur.
10- Şehnaz: Şehnaz Bahtiyar Paşa’nın kızıdır. Doğuştan kibirli olan bu kız Zekayi ile evlenmiştir. Ancak bu evlilik kısa sürmüş Zekayi’nin servetini bitirmesi ile bu evlilik bitmiştir.
11- Konşuş: Bahtiyar Paşa konağında daire müdürü sıfatıyla tanıtılır romanda. Bir İngiliz olup hal ve şanı büyük bir şirketin yöneticiliğine layıktır.
12- Sarafin: Sarafin bir cokeydir. Binicilikte şöhret yapmış biridir.
13-Victor Hagve: Bahtiyar Paşa’nın yemek, içmek, giyim işleriyle uğraşır.
14-Madema Mirsak: Şehnaz Hanımefendi’nin hizmetinde mürebbiye ve öğretmenlik sıfatıyla görevlendirmiştir. Madame Mirsak kültürlü bir kadındır. Fransız edebiyatçılarının bütün eserlerini ezbere bilmektedir. Madame Mirsak otuz yedi, otuz sekiz yaşlarında, vücutça alımlı bir kadındır.
15-Madame Gabot: Şehnaz Hanımefendi’nin müzik ve dans öğretmenidir. Bu kadın kırkını bir hayli aşmış ellisine el uzatmıştır.
16-Sofi: Şehnaz Hanım’ın oda hizmetçisidir. Bir Fransız olup on dokuz, yirmi yaşlarında bir kızdır. Çehrece güzel olup kendi etkisini meydana koymak için süse ihtiyacı yoktur. Kendi güzelliğinin farkında değildir.
17-Hasna: Hasna romanın başında Resmi’nin ailesinin beslemesi olarak tanıtılmıştır. Önce babasını sonra ise annesini kaybeden Resmi Hasna’yı Cezayirli Bahtiyar Paşa ailesine vermiştir. Hasna önceleri gitmek istemediyse de Resmi’nin ısrarları sayesinde bu konağa Şehnaz Hanımefendi’nin arkadaşı olarak gitmiştir.
Romanda Hasna bir hayli güzel bir kadın olarak tanıtılmıştır. Ağır başlı ve melek yaradılışlı bir kızdır. Bir anlamda Şehnaz’a arkadaş değil rakiptir. Onun bu güzelliği Şehnaz’ın kıskanmaların neden olmuştur.
Romanın son bölümünde ise Hasna, Resmi’yi kendi evlerinde bakmıştır. Çünkü Resmi Hamparson Ağa’dan kaçarken düşmüş ve yaralanmıştır. Hasna artık Resmi’ye Resmiciğim demektedir. Sütanne bunu Resmi’ye anlatmış ve Hasna seni seviyor demiştir.
Diğer kişiler
18- Süt Valide: Romanda Resmi’nin süt validesi olarak tanıtılmıştır. Resmi yaralandığı zaman Hasna ile birlikte ona bakmıştır.
19- Benli Helena: Benli Helen aslen bir Fransız olup Zekayi’nin metresi olmuştur. Düşük bir ahlaka sahip olan bu kadın Zekayi’den türlü hediyeler ve para sızdırmıştır. Zekayi ile Fransa’ya gidip oranda Zekayi’yi terk etmiştir.
20- Nizami: Hükümet dairelerinin birisinde sandık emaneti hizmetinde bulunur ve evli olup üç çocuk babasıdır. Nizami Helena’ya âşıktır.  Bir zamanlar Helena’yı kendisine metres yaptıysa da Zekayi’nin ekonomik gücü yüzünden geri planda kalmış bir karakterdir.
Romanın sonunda Nizami kendini içkiye vermiş ve Helena’yı bir türlü unutamamıştır. İçki yüzünden önce çıldırmış sonra intihar etmiştir.
B-KİŞİLEŞTİRME:
Hüseyin Rahmi’nin romanlarında olduğu gibi Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında da kişilerin çoğu, kendi özelliklerini yansıtan isimler taşırlar.
Ahmet Mithat Karnaval romanında da roman kahramanlarının bazılarına anlamlı isimler vermiştir. Bunlardan bir kısmı kişilerin özelliklerini yansıtır.
Örneğin; Karnaval romanında Zekayi zekaca ileri biri olarak tanıtılmıştır. ‘’ Zekaca ileri bir gençti’’ denilmiştir.
Arslangözyan ailesi de önce ismiyle dikkat çeker. Bir Ermeni olan Hamparson Ağa ve onun Fransız eşi alafrangalığı temsil eder. Yaşayış, giyiniş ve tavırları bakımından alafranga bir ailedir.
Roman kişileri çoğu zaman zıt karakterler üzerine kuruludur. Resmi ile Zekayi, Hasna ile Şehnaz, Hamparson Ağa ile Bahtiyar Paşa. Bu karakterler kişilikleri ile bir uyum yaratır.

3-ZAMAN:
Karnaval’da ferdi bir zaman, kişilerin hikâyeleri ve maceraları ele alınmıştır. Zekayi’nin ve diğer alafranga ailelerin durumu değişkenlik göstermektedir.
Romanda Arslangözyan ve Cezayirli Bahtiyar Paşa familyaları ayrıntılı bir şekilde tanıtılır. Olaylar kronolojik bir sırayla verilmiştir. Eserin bazı bölümlerinde geriye dönüş vardır.
Romanın sonunda Resmi ile Hasna evlenir. Zekayi ile evlenen Şehnaz ise boşanır. Ahmet Mithat alafranga tipi kötü duruma düşürürken Osmanlı aydın tipini ise yüceltmiştir.
4-MEKÂN:
Roman Beyoğlu ve çevresinde geçmektedir. Karnaval’da o döneme özgü konak yaşamı pek ihtişamlı bir şekilde sunulur okura. Konaklar ailelerin ekonomik durumunu yansıtır.
Arslangözyan konağındaki ihtişam ayrıntılı bir tasvir niteliği taşımaz. Konağın bahçesindeki çiçekler canlı bir tasvirdir.
Romanın son bölümünde Resmi’nin kaldığı ev ve Madam Hamparson’un kaldığı ev hafızalarda yer tutar. Madam Hamparson parasızlığın verdiği sıkıntı ile birlikte küçük bir evde yaşamını sürdürmek zorunda kalır. Resmi ise Hasna’nın süt validesinin evindeki küçük bir odada iyileşmeyi bekler. Bu küçük odada Hasna’nın varlığı ile sıcak ve güzel bir odaya dönüşür.
5-DİL VE ÜSLUP:
Eserde karşılıklı konuşmalar uzun ve canlıdır. Ahmet Mithat geleneğini yansıtan bu romanda okuyucuya bilgi verme ve durumu önceden haber verme özellikleri vardır ayrıca olayı yarıda kesip okuyucuya bilgi verme romanın ayrı bir özelliğidir.
Ahmet Mithat insanı sosyal ilişkiler bakımından ele alır. Bu tiplerin konuşmaları tipler hakkında bilgi verir. Yazarın bu amaçla maksadı tipleri okuyucuya tanıtmaktır.
Resmi az konuşan ve yerinde konuşan birisidir. Zekayi ise Fransızca konuşmaktan zevk alan birisidir.
Ahmet Mithat’ın üslubunda ironilerde önemli yer tutar özellikle tiplerin tanıtımında ironi sık sık kullanılır.
Görüldüğü üzere Ahmet Mithat’ın dili ve üslubu kendine özgüdür. Roman tekniği bakımından çağdaşı olan yazarlardan ayrıdır. Onun bu dil ve üslubuna yakın eserleri Hüseyin Rahmi Gürpınar verecektir.
İTABIN ADIAKŞAM GÜNEŞİ
KİTABIN YAZARIREŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİİNKİLAP YAYINEVİ ,CAĞALOĞLU/İSTANBUL
BASIM YILI1982
1.KİTABIN KONUSU:
           Eser, hareketli bir hayattan sonra hasta olan bir adamın başından geçen olayları ve aşklarını anlatıyor.

2.KİTABIN ÖZETİ:
            Necati küçük yaşta annesini ve babasını kaybedene kadar ailesiyle birlikte Büyükada’da yaşar. Amcası onu İstanbul’a yanına alır ve büyütür. Amcasının iki kızı vardır. Necati orta okulu bitirdikten sonra askeri okula girer. Buradan mezun olduktan sonra amcasının yardımıyla Fransa’ya askeri akademiye girer. Fransa’da gönlünü epeyce eğlendirir. Buradan mezun olduktan sonra İstanbul’a döner. İstanbul’dan Şam’a tayini çıkar. Şam’da sıkıcı iki yıl geçirdikten sonra Bulgaristan’a tayini çıkar. Bu göreve gitmeden önce bir aylığına izin alır. Amcasının yanına gider. Burada amcasının büyük kızı, kocası ile sorunları yüzünden kendisini vurur ve felç olur. Kızıyla birlikte babasının yanına taşınırlar. Bu tatil sırasında Necati gönlünü komşu kızı Zehra’ya kaptırır ve kendisini beklemesini söyler.
            Necati Bulgaristan’a giderken bir Türk çetesi treni durdurur. Necati’nin subay olduğunu anlarlar ve çeteye dahil ederler. Bu Türk çetesi Rum çeteleri ile çatışmalara girerler. Bir çatışmada Necati ağır yaralanır ve yolunu kaybeder. Dört gün gibi bir süre terk edimiş değirmende kalır. Birisi onu  bu yerde bulur ve bir hastahaneye götürür. Değirmende kalırken çok kan kaybeder ve yarası mikrop kapar. Doktorlar, Necati’ye bundan sonraki yaşamında heyecan yaşamamasını, eğer çok heyecanlanırsa öleceğini söyler. İyileştikten sonra hastahaneden ayrılır ve İstanbul’a amcasının yanına döner. İstanbul’a gidince durumu Zehra’ya açıklar ve ondan ayrılır. Necati’nin amcası görev sırasında ölmüştür ve yeni haberi olur. Nilgün, Necati ile ilgilenir ve ona bakar. Bir süre sonra Nilgün, Necati ile evlenir. Hastalığından dolayı düzenli bir hayat sürmek için babasından miras kalan Büyükada’daki çiftliğe yerleşir. Bir süre sonra Leyla çifliğe ziyarete gelir. Leyla büyümüş ve genç bir kız olmuştur. Necati ve  Leyla çiftlikte gezerler, ata binerler, beraber dolaşırlar. Bu sırada birbirlerine bağlanırlar. Ve bir gün baloda Leyla ile dans ederken aşırı heyecanlanır ve ölür.
 akşam güneşi3.KİTABIN ANA FİKRİ:
            Hayat her zaman umduğumuz gibi gitmeyebilir, fakat değişikliklere kendimizi hazırlamalıyız.
 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
            NECATİ; gençliğini dolu dolu yaşamış, istediği her şeyi yapmıştır. Geçirdiği hastalıktan dolayı eski hareketliliği kalmamıştır.
            LEYLA; sevecen, çok güzel bir kızdır. Gönlünü genç yaşta Necati’ye kaptırır.
            NİLGÜN; yardımsever ve iyi kalpli bir kızdır. Necati’ye çoçukluğundan beri aşıktır, fakat bunu söyleyemez.
 5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
            Olaylar başlangıçta akıcıdır, fakat sonlara doğru okuyucuyu fazla etkileyememiştir. Eserde yabancı tamlamalar kullanılmasına rağmen, anlaşılır bir dille yazılmıştır.KİTAP ADI: ANADOLU NOTLARI
KİTABIN YAZARI: REŞAT NURİ GÜNTEKİN
1. KİTABIN KONUSU :
Bir Anadolu gezisindeki yaşanan olaylar.
2. KİTABIN ÖZETİ :
Kitap birçok kısa notlardan oluştuğu için içinde birçok olaylar vardır. Bunlardan birkaçını sizlere anlatmak ve özetlemek istiyorum. “Trende” adlı notunda trene bindiği andaki hissettiklerini yazıyor. Trende en büyük zevk vagonda bir yolcunun olmamasıdır. Bu yüzden her duruşta gelen yolcuya ! “Burada biri var. Kantine gitti. Şimdi gelir” diyerek onun gitmesini bekliyordu. Bazen de uğurlamaya gelenleri yanına oturtturmak ve tren hareket edinceye kadar bekleyip daha sonra salıvermektir. Yazarın kullandığı en büyük taktik hasta numarasıdır. Yüzüne bir tülbent bağlayıp, parmağıyla gözünün etrafına bir parça sigara külü bulaştırıvermiş. Daha olmazsa “vallahi bilmem birader, bizim dayı yılancıktan öldü. Bize de mi geçti nedir ?” diye konuşuverir. Herifi koydunsa bul…. Şoför notunda da kamyoncunun bir yol boyunca karşılaştığı tuhaf olayları anlatmaktadır. Yazarın en ilgisini çektiği olay yolda süregelen tel olayıdır. Her arabada tel vardır fakat yolda aracı bozulduğunda araç durup beklerken, yayına gelen kamyoncu ona tereddüt etmeden telini verir. Az ileride kendi aracıda bozulduğunda teli verdiğine pişman olur. Yazarın titiz ve seçici olması yazdığı notlardan da belli anadolu notlarıoluyor. Yatak çarşafları adlı notunda yazar, yatak çarşaflarına dikkat ediyor. Hiçbir zaman kendi gözüyle görmediği çarşaf değişimi için görevliye başvurur ve bizzat değiştirir. Ama bu onun için yine yeterli değildir. İçinde “ya diğer yataktan çıkartıp getirmişse” diye bir ukte kalmıştır. Su onun için en önemli varlıktır. Yanında ihtiyatte mutlak bir su bulunmaktadır. Su bulunmazsa gidip maden suyu alıp onunla idare edermiş. “Yolda Hastalık” notunda ise, geçirdiği hastalığı kendi kendine geçirmeye çalışıyor. Bilgili olmasına rağmen rezil olmamak için otele çekilip terlemek suretiyle hastalığından kurtulmaya çalışmaktadır. Tulüyat Tiyatrolarda yazarın kitabında 3 bölümde yer almaktadır. Onun için tiyatronun kültür ve gelişme bakımından önemi büyüktür. Fakat, köylere gelen tiyatrocular ve özellikle bayanların giyiniş tarzı köylü erkekleri kışkırtıyor ve köyle fitne yarattığı için genellikle tiyatrocular kovuluyordu. Onun için otelde yalnız olarak yatmak huzur ve güvence vermektedir. Fakat, son anda gelen davetsiz misafir onun rahatını bozar ve hiç tanımadığı kişiyle yatmanın verdiği tedirginlik onu rahatsız etmektedir. Fare adlı notunda da paranın ne denli önemli olduğunu ve onun için şantaj bile yapıldığını belirtmektedir. Son notu olan “Bir dost Tenkidine Cevap” adlı notunda da dostunun birinci kitaptaki eleştirilerine cevap veriyorlardı. Dostu, ona bu hatıra türü notlarını roman metoduna kaçmış olduğunu belirtmiştir.
3. KİTABIN ANA FİKRİ :
Kısa olaylardan oluşan bu kitap ; Anadolu güzellilerini, yöre halkının yaşam tarzlarını anlatmakta ve “Çok gezen çok bilir” atasözünü doğrulamaktadır.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Kitaptaki olaylar, gerçekçi ve mantiki bir tarzdadır. Olaylarda savunulan bir taraf yoktur. Yazar olayları kendi çıkarları doğrultusunda yazmış ve kimi zaman kendinin olaylarını, hastalıklarını ön planda tutmuş ve tasvirden kaçınmıştır. Roman tarzı yazmasını da kısa notlarda açıkça belli eder. Köylüler, uyanık ve akıllı olduklarını tasvir etmiş ve göründüğü olmalarına rağmen bir takım hırslar-para gibi –onların şantaj yapmaya kadar götürmüştür. Kamyoncular, birlik ve beraberliğe düşkün insanlar olarak tanınmış ve kendi eksikliğini düşünmeden ve görmeden başkalarına yardım etmeyi kendilerine bir borç bilmiştir. Ayrıca birtakım kişilerin hala hurafelerden kurtulamadığı ve bu inançlarına devam ettiklerini görmekteyiz.KİTAP ADI :Ayaşlı ve Kiracıları
KİTABIN YAZARI :Memduh Şevket Esendal
1.KİTABIN KONUSU:
Roman,1930 yıllarının Ankarası’ndan toplumsal bir kesit sunmaktadır. İnsanların özelliklerini yaşamlarını anlatan, düzene değilsede, bürokrasiye yönelik eleştirilerini anlatıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Yazarın dosyaları arasında bulunan ve hiçbir yerde yayımlanmadığı anlaşılan yaşam öyküsüdür.Yeni yapılan bir apartmanın dokuz odalı bir bölüğü, Ayaşlı İbrahim Efendi adında bir şahıs tarafından tutulmuştur. İsteyenlere oda kiralamaktadır. Yazarımızdan bu odalardan birini kiralamıştır. Kiracılardan ön plana çıkanlar arasında yazarımız, Ayaşlı, Halide, Şoför Fuat ve karısı Faika, Şefik Bey, Hasan Bey, Abdülkerim ve İffet Hanım,İskender Bey,Turan Hanım ve kocası Haki Bey’dir. Ayrıca yazarımızın arkadaşı Doktor Fahri Bey de romanımızın kahramanıdır. Yazarımızın Turan Hanım’la münasebeti geçmiştir.Hasan Bey yazarımızın hemşehrisidir. Ve apartmanda en içli dışlı olduğu kişidir.Turan Hanım odasında kumar oynattırmaktadır.Ve gelenin haddi hesabı yoktur.Bir çok kişi arasında da parasal yönden sorunlar çıkmıştır.Kumarda en çok karlı çıkanlar Turan Hanım ve İskender Bey’dir. Bu işi bilenler onlardır. Diğerleri ise sadece onlara kaptırmaktadırlar. Yazarımız bir bankada memurdur.İşini iyi yaptığından,hem arkadaşları tarafından sevilir,hem de müdürüyle arası iyidir. Yazarımız evde geçen olayları, işten gelince ondan öğrenmektedir.Hizmetçi,çok pis bir adam olduğu için Şefik Bey’den çok şikayetçidir. İskender Bey fabrikatördür ve zengindir. Haki Bey,karısı Turan Hanım’ın yazarımızla münasebetini görmezlikten gelmektedir.Yazar,Turan Hanım’dan etkilenmiştir ve ‘hayır’ diyememektedir. Ama bu,sevgi ve aşk yönünden değildir.
Abdülkerim ve karısı İffet Hanım’ın başı çocukları ile derttedir. Çok huysuz ve sürekli ağlayan, diğer ev fertlerini de rahatsız eden çocukları vardır.Doktor Fahri yazarımızı sürekli evlendirmek ve Turan Hanım’ı bırakmasını istemektedir.Turan Hanım kumar işlerini büyütünce evden ayrılıp,küçük bir ev alarak, kendi kumarhanesini kurmuştur. Bunlar Ayaşlı’nın hiç hoşuna gitmemiştir. İşleri devam ettirmesi için kumar işini İffet Hanım üstlensede rahatsızlığı ve çocuğu yüzünden bu işte pek başarılı olamamıştır. Hasan Bey ve Ayaşlı’nın tek işleri akşamları çilingir sofrasını kurarak siyasi olayları tartışmasıdır. Halide bir adamdan hamile kalınca evden ayrılmış, yerine Raife Hanım hizmetçi olarak gelmiştir. Yazarımızın başına bela olmuştur. Sürekli kızlarını göndererek onlara iş bulmalarını istemektedir. Ondan sonra hizmetçi olarak Zıynet gelmiştir. Yazarımızın yani muhbiridir. Birgün Hasan Bey hastalanarak hastahaneye kaldırılmıştır. Bu durum Ayvalık’da yaşayan kızı Selime’ye haber verilmiştir. Selime yazarın aklını başından almış ve kendine aşıkl ettirmiştir. Bu ara yine Fahri yazarı evlendirme planları ile uğraşırken yazar bir yolunu bulup müdürünün kızı Melek hanımla nişanlandırılmıştır. Zaten Fahri’nin amacıda budur. Bir akşamla yazarımızla müdürünün evine gittiğinde Melek Hanım’dan gözlerini alamamıştır ve sonunda muradına ermiştir. Bu olaylar olurken Hasan Bey’in durumu gittikçe kötüleşmektedir ve en sonunda ölmüştür. Yazar Selime’ye ne kadar kal desede Selime bunu reddederek Ayvalık’a geri dönmüştür. Yazar Ayvalık’daki arkadaşları ile sürekli mektuplaşarak Selime’nin durumunu öğrenmektedir. Birgün Selime tarafından geleceğini haber veren bir telgraf gelir. Yazar buna çok sevinir. Bu ara Şefik Bey ölür. Kafası kesilmiş bir şekilde ölü bulunur. Zaten arkadaşları o kadar düzgün insanlar değildir. İskender ortaklarının pis işlerinden dolayı hapse atılır. Doktor Fahri yazarımızı evden ayrılıp yanına gelmesi konusunda sürekli sıkıştırmaktadır ve ev halkı yavaş yavaş dağılmaktadır. Selim Ayvalıktan döner ve yazarımızın ikisi için bir ev tutar. Fahri ile Melek, yazar ile Selime müdürün evinde nikahlanarak aynı gün dünya evine girerler. Ayaşlı ile kiracıları da ölüme ve ayrılıklara dayanamayarak dağılmıştır. Ayaşlı kocası tarafından terk edilen Faika’yı da yanına alarak başka bir yere taşınır. Ayaşlı her zaman yazarı ziyarete gelir, bir zaman sonra ziyaretler kesilir. Bir gün Selime, babası Hasan Bey’i ziyarete gittiğinde yanında başka bir mezarında olduğunu farketmiştir. Bu mezar ise Ayaşlı’nındır. Ayaşlı da bu hayatta yorgun düşerek hakkı rahmetine kavuşmuştur.
3. KİTABIN ANA FİKRİ:
Karşındaki insandan hiçbir zaman yardımını esirgemeyeceksin ve ne olduğu belirsiz kadınlarla yaşamaktansa tek aşkla bir ömür boyu yaşamak güzeldir.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ ŞAHISLAR
Şefik Bey pis bir adamdır. Temizlikten hiç nasibini almamıştır. Önceleri konsolosluk dahasonra ise tercümanlık yapar. Hasan Bey, köy beyi’nin çocuğudur ama şehirde kahve dedikoducusu, kabadayı iş adamı olmuştur. Mavi gözlü, kumral, uzun boylu ve kalın seslidir. Yazarın hemşehrisidir. Ayaşlı İbrahim Efendi, köy beyi’nin çocuğudur. Ama şehirde hilekar, alışverişçi olmuştur. İnsanlardan yardımını esirgemez. 50-60 yaşlarında uzun boylu, uzun bıyıklı, esmer bir kişidir. Halide, evin hizmetçisidir. Bir adamdan hamile kalmıştır. Soluk benizli, hasta gibidir. Fuat, şöför olup 17-18 yaşındadır. Açık göz ve karısı gibi ufak tefektir. Faika, sokulgan ve oynaktır. Erkeklere çokça yüz verir. Turan Hanım, 25 yaşlarında orta boylu güzel bir genç hanımdır. Yazarla münasebeti olur. Havalı kumara düşkün biridir. Haki Bey,35-40 yaşlarında bir adam olup şişman bir başkatiptir. Karısına pek bakmaz. Abdulkerim Bey, kısa boylu, esmer. İffet hanım ise soluk bernizli, çirkin olmayan bir kadındır. Çocukları başlarına beladır. Selime, sarışın, mavi gözlü, orta boylu ince bir kızdır. İskender, fabrikatör ve güngörmüş bir insandır.
OLAYLAR Hasan Bey’in hastalanarak yatağa düşmesi ve hastahaneye kaldırılması sonunda vefat etmesi kötü bir olayken bu vefatın bir evliliğe yol açması tam tersine iyi olmuştur. Hastahane koridorlarında evliliğe ilk adımlar atılmıştır. İskender Beyh’in ortakları yüzünden hapishaneye girmesi bizce iyi bir derstir. Her zaman yaslanacağımız insanı iyi tanımalıyız. Şefik Bey’in gezdiği insanlar tarafıından öldürülmesi, arkadaş seçimine çok dikkat etmemiz gerektiğini gösterir.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Kitap çok akıcıdır. Herkese öneririm. Diğer yazarların görüşleiş ise Memduh Şevket Esesendal’ın 1934 yılında öylesine temiz bir Türkçe ile roman yazması bir başarı sayılmalı. Sözü hiç uzatmıyor. Kısa cümleleri sık sık kullanıyor ve bunda da çok başarılı. Anlattığı kişilere her yönüyle bakmaya çalışıyor.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
29 Mart 1883 doğumlu yazar Çorlu’da doğmuştur. Düzenli bir öğrenim yapamamıştır. Kendi kendine çalışarak hem öğrenimini ilerletmiş hemde Fransızca, Rusça ve Farsça öğrenmiştir. İlk hikayelerini ne zaman yazdığı kesin olarak bilinmemektedir. Yayınlanan ilk hikayesinin 17 Aralık 1908 tarihli Tanin Gazetesinde çıkan Veysel Çavuş olduğu saptanmıştır. 1900 yılında gümrük memurluğuna atanır 1908 yılından sonra İttihat ve Terrakki’nin müfettişi olarak bir çok yer dolaşır. 1924-1925 yıllarında Galatasaray ve Kabataş Liselerinde tarih öğretmenliği yapmıştır. 1925 yılında Tahran eliçiliği 1930 yılında yurda dönmüş ve Elazığ millet vekilliğine seçilmiştir. 1933 yılında Kabil Büyük Elçiliği’ne gönderilmiş, 1941 yılında Bilecik Millet Vekili olarak meclise girmiş ve CHP Genel Sekreterliği’ne getirilmiştir. 16 Mayıs 1952 tarihinde Ankara’da ölmüştür.
KİTABIN ADIBenim Adım Kırmızı
KİTABIN YAZARIOrhan PAMUK
YAYINEVİ VE ADRESİiİetişim Yayınlar-istanbul
BASIM TARİHİAralık 1998
KİTABIN ÖZETİ :
Benim Adım Kırmızı; Orhan PAMUK imzalı “Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz EvBeyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat” gibi eserlerden sonra farklı bir tarzda yazılmış. Orhan Pamuk da son kitabını “en renkli ve en iyimser romanım” olarak nitelendiriyor.
Konusuna gelince;
Biraz geçmişe gidiyoruz. 1591 senesi, kış ayları, İstanbul. İki erkek çocuğu annesi güzeller güzeli Şeküre’nin kocası dört yıldır savaştan dönmemiştir. Çocukluk aşkı, yeğeni Kara ise aşkını açıkladığı için evden kovulmuş ve ancak on iki sene sonra İstanbul’a dönebilmiştir. Döner dönmez de hala çok sevdiği Şeküre ile evlenmenin yollarını arar.
Babası ve iki çocuğu ile birlikte kalan Şeküre’nin gönlü hem Kara’da hem de kocasının kardeşi Hasan’dadır. Şeküre’nin babası yani Kara’nın eniştesi Padişahın emri ile gizli bir kitap yaptırmaktadır. Kitabın gizli Avrupai usuller kullanarak resmetmekten gelir. Enişte Efendi Osmanlı sarayının ünlü nakkaşları Kelebek, Zeytin ve Leyleği kitabın nakışlarını yapmaları için görevlendirir. Tezhibi de Zarif efendi yapmaktadır. Koyu bir taassup içinde olan Erzurumlu Hoca Efendi ve taraftarları ise geleneklere ve dine aykırı bir şeyler çevrildiğini anlamıştır ve Zarif Efendi de bu düşüncededir. Her gece kahveye toplanan nakkaşlar ve hattatlar bir meddahın resimlerle anlattığı sivri dilli ve Erzurumlu Hoca karşıtı hikayelerle eğlenirler. Zarif Efendinin işlerine köstek olacağını anlayan nakkaşlardan biri Zarif Efendiyi öldürür. Romanın geriye kalan kısmı katilin bulunmaya çalışması, nakışta üslup ve imzanın yeri, doğru ve batının yeri üzerine kahramanların düşünceleri ile örülüdür. Böylece kitap bir çok eğlenceliği bir arada barındırmaktadır aslında…
Eski resim sanatının incelikleri ve düşünce yapısı ile ilgili türlü hikayeler ve bilgiler, eski; İstanbul’un dar sokaklarında gezintiler, bohçacı kadınlar, incili yastıklar, fıstık yeşili feraceler, kırmızı yelekler kuru kayısılı pilavlar, hoşaflar, tarhana çorbaları… Tabii bunun yanında kelle uçurmalar, gözlerine iğneler batıranlar ve daha türlü kan kokulu sahneler de mevcut. Katilin kimliğini bulmaya çalışmak bile kitabın sonuna kadar yeterince oyalayıcı. Osmanlı tarihi ve eski resim sanatı ile fazla ilginiz yoksa bazı bölümleri fazla uzatılmış ve tekrar edici bulabilirsiniz. Bunu da romanın kusuru sayalım. 470 sayfalık ince ince kurgulanmış bu romanın son sayfasını çevirip de kapağını kapattığınızda gül ve küf kokularıyla kaldırmadan önce gülümsediğinizi fark edeceksiniz.
SONUÇ :
A.   KİTABIN ANA FİKRİ :
Hayatta karşılaşılabilecek her türlü olumlu veya olumsuz şartlar karşısında dahi yaşama ümidi ve sevinci kaybedilmemelidir.
B. KİTABIN HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
“Benim Adım Kırmız” adlı kitap Orhan PAMUK’un diğer romanlarına göre farklı tarzda yazılmıştır. Yazar kitabından “en renkli ve en iyimser romanım” diye bahsetmektedir.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitabın bazı bölümleri, Osmanlı Tarihi ve Eski Resim Sanatı ile özellikle ilgilenen personel için hariç, fazla uzatılıp, tekrar edici mahiyette olduğundan sıkıcı bulunabilir. Lüzumsuz tekrarlar kaldırılırsa zevkle okunabilecek bir roman olabilir.
Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.KİTABIN KONUSU:
İlkel bir dünyaya kavuşmak için uygarlıktan kaçacağı yerde, insanların aasına katılmak için ormanı terk eden vahşi bir köpeğin acı, buruk, şaşılası bir yaşamı anlatmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ:
Karanlık ladin ağaçları ormanı, donmuş nehrin her iki yakasında yer alıyordu. Arazi öylesine cansız, ıssız ve soğuktu ki hüzün kelimesi bile onu tanımlamada yetersiz kalıyordu. Sessizlik her yanı sarmıştı.
Ama yine de bu uzak yabani topraklarda dirençli bir yaşam vardı. Görünümleriyle kurttan farksız bir köpek sürüsü donmuş nehir boyunca ilerliyordu. Hayvanların sık tüylü postları buz tutmuştu. Solukları havayla karışınca buharlaşıyor, sonra incecik buz taneciklerine dönüşüp tüylerine yapışıyordu. Deri koşumları, yine deri kayışlarla peşleri sıra sürükledikleri bir kızağa bağlanmıştı.
Gece olunca  köpeklerlerden biri kaybolur. Günden güne de kabolmaları devam etmektedir. Sahiplerinden Bill kurt sürüsünü ürkütmek ve hıncını onlardan almak için onları vurmaya kara verir. Ama bu onun sonu olur.
Daha sonra dişi kurt ve diğer sürünün üyeleri başka bir kızak grubunun geldiğini fark edince onların peşini bırakırlar. Sürünün diğer üyeleriden olan Tek göz ve  Genç kurt dişi kurtla birlikte olabilmek için bir mücadeleye girişirler. Bu mücadeleyi  Tek göz kazanır. Dişi kurtla birlikte dört adet yavruları olur. Yavru kurt mağradan çıkmadığı ve dünyayı tanımadığı için çok toydur. Ama daha sonra mağradan çıkar ve tehlikeli dünyayı kendi gözleriyle görür. Kıtlık zamanı vaşak yavrularını yerler fakat annesiyle dişi kurt ve beyaz diş dövüşmek durumunda kalırlar. Bu dövüşü vaşak hayatını kaybederek öder. Bu olaydan sonra ise dişi kurt’un yani “kishe”nin sahipleri gelir ve beyaz dişi ve annesini kamplarına götürürler. Beyaz diş günden güne daha vahşileşir ve Lip lip’in ve kamptaki diğer köpeklerin öfkesini üstüne çeker. Bunun sebebi ise babsının bir kurt olmasıdır. Kampta gün geçtikçe Beyaz diş’in ünü git gide yayılır. Yalnız bu ün kötü bir ündür. Çadırlardan balık, et vb gibi yiyecekleri çalar, diğer köpeklerle boğuşur, oları kimi zaman öldüresiye döver. Kampta beliren kıtlıklerda kampı terk eder ve kıtlık bitene kadar oraya uğramaz. Böyle yapmasının nedeni ise kaptaki insanların aç kalınca köpekleri de yemeleridir. Bir gün Beyaz Diş ile Kishe ayrılmak zorunda kalırlar. Beyaz Diş annesinin ardından gitmeye kalkar ama sahibi Gri Kunduz gitmesine izin vermez. Daha sonra ise Gri Kunduz elindeki malzemeleri satmak için kuzey ülkesine gider ve yanında Beyaz Diş de vardır.
Kuzey ülkesi sınılı yaz aylarında altın arayıcılarının gözde yerlerinden biri olmuştur. Buraya yüzlerce altın arayıcısı gelir. Bu umt ülkesin de Gri Kunduz elindeki malları satarak iyi bir gelir elde eder. Beyaz Diş orada da rahat durmaz. Alltın aramaya gelen kişilerin narin, zayıf, korkak köpeklerine derslerini verir. Beyaz Diş’in bu durumunu gören kuyzey ülkesinin yerlilerinden Güzel Smith bu halini Gri Kunduz’a onu kendisine satması için konuşur. Gri Kunduzun karalı tutumu karşısında ise taktik değiştirerek Gri Kunduz’a içki verir ve onu alıştırır. Bir aya kalmadan Güzel Smith Gri Kunduz’un elinde ne varsa ne yoksa hepsini alır ve verdiği içkilerin parasına karşılık Beyaz Diş’I ister. Mecburen Gri Kunduz bu isteği yerine getirmek zorunda kalır.
            Beyaz Diş Güzel Smith’i ilk gördüğünden beri hiç hoşlanmamaktadır. Üç defa kaçma girişiminde bulunur ama yine Güzel Smith kaçan köpeği Gri Kunduzdan tekrar alır. Bu arada da öfkesi ve diğer canlılara karşı olan düşmanlığı giderek artar. Eski sahibini kendisini verdiği için ona karşı nefret duyuyordur. Yeni sahibi ise onu günden güne daha da kızdırır ve onu köpek dövüşlerine çıkarır.
            Beyaz Diş karşısına çıkan bütün rakiplerini teker teker öldürür. Dövüşlerde başka şansıda yoktur. Sadece yenen hayatta kalır diğerinin ise oradan ölüsü çıkar. Beyaz Diş yine bir dövüşte yalnız bu seferki zorlu bir rakip olan bir  doberman cinsi köpekle dövüşür ve bu köpek onu gafil avlar. Doberman Beyaz Diş’in can alıcı bölgesi olan boğazını kapar. Beyaz Diş ne yaptıysa onun elinden kurtulamaz. O civardan geçmekte olan kızaklı iki kişi Beyaz Diş’in yardımına koşarlar. Onu sahibinden az bir para karşılığı zorla alırlar. Güzel Smith Beyaz Diş’i vermeyi ilk başta kabul etmese de sonunda razı olur ve onu satar.
            Beyaz Diş yeni sahibi olan Scott’i ilk başta kabul etmez. Kendisini cezalandırmalarını bekler. Halbuki Scott Beyaz Diş’in bu haliyle yaşayıp yaşamayacağını düşünür çünkü Beyaz Diş fazla hırpalanmış, boğazında yarası vardır. Buna rağmen Beyaz Dişyaşamayı başarır ve yeni sahibinin sevgisi sayesinde yavaş yavaş uysallaşmaya başlar. Beyaz Diş sahibinin evini koruyup gözetlerken sahibi ise onun bakımını üstlenmiştir.
            Gün gelir Scott işi gereği Kaliforniya’ya ailesinin yanına gitmeye karar verir. Ama Beyaz Diş sahibinin ilk gitme girişiminden tecrübe alarak onun kendisini tekrar terk edeceğini sezer. İstediği gibi sahibiyle birlikte ailesinin yanına gider. Oradaki kurallara çabuk alışır. Diğer köpeklerle kavga etmez, tavukları yemez, başka issanlara saldırmaz, eğer hırsız değillerse tabii.
            Haberlerde Scott’ın babasının mahkum ettiği bir katil hapisten kaçar ve zanlı Scott’ın evine girer. Ev halkı o gece büyük bir gürültü ve iki el silah sesiyle uyanırlar. Salona girip baktıklarında Beyaz Diş’in yaralı olarak yattığını katilin ise boylu boyunca kanlar içinde yere serili bulurlar. Beyaz Diş’i hemen veterinere götürürler. Doktor  ameliyata alınması gerektiğini fakat bu durumda ameliyat iyi geçse dahi yaşayamayacağı kanısındadır. Lakin Beyaz Diş’in yaşama gücü bu vahim durumunda devreye girerek onun hayatta kalmasını sağlar ve eşi olan kangal köpek ve yavruları ile birlikte olayların yorgunluğu yüzünden güneşin ılıklığında derin bir uykuya dalar.
KİTABIN ANAFİKRİ:
            Hayattaki zorluklara karşı ne olursa olsun elimizden gelenin en iyisini yapmamız gerektiğini ayrıca doğadaki her canlının vahşiş bile olsa sevgiye muhtaç olduğunu aşılamaktadır.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Beyaz Diş: Zeki, çevik, vahşi,
Kische: Beyaz Diş’in annesidir.
Tek göz: Beyaz dişin babasıdır.
Lip Lip: Beyaz Diş’in kamptaki peşini bırakmayan düşmanıdır.
Gri Kunduz: Beyaz Diş’in ve annesinin sahibi aynı zamanda güçlü, adil, cesur bir insandır.
Matt: Scott’ın yardımcısıdır. Beyaz Diş’in ilk başta sevmediği fakat sonra onun iyi bir insan olduğunu fark ettiği bir kişidir.
Scott: Beyaz Diş’in en son sahibidir. Beyaz Diş ondan sevginin ve koşulsuz itaatin ne olduğunu öğrenmiştir.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
İnsanın insanla ve doğayla olan mücadelesini destansı boyutlara ulaştırmıştır. Okumanızı tavsiye ederim.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
            Çocukluğu ve gençliği, onu denize bağlayan Batı Kıyısı’nda geçti. Ortaokuldan sonra okulu bıraktı, ama kendini yetiştirmeyi bırakmadı. Tam bir kitap ve kütüphane kurduydu. Bu arada adını Jack olarak değiştirdi. Beş yıllık bir aradan sonra, 19 yaşında liseye döndü. Liseden sonra Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’ne de başladı.
Ama o zamana dek limanda ve fabrikalarda amelelik yapmış, inci kaçakçılığına karışmış, Pasifik seferi yapan gemilerde miço olmuş, mevsimlik işçilerin arasında ülkenin pek çok yerini dolaşmış biri olarak üniversiteyi çok sıkıcı ve ruhsuz buldu. Altı ay dayandığı üniversiteyi “hevesten yoksun aklın gönülsüz arayışları”nın sürdüğü bir yer olarak tanımladı. Yine aynı sıralarda okumanın yanısıra yazmaya da merak sardı. Durmaksızın öyküler, fıkralar, şiirler yazıp yayıncılara yolluyor, ama sürekli reddediliyordu. 1897′de Alaska’da altın peşine düştü. Altın bulamadı ama, eserlerinde ustalıkla kullanacağı pek çok deneyim ve öyküyle geri döndü. 1899′da büyük bir dergiyle anlaşarak düzenli olarak hikayelerini yayınlatmaya başladıÖyküleri yayınlanmaya başladıktan sonra hayatı boyunca, ne olursa olsun günde en az bin kelime yazmayı adet edindi. Bu sıkı disiplini sayesinde de bu denli üretken olabildi. Kısa sürede tanındı. “Halkla ilişkiler” (yani PR) işini çok iyi kullandı. Sinema endüstrisinin geleceğini gören ve romanlarının filme alınmasını sağlayan ilk edebiyatçılardandı.1900′de Bess Maddern ile ilk evliliğini yaptı. Ama bu bir mantık evliliğiydi. Beş yıl sürdü. Joan ve Bess adında iki kızı oldu. Bess ile evliyken tanıştığı ve “can yoldaşım” dediği Charmian Kitteridge ile 1905′te evlendi. Charmian sıkı bir can yoldaşıydı. Birlikte, bugün pek yaygın olan aile tipi gezi teknelerinin ilk örneği olan Snark’ı yaptırıp 1907′de Hawaii’ye yelken açtılar, 1905′ten başlayarak koskoca bir çiftlik kurdular. Charmian üç de kitap yazdı. London 22 Kasım 1916′da, yani daha kırk yaşındayken böbrek yetmezliğinden öldü.
KİTABIN ADI  : BEYAZ GEMİ
KİTABIN YAZARI        : CENGİZ AYTMATOV
YAYIN EVİ VE ADRESİ      : ÖTÜKEN NEŞRİYAT A.Ş.
1.KİTABIN KONUSU       :
Roman, San-Taş Vadisi’nde etrafındaki beş-altı insanla yaşamak zorunda olan, dedesinden başka seveni olmayan, gerçek hayatında mutsuz olan fakat hayal dünyasında mutlu olmaya çalışan bir çocuğun psikolojisini konu almakyadır.
 2.KİTABIN ÖZETİ:
Çocuk San-Yaş Vadisi’nde dedesi, üvey ninesi, Orozkul, Bekey hala, Seydahmet, Gülcemal ve köpeği Beltek ile berabar yaşamaktadır.  Vadide sadece üç ev vardır. İlk evde  dedesi ve üvey ninesi ile çocuk;ikincide Mümin dedenin büyük kızı Bekey hala ile kocası korucubaşı Orozkul; üçüncüde ise tembel işçi Seydahmet ile karısı Gülcemal ve küçük kızları yaşamaktadırlar.Çocuk bu küçük dünyada mutlu olmaya çalışmaktadır. Hiç arkadaşı yoktur ve okula henüz başlamamıştır. En büyük zevkleri dedesinin kendisine dere kıyısında yaptığı gölette yüzmek; “Deve, Kurt, Eyer ve Tank” isimlerini verdiği kayalarıyla konuşmak; dedesinden masal dinlemek ve dağa çıkıp dedesinin dürbünüyle kasabaya, Isık Göl’e ve San-Taş Vadisi’ne daha yakından bakmaktır. Her akşam eline dürbününü alıp, dağ başına çıkar ve Isık Göl’de ancak beş-altı dakika görünüp kaybolan beyaz gemiye bakar.
Annesi ve babası onu çok küçük yaşlarda  terketmişlerdir. Annesi şehirde kendine yeni bir yaşam kurmuştur. Çocuk babsının beyaz geminin kaptanı olduğuna, bir gün başı insan başı olan bir balık olup beyaz gemiye kadar yüzeceğine ve babasıyla konuşacağına inanmaktadır. Dedesi çok iyi kalpli, çalışkan,köse bir insandır. Çevresindekiler ona Kıvrak Mümin lakabını takmışlardır. Damadı Orozkul’un yanında çalışır ve onun emirlerini yerine getirir. Orozkul şişman, koca kafalı içki içmeyi çok seven, çabuk sinirlenen bir korucubaşıdır. Mümin’in kızı ve Orozkul’un karısı olan Bekey kısır bir kadındır. Orozkul bunu Bekey’in suçu olarak bilir ve her akşam içip onu döver.
Orozkul arada bir arkadaşlarıyla içmeye gider ve sarhoş olunca yanındakilere birer tomruk sözü verir. Tomruğu kesip dağdan indirme, çayın karşısına geçirme ve kamyona yükleme zamanı gelince de verdiği söze pişman olur ama iş işten geçmiştir. Arada bir  vadiye şehirden  “Maşin Mağaza” denilen içi ıvır zıvır dolu bir araba gelir. Bir gün yine Maşin Mağaza geldiğinde dedesi çocuğa bir okul çantası alır. Ertesi yıl çocuk okula başlar. Çocuk dedesinden masal dinlemeye bayılır. Her akşam artık ezberlediği “Boynuzlu Maral Ana” masalını dinler . Dedesine göre hepsi Boynuzlu Maral Ana’nın soyundan gelmektedirler. Çocuk da buna inanmaktadır. Masala göre maral ana San-Taş Vadisi’ni terketmiştir ama onları sürekli korumaktadır. Mümin çocuğu her gün atıyla okula göyürüp getirmektedir. Okul çok uzaktadır ama hiç geç kalmamıştır.
Çocuk bir  gün yol kenarındaki kayalarıyla oynarken San-Taş yakınlarından kuru ot almaya gelen beş-altı kamyonluk bir konvoy görmüştür. Çocuk en öndeki kamyonun peşine takılıp koşmaya başlar. Çocuğu gören şoför durur ve çocukla biraz konuşur. Şoför genç ve yakışıklı biridir. Adı Kulubeg’dir. Çocuğa dedesini tanıdığını, kendisinin de Boynuzlu Maral Ana’nın soyundan geldiğini söyler ve ayrılır.
Ertesi gün  Mümin dede ile Orozkul yine dağdan bir ağaç indirirler. Bu sırada uzun zamandan beri ormanda görülmeyen maralları görürler fakat işleri olduğundan onlarla ilgilenemezler. Akşam olmuştur. Dede, Orozkul’a söyleyip çocuğu okuldan almaya gitmek ister fakat Orozkul ağacı  indirmeleri  gerektiğini  söyleyip  izin vermez.  Tomruğu çaydan geçirirlerken tomruk  çayda kayalara takılır. Çıkarmak için çok uğraşırlar ama çıkaramazlar. Dede vaktin çok ilerlediğini farkeder, daha fazla dayanamaz ve daha önce hiç yapmadığı bir şey yapıp Orozkul’dan izin almadan çocuğu almaya gider. Çocuk akşama kadar okulun kapısında dedesini beklemiş ve ağlamaktan gözleri şişmiştir. Dede yolda çocukla öğretmenine rastlar. Çocuğu öğretmeni eve getirmektedir. Dede öğretmenden özür dileyip çocuğu alır ve yola koyulurlar. Çocuk dedesine küsmüştür. Hiç konuşmamaktadır. Dede çocuğun gönlünü almak için Boynuzlu Maral Ana’yı gördüğünü söyler. Çocuk bu habere çok sevinir. Dedesine ormana gitmek için yalvarır fakat akşam olduğu için eve dönerler. Eve geldiklerinde Orozkul’u sabahki olaydan dolayı çok sinirlenmiş bulurlar. Orozkul o gün Bekey halayı yine dövmüştür. Çocuk evin bu durumuna çok üzülür ve yatmaya gider.
O gece müthiş bir dipi çıkar. Gece yarısı Kulubeg ve arkadaşları yolda kaldıkları için Mümin dedenin evine sığınırlar. Kulubeg ve arkadaşlarının gelmesiyle evdeki hava biraz yumuşar. Sabah kamyoncular evden ayrılırlar. Aynı gün Orozkul’un tomruk sözü verdiği arkadaşı tomruğu almak için gelir. Adı Koketay’dır. İri yapılı, esmer biridir. Tomruk ise hala önceki gün bıraktılları yerde çayın içinde beklemektedir. Tomruğu almak için Orozkul, Koketay ve Seydahmet yola koyulurlar.  Dede de Orozkul’un kendini affedeceği düşüncesiyle peşlerine takılır. Orozkul kıyıda emirler yağdırırken Mümin dede, Seydahmet ve Koketay tomruğu çıkarmaya çalışmaktadırlar. O sırada çayın karşısında birkaç tane maral görürler ama işlerini bırakamayacaklarından marallarla ilgilenemezler. Biraz uğraştıktan sonra tomruğu çıkarıp kamyona yüklerler.
Çocuk o gün hastadır ve önceki gün akşamdan beri evde yatmaktadır. Akşam üzeri kahkaha sesleriyle uyanır ve bahçeye çıkar . Herkes neşe içindedir ve hepsi de sarhoştur. Dede ise et dolu bir kazanın yanına çökmüş sessizce kazanın altındaki ateşle oynamaktadır. Çocuk hemen dedesinin yanına gider. Ona seslenir fakat dede duymaz. Birkaç defa daha seslenir fakat dede hiç cevap vermez. Çocuk  kötü birşeyler olduğu hissine kapılır. Az ilerde Bekey’i, Seydahmet’i,Gülcemal’i ve Koketay’ı görür. Hepsi de yiyip içmekte ve eğlenmektedirler. Çocuk önce neler olduğunu anlamaz. Avlunun dışında henüz kanı kurumamış geyik derisini, bağırsak eşeleyen Beltek’i ve elindeki baltayla Maral Ana’nın boynuzlarını kırmaya çalışan Orozkul’u görünce neler olduğunu tahmin eder. Çocuk bu korkunç manzara karşısında dayanamayıp içeri kaçar ve yorganın altına girip ağlamaya başlar. Bu arada Kulubeg’in gelip onu kurtaracağını ve Orozkul’a haddini bildireceğini hayal etmektedir. Az sonra sofra içeri kurulur. Çocuk hayalinden yine kahkahalarla uyanır. O sırada Seydahmet olanları anlatmaktadır. Çocuğun bir türlü anlam veremediği olaylar şöyle cereyan etmiştir: Tomruğu çıkardıktan sonra Seydahmet ile  Mümin dede ormana çalışmaya giderler. Bu arada maralları yine görürler. Seydahmet onları vurmak ister, dede ise buna karşı çıkar. Seydahmet dedeyi dinlemeyip maralların peşine düşer. Dede de Seydahmet’in arkasından gider. Seydahmet maralları vuracaktır ama sarhoş olduğu için nişan alamaz ve tüfeği dedeye verip maralları vurması gerektiğini, vurmazlarsa kaçıracaklarını ve Orozkul’un dedeyi affetmeyeceğini söyleyip dedeyi kandırır. Dede ise maralları vurursa Orozkul’un onu affedeceğini ve herşeyin düzeleceğini düşünerek marallardan birini istemeye istemeye vurur.
Çocuk bunları duyunca çıldıracakmış gibi olur ve dışarı kaçar.Dedesini yerde toz toprak içinde yatarken bulur. Ona birkaç defa yine seslenir ama dede yine duymaz. Olanlara dede kendi de inanamamaktadır. Çocuk dedesinden bir tepki alamayınca balık adam olup babasına ulaşacağını düşünerek koşar ve kendini dereye atar. Hızla akan su çocuğu alıp götürür fakat çocuk hiç bir zaman balık olmayacaktır.
 3.KİTABIN ANAFİKRİ   :
İnsanları güçsüz ya da hoşgörülü oldukları için ezmeye çalışmamalı ve küçük çıkarlar uğrunda doğaya zarar vermemeliyiz.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE KİŞİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ  :   
   a.OLYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ  :
Romanda olaylar belli bir sıra dahilinde anlatılmamış; atlamalar yapılmıştır. Buna rağmen okuyucu olaylar arasında bağlantı kurmakta zorlanmamaktadır. Kitaptaki olaylar genelde bir-iki kişi arasında yaşanmış küçük olaylardır.Olayların tasviri iyi olduğu için okuyucu olayları kolayca hayal edebilmektedir.
   b.KİŞİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ  :
      (1)MÜMİN DEDE : Çok iyi kalpli, yardımsever,çalışkan bir insandır. 60-70 yaşlarında köse bir ihtiyardır.Damadı Orozkul’un yanında çalışmaktadır. Vadideki üç evin birinde ikinci karısı ve torunu ile yaşamaktadır.
      (2)ÇOCUK  : 5-6 yaşlarında, kısa boylu, kepçe kulaklı, çirkin bir çocuktur.Hiç arkadaşı yoktur. Hayalperest ve mutsuzdur. Doğayı çok sever.
      (3)OROZKUL  : Şişman, koca kafalı, içki içmeyi çok seven, insanlardan ve doğadan nefret eden, sinirli,umursamaz biridir. Korucubaşıdır fakat ormana en çok o zarar vermektedir.
      (4)BEKEY  : Orozkul’un karısı ve Mümin’in kızıdır.Kısırdır,sabırlı ve hoşgörülü bir kadındır.
      (5)SEYDAHMET  : Uzun boylu, çirkin biridir.Tembeldir. Orozkul’un ve dedenin yanında çalışmaktadır. Bir karısı ve bir kızı vardır.
      (6)GÜLCEMAL  : Seydahmet’in karısıdır. Günlerini genelde çocuğun ninesine ve Bekey’e yardım etmekle ve kızına bakmakla geçirir.
      (7)KULUBEG  : Genç , yakışıklı  ve güçlü bir şofördür.Mümin dede ve çocuk gibi boynuzlu maral ananın soyundan geldiğine inanmaktadır.
      (8)KOKETAY  : Orozkul’un arkadaşıdır. İri yapılı ,esmer tenli bir adamdır.
      Romanda ayrıca çocuğun annesi, babası,boynuzlu maral ana, köpeği Beltek, kayaları “Eyer, Tank, Deve, Kurt” karakterlerinden de bahsedilmektedir ama bu karakterler hakkında çok fazla bilgi sunulmamıştır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER  : 
Kitabın başlığı ile içeriği arasında bence uyumsuzluk var.beyaz gemiden kitapta çok fazla bahsedilmemekle birlikte olayların beyaz gemi ile alakası yok denecek kadar az.Betimlemeler yetersiz ve akıcılık kısıtlı.Buna rağmen okuyucu olaylar arasında bağlantı kurmakta zorlanmıyor. Kişilerin fiziki özellikleri üzerinde çok az durulmasına karşın; çocuğun psikolojisi iyi anlatılmış.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ  :
Dünyanın yaşayan büyük edebiyatçılarından Kırgız, Türk romancısı Cengiz Aytmatov , Kırgızistan’ın Talas bölgesinde, Şeker adlı köyde 12 Aralık 1928′de dünyaya gelmiştir. Babası Törekul Aytmatov ;Annesi, Tatar Türklerinden Nagim Gamzeyova hanımdır. Çocukluk yılları 2. Dünya harbine rastlayan ve 1945′te savaşın bitmesiyle yeniden eğitim hayatına dönen Aytmatov, 1950′de Kırgızistan Ziraat Enstitüsü’nü bitirmiş bir ziraatçıdır. Ancak edebiyata olan tutkusu onu ziraatçılıktan ziyade edebiyata çekmiş ve edebiyat eğitimi almak için Devlet Edebiyat Enstitüsü’ne devam etmiştir.
Eserlerini Rusça ve Kırgızca kaleme alan Cengiz Aytmatov, eserlerinde başta Ruslaştırma politikası olmak üzere, Kırgız Türkleri’nin tabii hayatlarını, yabancılaşmayı, modernizm karşısında tabiatın tahrib edilişine kadar pek çok meseleyi eserlerinde usta bir uslübla kaleme alma başarısını göstermiş nadir sanatkarlardan biridir. Dünya çapında ünlü bir edebiyatçı olarak adına iki defa jübile yapılan (1988′de 60.yıl , 1998′de 70.yıl) , hakkında konferanslar ve sergiler düzenlenen  Aytmatov, halen yazarlığın yanında Kırgızistan ‘ın Lüksemburg Büyükelçiliği görevini yürütmektedirKİTAP ADI: BEYAZ KALE
KİTABIN YAZARI :ORHAN PAMUK
1.KİTABIN KONUSU:
17.yy`da Türkler tarafından esir edilen astronomi,matematik ve tıptan anlayan bir Venedikli bilim adamının başından geçeler.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun, Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur. Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin arasından sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir. Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler. Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde içer, sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla türkçe dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır. Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine tıpatıp benzeyen sakallı bir adam vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir. Paşa mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla birlikte düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hoca’yla hergün çalışırlar plarnlar yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye gelir. İkiside çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi bitirirler. Paşa bundan menun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır. Hoca’yla yazar arasında ilginç rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip değiştirmeyeceğini, değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır…Adam ne olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın yanında Hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hoca’nın evnine giderler. Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hoca’nın amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister. Çok şey bilen Hoca olmalıdır hep…Aralarında böyle garip bir rekabet süresince çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca Ay’la Dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı yüzünden, bazende Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve sürtüşmeler olur. Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de sarayı beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde sanki bir oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru sormaya başlar. Hoca’da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında çocuğu etkileyip bundan ilim hakkında çalışma yapmak için gelir sağlamak vardır. Yazarla birlikte kafalarından değişik değişik hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar. Çocuk bunlardan çok etkilenir. Çocuk artık büyümüş ve blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi kendine odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişah’ı etkilemeyi başarmış ve kendi istediği yerden dirlik almıştır. Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır. Karşısına alıp bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı idir. Hoca kendi kendine birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara fırsat doğar ve Hoca’nın direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar Hoca okur okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar, yazar fakat Hoca yazdığında Hoca hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler böyle geçip gider bir süre… Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır…Şehirde veba vardır bu doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir. Yazar çok korkar Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat pek belli etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez. Hoca çok korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda uzanmış yatarken birden Hoca’yı görür karşısında şok olur ama Hoca kızgın değildir. Yaptığının, hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. Hemen çalışmaya başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki tabut sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını gerektiğini çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama Padişah’ın dediği olur. Yeniçeriler herkesi evine sokar ilkleri daha sonra çok az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar. Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın rüyalarını yorumlar gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler böyle geçer… Birgün Padişah Hoca’dan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı yapmasını ister. Bu sırada Hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine saraya artık Yazar gider.Padişah’la zaman zaman sohbet edip Hoca’yla çok benzerliklerinin olduğu aslında Hoca’nın kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler. Dört sene böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini bekler. Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi birşeydir. Çalışması için beş, altı adam gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir Hoca bu adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah seferden dönmüş ve yeni bir sefere hazırlanır silah için adamlar çağrılır çünkü Hoca silahında savaşta yer almasını bekler. Beklediği gibide olur silahı savaşa çağırılır ve sefer çıkılır.Seferde günlerde ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını kestiği düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam utanır baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu kanısındadır. Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker. Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleride vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan Kale’yi alacakları yere doğru yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir. Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir. Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın kafaların yanından geçip gittiğini görür…O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına çağırırılar uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak için geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Saba karşı Hoca gelir ve yazar eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar kırkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı gibi… Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa süreceğine inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü, kendi hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur. Aradan yıllar geçmiştir.Yazar Müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara düşkün Padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir.Çok parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş yaşındadır. Padişah’la iki kere görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında her şeyi biliyormuş.O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun yazdığını bilir ve bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası çok karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu özler Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir bu adamla sohbet ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır. Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır. Yaşlı adamın girmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı O’nunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun yanlışlarıyla Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini O’nun gönderdiğini söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin olduğunu öncesinden bir kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini, yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar kendisininde O’nun la geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler atla gelen adam bunu okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü allak bullak olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur dışarı hızla göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir: Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
İnsan sevdiği hele de hayatını bağladığı birinden asla şüphelenmemeli, hatta ona git gide daha da bağlanmalı; onu kaybetmemek için elinden geleni yapmalıdır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Venedikli;ülkesinde çok iyi eğitim almış,her bilim alanında bilgisi ve kitapları olan,fakat kendini biraz beğenen bir kişidir.Hoca;iyi bir eğitim almış ve parlak bir zekası olan,aynı zamanda hırslı ve okumayı seven bir kişidir.Padişah;hayalperest,hayvanları ve avlanmayı çok seven ve olayları çok iyi takip eden, insanların etkisinde kalan bir kişidir.Paşa;sinsi ve hırslı,çevresindeki insanları kullanmayı seven bir kişidir..      KİTABIN KONUSU :
Kitapta Halide Edip Zorlutuna hayatının ilk 30 – 35 yılının anılarını aktarmıştır. Alt başlıklar halinde sade anlaşılır bir dille başından geçenleri hikayeleştirerek anlatmıştır. Kimi yerlerde okuyucuya hitap vardır.

2.  KİTABIN ÖZETİ    :
Anılarını annesinden aldığı ilk arapça dersle (Arapça) başlar.Annesi Ayşe Nazlı Hanım biricik çocuğu üzerine titreyen otoriter kültürlü ve geleneklerine bağlı bir ev kadınıdır.Eşi Avnullah Bey Sinop zindanlarında müebbet kürek mahkumudur. O sırada aile reisi Hacı Hüseyin Hüsnü Bey’dir.
Dedesi bir süre sonra vefat eder. Daha sonra babası sürgünden döner ve bir halk kahramanı olarak (Kahraman – ı Hürriyet) karşılanır. Geldikten sonra Fedakaran’ı  Millet Cemiyeti adında siyasibir fırka kurar. Bu muhalefet partisi İttihak ve Terakki Cemiyeti’ nin hiçişine gelmez ve babasına iftiralar atılmaya başlanarak suçlanır. Sadrazzam ona bir memuriyet teklif ederek siyaseti bırakmasını sağlamaya çalışmıştır. Annesinin ve Hüseyin Hilmi Paşa’ nın ısrarlarıyla babası Kerkük mutasarraflığına atanır.
Kerkük yolunda iftiralar ve kışkırtmalar sonucu linç tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Babası Kerkük’ deki memuriyetinde çok başarılı olur ve şehre refah ve huzur havası gelir. Ayrıca burada  bir çocukları dünyaya gelir ve kısa süre sonra ölür. Avnullah Bey bir eşkiya reisi ile karşı karşıya gelip üzerine jandarma kuvvetlerini göndermiştir. Çatışmada bir er şehit olunca Avnullah Bey görevden azl edilmiştir. Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’ a gelirler. Halide Nusret’ in İstanbul’da küçük yaştan beri süren edebiyat tutkusu üst düzeye ulaşmıştır.Eren köy Lisesi’ nde tahsiline başlar.yazar deslerinde çok başarılıdır.Busırada Çanakkale Savaşı ceyeran etmektedir. Bu savaş zorlukları arasında babası  kırkdokuz yaşında vefat etmiştir.
Birderginin açtığı edebi bir yarışmada yazdığı bir nesirle birinci gelir ve yazma tutkusu dahada artar. Arkadaşları arasında Şaire diye ün yapar.
Mondros mütarekesiyle düşmanları yurdun işgalini acıklı bir dille ifade eder.
Okul bitince öğretmenlik yapmaya başlar ve Aşık olduğu mesleğini otuz beş yıl icra eder.Zamane şairlerinden Şukufe Nihal ile sıkı bir dostluk kurar. Edebi konularda fikir alış verişi yaparlar.Bundan sonra Onunla evlenmek isteyen erkeklerden behsetmiştir. Yunanlıların İzmir’ e çıkmasıyla Türk halkının ümitsizliğini ve azınlıkların ahlaksızlıklarını anlatır. Burada çeşitli dergilere şiirler ve piyesler yazmaktadır.Şairlerden oluşan bir arkadaş grubu vardır. Çeşitli Zamanlarda toplanarak edebi konularda ve milletin geleceği hakkında konuşurlar. Vala Nusrettin derin bir dostu olur. Yakup Kadri Bey’ le Rıza Tefik Orhan Seyfi Orhon ve Ahmet Haşimle’ le tanışır ve yazışır. Arkadaşlarından bazıları ( Yusuf Ziya Ortaç, Vala Nusrettin, Faruk Nazif ) Anadolu’ daki direniş hareketlerine çağırırlar fakat ailesini yalnız bırakamadığı için onlarla gitmez. 6 Ekim 1923 de Türk askeri Refet Paşa komutasında İstanbul’a girer ve vatan kurtulmuştur.
İkinci Bölüm
İkinci Bölümde meslek hayatındaki anılarından bahsediyor. Ankara’ da öğretmenlik görevi istiyor ve Edirne KızÖğretmen Okulu’ na tyini çıkıyor. Orada çok iyi karşılanıyor ve diğer öğretmen ve öğrencileriyle sevgiye dayalı bir dostluk kuruyor. Öğrencilerinin erdemlerinden bahsederek memnuniyetini dile getiriyor.Edirne hayatı verimli ve zevkli geçiyor.Arkadaşlarıyla mektuplaşmaya devam ediyor. Reşat Nuri ile edebi konularda mektuplaşıyorlar. Bir ara amcasının hastalığı yüzünden İzmir’e gidiyorlar. İzmirde amcasının oğlu Necati’ yle evliliğin eşiğinden dönüyorlar. Edirne’ ye döndükten sonra  mesleki incelemelerde bulunmak üzere yirmi beş kişilik bir heyetle Bulgaristan’ a gidiyor. Edirne’ ye döndükten sonra yakın bir genç dostu olan Salih’ in abisi Aziz’ le evlenir. Eşi Aziz Bey bir süvari zabitidir.Kendisi mesut bir yaşam sürdürmüştür.evlendikten sonra birlikte tayinlerini isteyerek İstanbul’ a dönüyorlar. İstanbul Kız Meslek Lisesi’ nde görevine devam ediyor. Hatıralarını 1929 yılında kesiyor.
1930 yılından sonra kocasının tayin edildiği yere birlikte gider. Kırklareli, Karaman, Kars, Urfa, Maraş, Sarıkamış gibi.
Kitabın sonunda yeni neslin anılarından ders çıkartılmasından ve gelecek için çok çalışmasını istiyor.
 3.      KİTABIN ANAFİKRİ :
Zorluklara karşı göğüs germeyi ve direnç göstermemizi yılmamayı fikir olarak çıkartabiliriz.
 4.      KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
 -         Ayşe Nazlı Hanım (Annesi) : Otoriter kültürlü ve geleneklerine bağlı biricik çocuğu üzerine titreyen bir ev kadınıdır.
-         Hacı Hüseyin Hüsnü Bey (Dedesi) : Namuslu, dürüst, işgüzar birisidir.
-         Avnullah Bey (Babası) : Avnullah Bey’ de babsı gibidir.
-         Aziz (Eşi) : Vatanı için her zaman ölmeye hazır şerefli bir süvari zabitidir.KİTABIN ADI : BİR ÖLÜNÜN DEFTERİ
KİTABIN YAZARI : HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ VE ADRESİ : İNKILAP VE AKA YAYIN EVLERİ
BASIM YILI : 1984
KİTABIN KONUSU
Aşkın bir gence çektirdiği ızdıraplar
KİTABIN ÖZETİ
Yağmurlu bir gecede Hüsam,karısı ve çocukları İsmet ile Fuad evde otururlarken yaşlı bir adam eve gelir ve Hüsam’ın onunla birlikte gelmesini ister.Hüsam’ı en yakın arkadaşı Vecdi’nin yanına götürür.O gece Vecdi hayata gözlerini yumar ama Hüsam’a kara bir defter bırakır.Bu,Vecdi’nin çocukluktan ölümüne kadar olan hayatını yazdığı günlük niteliğinde bir defterdir.Hüsam gefteri okumaya başlar…
Vecdi ile Hüsam çocukken bir yatılı okulda kader arkadaşı olurlar.Vecdi’nin bir de halası ve halasının kendi yaşlarında Nigar adında bir kızı vardır.İleriki yıllarda hem Vecdi hem de Hüsam Nigar’a aşık olurlar.Fakat Nigar Vecdi’yi bir kardeş gibi gördüğü için kalbi Hüsam’a vurulur.Vecdi Hüsam’a olan ve çocukluk yıllarından gelen samimi arkadaşlıktan soğur,çünkü Hüsam artık Vecdi’yi anlamaz,ona fazla ilgi göstermez olur Kendisini onlardan uzaklaştırmak ister.O sırada cereyan etmekte olan Balkan savaşlarına gönüllü doktor olarak gider ve orada sol kolunu kaybeder.En sonunda İstanbul’a tekrar döner ama kalbinde hala o aşk acısı vardır.Birgün kolu yüzünden kaptığı bir rahatsızlıktan dolayı kendisini yataklarda bulur.Yağmurlu bir gecedir ve Hüsam’ı yanına çağırttırır.
O gece Vecdi,Nigar’ın aşkını kalbine gömerek hayata gözlerini kapar.Hüsam ise Vecdi’nin kendisi için ne kadar fedakarlıklarda bulunduğunun farkına o gece bir ölünün; Vecdi’nin defterini okuyarak varır…
KİTABIN ANA FİKRİ
Gerektirtiğinden çok mutlu olan insanların mutsuzları anlayamamaları.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Yazar kitaptaki bütün olaylarda duygusallığı ön plana çıkarmıştır.
Kitaptaki olaylar üç kişi etrafında geçmektedir. Bir doktor olarak geçen Vecdi,öğrencilik yıllarında delidolu,olgunluk yıllarında ise kalbindeki aşk acısıyla birlikte herkesten kaçmak, uzaklaşmak isteyen bir rol içerisindedir.
Bir şair olan Hüsam mesleği gibi şair ruhlu hayattan sadece zevk alan ve zevkli yönlerine yönelen bir kişi.
Nigar olayda iki erkeğin arasını açan birisi olarak gözükse de; kendisi bunun farkında olmayan kitapta odak nokta olan kişi.İR KADIN DÜŞMANI
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
1. KİTABIN KONUSU :
İlk evliliğinde yaşadığı kötü olaylar sonucu kadınlarn hepsine önyargılı bakan ve onları değersiz gören İskender ‘in başından geçenler anlatılmaktadır.
2. KİTABIN ÖZETİ :
Kitap, İskender adlı orta yaşlı bir adamın başından geçenleri anlatmaktadır. İskender, ilk öğrenimini Ankara‘da, orta öğrenimini Amasya ve Niğde ‘de yapmıştır. Babasının mesleği nedeniyle birçok yere gitmiş ve çeşitli insanlarla tanışmıştır. Okul yıllarında genellikle sakin bir yapıya sahip olan İskender askere gidip geldikten sonra tanıştığı Zeynep adlı kadın yüzünden sert, sinirli bir kişiliğe bürünür. Bunun böyle olmasının sebebi kadınla yaşadıkları değişik olaylardır. Zeynep ile İskender mutlu bir ilişkiye sahiptiler fakat daha sonraları Zeynep, İskender‘i Mesut adlı bir gençle aldatır. Zeynep eve geç gelmeye, İskender‘ e karşı ilgi göstermemeye başlar. Zaman içinde İskender buna katlanamaz ve boşanırlar. Böylece İskender ‘ in kadınlara karşı bir fobisi oluşur. Her kadını Zeynep gibi görür ve hiçbirine güvenemez.. Kendine, bir daha kimseyi sevmeyeceğine dair söz verir. İki sene sonra İskender başka bir yerde çalışmaya başlar. Çalıştığı ofiste yan masada çok güzel, çalışkan ve çekici bir kadın vardır.
Gittikçe bu kadına karşı bir şeyler hissetmeye başlar fakat önceki deneyimi yüzünden uzun süre kendini engeller. Kadına karşı soğuk davranır, hatta bazen tersler ama bunları tamamen isteksiz olarak yapmaktadır. Kafasındaki düşünceler onu bir kadın düşmanına çevirir. Kadınları dünya için gereksiz görmeye başlar. Yan masada çalışan Belgin isimli güzel kız İskender’ e aşık olur ve onun garip tutumunu anlayamaz. İskender de zamanla içindeki sevgiye karşı koyamaz ve Belgin’ e hissettiklerini anlatır.
3. KİTABIN ANA FİKRİ :
Hayatta hiçbir zaman ön yargılı olmamalıyız.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İskender : Başarılı, insanlarla olan ilişkileri iyi, duygularıyla hareket eden, değişken fikirlere sahip olan orta ayşlı biri.
Zeynep : Çekici, güzel, çalışkan, deli dolu, çapkın ve eğlenmeyi seven bir kişilik.
Belgin : Genç, uzun boylu, iyi niytli, utangaç, duygularını tam yansıtamayan biri.
Mesut : Yakışıklı, zengin, kibirli, insanları umursamayan bir kişilik.
UGÜNÜN SARAYLISI
Kitabın Yazarı :Refik Halit KARAY
Yayın Evi       :İnkılap
Basım Yılı      :1985
1-)Kitabın Konusu     :
Orta gelirli İstanbul’da yasayan bir aileye, sonradan görme zengin bir akrabanın kızı olarak gelen bir kız ve bu ailenin yargı değerlerini nasıl alt üst edişi konu ediliyor.Kızın aileye gelir olarak sağladığı katkılar,kaprisleri ve güzel olmasından dolayı bir çok talip çıkması aile içinde nasıl etkiler yaptı anlatılıyor.
2-)Kitabın Özeti         :
Postacının bile pek seyrek uğradığı evlerine postacı bir gün bıraktığı mektup evde şaşkınlık uyandırır.Mektupta Ata Efendinin teyze oğlu Yaşar kızını İstanbul’a yollayacağı yazmaktadır.Ayrıca yanında üç yüz lira göndermektedir.Böyle bir şeyi istemeyen Ata Efendi evde oluşabilecek problemlerden kaygılanmaktadır.Ama zengin olan teyze oğlunun göndereceği para hiçte göz ardı edilecek bir miktar değildir.Ayrıca kız güzel ise evde bulunan huzurun kaçabileceğini düşünmektedir.
Ama kız emrivaki bir şekilde gönderilir.Ve evde tahmin edilenden çok farklı bir kız çıkar karsılarına.Oldukça güzel olan kız  evdekilerde dahil olmak üzere bir çok kişinin ilgisini kazanır. Eve yeni bir gelir kapısı da açılmış  olur. Yaşar’ın İstanbul’daki iş ortaklarından da kızın  geçimi için para vermektedirler.Ata Efendi’de kıza tutulur bu arada. Ata Efendi çalıştığı yerde güvenilir birisidir.Bir gün patronun oğlu Ayşen ile tanışır.Bu da iş yerinde Ata Efendi’ye bir karizma kazandırmıştır. Ata Efendi patronu ve Patronun oğlu ile daha sık bir araya gelirler ve patronun oğlu Rüştü kıza taliptir. Rüştü Ata Efendi ile oldukça ahbap olurlar.Ata Efendi terfi eder. Rüştü bir yere görürse Ata Efendi ve ailesini kimseye para ödetmez ve bir zengin gibi yaşamaya başlarlar. Daha sonra elçi Sait Reşit ile ilişkisi olan Ayşen yanlış bir karar verir ve elçi ile evlenerek yurt dışına çıkarlar.
Ayşen bu ilişkiden mutlu olmaz ve Rüştü ile Ata Efendi kız geri döndürmek için uğraşırlar. Ayrıca evde kız gidince eski haline dönmüş parasızlık baş göstermiştir. Kız da geri dönmek istemektedir.Evdekiler kızı özlemişlerdir. Ayşen geri döner. Patronun oğlu Rüştü ile evlenir.Böylece herkesin istediği son ortaya çıkmış olur.
3-)Kitabın Ana Fikri  :
Para ve fiziki güzellikler insanların hayatına olumsuzluk vehuzursuzluk getirebilir.Bu gibi güzellikleri olması gerektiği gibi karşılamalı ve ne oldum delisi olmadan bunlardan faydalanılmalıdır. Çıkar her ne olursa olsun ahlaki değerlerden  taviz verilmemelidir.
4-)Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirmesi      :
Ata Efendi                   : Evin babası.
Üftade Hanım            : Evin annesi.
Feride                           : Ata Efendi’nin Kızı.
Atıf                                : Ata Efendi’nin Damadı.
Yaşar                            : Ata Efendi’nin teyze oğlu.
Ayşen                           : Yaşar’ın Kızı.
Rüştü                           : Ata Efendi’nin patronunun oğlu.
İsmail                          : İşyerinin katiplerinden.
Mesture Hanım       : İsmail beyin hanımı.
Berin                            : Mesture hanımın kardeşi.
Deniz                            :Berin hanımın kızı.
Alımsızoğulları         : Yaşar Beyin ortakları.
Sait Reşit Bey            : Mısır elçisi.
5- )Kitap Hakkında Şahsi Görüşler :
Anlatımı sade ve yalın bir kitap.Olayların akışkanlığı okuyucuya zevk veriyor.Aile ve ahlaki ilişkiler açısından çarpıcı bir eser. Refik Halit Karay okuyucuyu fazla yormadan konuyu anlatıyor.
6-)Kitabın Yazarı Hakkında Bilgi    :
1888 yılında Beylerbeyi’nde doğan Refik Halid, 18. yüzyıl sonlarında bir kolu Mudurnu’dan İstanbul’a göçen Karakayış ailesindendir.Galatasaray Sultanisi ve Mekteb-i Hukuk’ta okuyan yazar, Meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe  başlamıştır. Kısa sürede üne kavuşmuş, Fecri Ati edebiyat topluluğu kurucularından olmuştur. Kirpi adıyla taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu İttihat Ve Terakki hükümetince Anadolu’nun çeşitli yerlerine gönderilmiş, ancak 1. Dünya Savaşı’nın son yılında İstanbul’a dönebilmiştir.Dönüşünde bir süre öğretmenlik yapmıştır. Başyazarlık ve Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Refik Halid, bu ara tanınmış Ay dede mizah dergisini de çıkarmıştır.
Bazı siyasal davranışları yüzünden memleketten ayrılmak zorunda kalan yazar, Halep’e yerleşerek Vahdet gazetesini çıkarmıştır.Hatay’ın Türkiye topraklarına katılmasında katkıları olmuştur.1938 yılında yurda dönen Refik Halid, çeşitli dergi ve gazetedeki günlük yazıları ve 20 kadar romanı ile yaşamını sürdürmüştür.1965 yılında ölen yazar;tekniği, dilinin güzelliği, taşlamalarının inceliği ve tasvirlerinin kuvveti ile ün yapmış, Modern Türk Edebiyatı’nın temel taşlarından biri olmuştur. KİTABIN ADI : BOMBA
 KİTABIN YAZARI: ÖMER SEYFETTİN
 YAYIN EVİ: BİLGİ YAYIN EVİ
 BASIM YİLİ: MAYIS 1997
1.KİTABIN KONUSU:
Milli dil ve kültürüne yabancı yetişen kimliğini bulmasıdır.
 2.KİTABIN ÖZETİ:
Serin ve karanlık eylül gecesinin yıldızsız seması altında Selanik, sanki gündüzki heyacanlardan , gürültülerden yorulmuş gibi , baygın ve sakin uyumaktadır.Rıhtım tenhadır. Olimpos Palas’ın , Kristal’in, Splandit Palas’ın,diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştür.Tramvay yolunu tamir için yığılmış parke taşlarının ilersinde,denize inen küçükmerdivenin başında,hareketsiz bir gölge dimdik durmaktadır.Gölgenin sahibi tahsilini Paris’te bitirip daha sonra dolgun bir maaşla İzmir’egiden ve orada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızı olan Grazia ile evlenen genç mühendis Kenan Bey’dir.Kenan Bey Türklüğe, yani medeniyetsizliğe karşı olan garazi Avrupalılara, onların adetlerine, ananelerine, terbiyelerine,cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliği ile tanınmaktadır.Nazik ve şendir. savaşa tamamen karşıdır. İşte bu gece Kemal Bey kırk sekiz saat boyunca işittikleri,gördükleri gazetelerde okuduklarının etkisindedir. Son derece rahatsızdır. Çünkü savaş çıkmıştır. İtalya Trablus’a saldırmıştır. Hayran olduğu, insaniyte hizmet ettiğine inandığı Avrupalıların öceden önem vermediği hatta bazen çok doğal bulduğu hareketleri aklına gelmektedir.
İlk Frasa’yı hatırlar. Daima fazilete, insaniyete hizmet ettiğini haykıran bu millet, yüz senedir Afrika’yı kana boyamakta, masum, silahsız insanları öldürmekte onları esir edip hayatlarını, ruhlarını zaptetmektedir. Daha sonra İngiliz’leri düşünür ve İspanyol’ları, Almanla’rı hatta Belçika ve Portekiz’lileri en sonunda da İtalyan’ları düşünür. Hepsi aynıdır. Kenan Bey yıllarca ruhunu zapteden bu toplumun, Avrupalıların naçiz bir kulu, hizmetcisi olduğunu düşündükce kahrolmaktadır. Düne gelinceye kadar kendisine bile Türküm demeye sıkıldığını ve bu memlekette kendisi gibi tarihinin büyüklüğünü, mazisinin şerefini, dedelerinin şanını bilmeyen, inkar eden, milliyetinden uzak ve hatta utanan nekadar Avrupalılaşmış renksiz olduğunu düşünerk yürür. Evine gitme düşüncesinden uzaktır. Şuursuz bir şekilde Splandi Palas’ın önüne gelir. Bir odaya çıkar ve yatağa uzanır. Yaşadığı olaylar onu şaşırtmış, mevcudyetini perişan etmiştir. Hakaretin, tecavüzün, itisafın şiddetinten ansızın uyanan millet, İtalyan mektebinin, acentasının, hastanesinin, hatta konsolosluğunun armalarını parcalamış, bayrak direklerini kırmış, sancaklarını yırtmıştır. Ne kadar İtalyan varsa şüphsiz kovulacaktır. İtalyan dostu görünecek bir Türk şüphesiz lanetler, nefretler, içinde tahkir olunacak, memleketten dışarı çıkarılacaktır. Başı ağrımakta başını arısından gözleri yaşarmaktadır. Yüzükoyun döner, gözünün önüne zevcesi, çoçuğu, evi gelir. O hiç böyle bir günü düşünmemiş bu ana kadar mesut yaşamıştır. Avrupadan geldiği seneyi, gençlik ve bekarlık günlerini hatırlar. Bir İtalyan’la izdaviç etmek, hayatını birleştirmek ona doğal görünmüş, hatta iftihar edebilecek bir mumtazlık gibi gelmiştir. Gerçi Grazia ile evlenmek istediğinde Grazia’nın babası Kenen Bey’in Türk oluşından dolayı bir barbar, bir medeniyet düşmanına kızını vermei şiddetle reddetmiştir. Daha sonra ise gerek kişisel menfaatlerini gerekse kızıyla yaptığı bir konuşma sonrasında Kenen Bey’i Rumeli ve Anadolu’da Türk namı altında yaşayan onyedi milyon Rumdan biri olarak değerlendirir. Hikaye, gençliğini Makedonya’da geçirmiş eski bir zabitin hatıralarından alınmıştır. Sene 1903 , yer Pirbeçik, genç zabit halinden ve içinde bulunduğu ortamdan oldukça şikayetçidir. Bu duruma rağmen kendine verilen görevleri yerine getirmeye çalışmaktadır. Genç zabit, devamlı İstanbulu düşünmekte, o güzel İstanbul günlerinde yaptığı hovardalıkları anmaktadır. Şuan içinde bulunduğu durumu o eski günlere ne kadar zıt olduğunu, çekilmez olduğunu düşünmektedir. Oysa kendisi Hayat-ı Askeriye ye başlamadan öncehayallinde mükemmel, muntazam, şık bir ordu vardır. Taburun tüfekçisi Agah Usta da, genç zabitin bu durumu halinin farkındadır. Agah Usta bir akşam genç zabitin odasın gelerek ona bozuk İstanbul şivesiyle nasihatler vermeye başlar. Ona artık İstanbul hayellerini bir kenara bırakması gerektiğini Olayları fazla kafasına takmamasını, gerektiğinde gülüp geçmesini hatta akşamları gerektiğinde bir tek atmasını ve kendisininde buna eşlik edebileceğini söyler. Agah Usta ayrıldıktan sonra genç zabit onun söylediklerinde doğruluk payı olduğuna kanaat getirir. Bir süre sonra genç zabitin Velmefçe taraflarındaki keşif görevine talip olur. Genç zabit kendisine verilen keşif görevi sırasında, düşmana ait boş erzak ambarları ve bir kaç köyden toplanan yüz-yüzelli kadar silahtan başka bir şey elde edememişlerdir. Çivarda bir çete olabileçeği ihtimaline karşı müfrezesiyle birlikte köyde kalır.
İlk günler oldukca zordur. Yerleştiği kırık dökük , pislik içinde olan ev ve bulunduğu ortam adeta bütün mevcudiyetini yok etmiş, caresiz bırakmıştır. Ta ki bir sabah penceresinden bakarken gördüğü Bulgar kızına kadar. Genç zabit bu kızdan çok etkilenir. Ona ilk görüşte aşık olmuştur. Yaşadığı bütün olumsuzlukları ona unutturmuş sanki aklını başından almıştır. Bütün her şeyi bırakıp uzaklara kaçmayı bile düşünmeye başlamıştır. Lakin kendisinin bir Türk zabiti olması, ailesini ve ülkesini kötü bir duruma düşmemesi için , uzaktan uzağa kendi içinde bir aşk yaşamaya başlar. Bulgar kızı da bu durumun farkındadır. Genç zabitin devamlı onu izlediğini ve gözetlediğini bilmektedir. Bulgar kızı da genç zabiti her gördüğünde şu şarkıyı söylemektedir.
‘Naş, naş
Çarigrad naş..
Raz-va-tri’
Bu şarkının kendisi için söylenen bir aşk şarkısı olduğuna inanan ve bundan çok etkilenen zabit şarkıyı kendince tercüme eder.
‘Seni çok seviyorum
Seni çok seviyorum
Balkanlar’dan Şıka’dan
Aşıp geldim sana
Genç zabit şarkı sözlerini bu şekilde çevirdikten sonra, genç kızın söylediği şekilde mırldanmaya başlayarak, kızın her geçişinde ona doğru söyler. Ne yazık ki genç zabit için ayrılık zamanı gelmiştir. Askerler manastıra geri çağrılmaktadır. Oysa genç zabıt güzel Bulgar kızıyla bir tek kelime bile konuşamamıştır. Ona bu şekilde veda etmeden gitmek iztemez. Çantasında hiç kullanmadığı kolonyayı gideceği sabah hancının çırağı ile göndermeye karar verir. Böylece genç zabitin gönderdiği hediyeyi genç kız ne reddedebileçek ne de teşekkür edebileçekti. O sabah zabit pençereden dışarı baktığında güzel kızı göremez. Yine de çırağı yanına çağırır ve hediyeyi tarif ettiği kıza teslim etmesini söyler, çırakta ona kızın adının Rada olduğunu söyleyerek odadan ayrılır. O sırada hancı içeri girer ve zabitin toplanmasına yardımcı olmaya başlar. Artık zabıt dayanamayarak Rada’yı tanyıp tanımadığını sorar. Hancıda kendisini pek tanımam ,ama babası iyi adam değildi, kilisede papaz iken kalktı bir gün komite oldu, geçen senede Velmefce’de vuruldu diye cevap verir. Zabit daha sonra o çok merak ettiği şarkı sözünün manasını sorar. Alacağı cevap onu yıkacak, kendisinden nefret etmesine neden olacak vicdanını rahatsız edecektir. Aşk şarkısı zannettiği şarkının Türkçe karşılı şudur. ‘Bizim olacak, bizim olacak İstanbul bizim olacak’
HÜRRİYET BAYRAKLARI
Hikayenin kahramanı olan Türk , sıcak ve yorgun geçen bir günün akşamında Demirhisar’dan Cumayıbala’ya gelerek bir otele yerleşir. Sabahleyin zurna ve davul seslerine karışan naralar, türkülerin gürültüsü ile uyanır.Gerinirken, bu kansız ve hakikate ancak manasız alkış tufanlarından ibaret olan zavallı düzme Türk inkılabının ikinci senesi olduğunu hatırlar. Milli bir bayram olduğunu “Lakin, acaba hangi milletin bayramı? “ diye düşünerek kalkar.Pencereden bakar,dışarıda karmakarışık bir kalabalık,kaynaşarak gitmektedir.Bulgar dükkanları açıktır.Sahipleri bu diyara yeni gelmiş hakim yabancılar gibi önlerinden geçen sırma cepkenli Türk delikanlılarına gülümseyerek bakmaktadırlar.Bir süre bu geçiş törenini , On Temmuz kutlamalarını izler.Dalmıştır, Türkiye’nin, vatanının ,bu mutlaka öleceğine iman edilen hasta adamın hayatını düşünür, yeise pek benzeyen acı bir hisle bütün zihniyetinin büzüldüğünü,işlemez bir hale geldiğini duymaktadır.Odanın kapısı açılır, Rum otelciatlarının hazır olduğunu söyler.Razlık’a gidecektir. Giyinir,yola çıkar.Bir saat sonra Papaz Bayırı’nı çıkan dik yokuşu tırmanmaktadır.Atından iner,tepeye çıkar.Biraz ileride bir atlı görür,kılıcının parıltısından bir zabit olduğunu anlar.Oda dinlenmektedir.yanına gider.Türkiye’de takdim vetakatdümebinced olmadığına Selam verir.Nereye gittiğini sorar. Gülümseyerek cevap verir.
‘Razlık’a efendim siz?’
‘Ben de’
‘O halde beraber gideriz’
Konuşmaya başlarlar. Konu politikadan açılır. Kahramanımız On Temmuz’un buralarda bile takdir olunduğunu söyler. Mülazım kahramanımızın hayretine canı sıkılmış gibi bir tavırla ‘On Temmuzu takdir etmek…’ bu da lafmı? Bu bizim en büyük en şanlı günümüz, en mukaddes milli bayramımız keşke bir gün yerine üç gün olsa der. Kahramanımız iddaaların aksini söyleyerek asabi munakaşacıları kızdırmak hoşuna gittiğinden ilave eder.
‘Hem bu nasıl milli bayram? Hangi milletin bayramı?’
‘Osmanlı milletinin…..’
‘Osmanlı milleti demekle Türkleri mi kasdediyorsunuz?’
‘Hayır, asla … Bütün Osmanlıları… ‘
‘Bütün Osmanlılar kimlerdir?’
‘Tuhaf sual! Araplar,Arnavutlar, Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar, Yahudiler,
Ermeniler, Türkler…Hasılı hepsi…’
‘Bunlar demek hep bir millet?’
‘Şüphesiz…’
‘Fakat ben şüpheliyim’ der.
Bu mümkün değildir ve bu imkansızlık nasıl riyazi ve bozulmaz bir kaide ise birbirlerinden tarihleri , ananeleri, meyilleri, müesseseleri, lisanları, mefkureleri ayrı milletleri cem edip hepsinden bir millet yapılamayacağını, bunları bir sayıp Osmanlı demesinin yanlış olacağını söyler Mülazım şaşırmıştır. Onun şüphesiz ilk defa işittiği, bu kadar basit ve adi bir hakikaten şaşalamasını sersemliğe çevirmek için sözlerine devem eder. Osmanlılık kelimesinin duveli bir tabirden başka bir şey olmadığını , Rumlar’ın, Bulgarlar’ın, Sırplar’ın, bütün o eski esirlerimiz olan bugünkü uyanık milletlerin, Türkler’den intikam almak ve kendi öz kardeşleriyle, Balkan hükümetleriyle birleşmekten daha tabi daha makul, daha haklı mefkureleri olmayacağını anlatır. Lakin mülazım anlamadığını, gözlerinden, birden coşmasından anlaşılmaktadır. Mulazım ‘sizinle münakaşa edemem’ der. Çünkü fikirlerimiz taban tabana zıt…! Ayağa kalkarlar, atlarını yedeğe alarak yüremeye başlarlar. Bir süre sonra mülazım ‘ah, bakınız azizim…’ diye haykırır, ‘bakınız işte Osmanlılığın şahidi’.
Parmağıyla bin metre kadar ileride ucurumlu bir yarın kenarındaki küçük bir Bulgar köyünü gösterir. Köydeki sallanan kırmızı kırmızı hürriyet bayraklarının bugünkü Osmanlıların birbirleriyle en samimi ve hakiki kardeş olduklarını dünyaya anlaktıklarını, bu mukaddes On Temmuz gününü alkışlayan kırmızı bayrakları gösterir. Bulgar köyündeki insanların, Osmanlı vatanına düşmanlar hücum ettikleri zaman kendilerinden önce onların koşacaklarını, Osmanlılık namına kanlarını dökeceklerini savunur. Kahramanımız kendini tutamaz ve ‘Bu Bulgar’lar ha?…! der.
‘Evet bu Bulgarlar en sadık Osmanlılardır. Komitacılarla hiç münasebetleri yoktur. Fakat siz mutassıpsınız inanmazsınız. Daha sonra yollarından bir buçuk saat kaybedecek olmalarına rağmen kahramanımız mulazımın ısrarlarına dayanamaz ve köye gitmeye karar verirler. Köye geldiklerinde mulazımın en sadık dost dediği Bulgar’ların, tam aksine vurdumduymaz tavırları , hain ve kızgın bakışları ile karşılaşmışlar ve en önemliside mülazımın hürriyet bayrakları sandığı şeylerin aslında hava aldırmak üzere güneşe asılmış kırmızı biber dizeleri olduğunu şaşkınlık ve acı içinde görmüşlerdir.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Türklük, Türkçülük ve milli benlik fikridir.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
KENAN BEY; Avrupa’da çalışan bir mühendistir.Sonuçta Avrupa’ya gittiği için pişman oluyor.Vatanı seven bir kişidir.
GRAZİA; güzel ve kendi kültürüne bağlı bir kadındır.Kenan bey’in eşidir.Türklerin düşmanı olarak sayılır.
PRİMO; Kenan beyin oğludur.Türk olduğunu için gurur duyardı,fakat Türkçe konuşmayı ve Türk kültürünü bilmedi.Kenan beyin etkisiyle kendi kültürünü sarılıyor.Halide Edip – ADIVAR DAĞA ÇIKAN KURT
            KİTABIN  ADI dAĞA ÇIKAN KURT
            KİTABIN YAZARI: Halide Edip ADIVAR
            YAYIN EVİ :Remzi Kitap Evi
            BASIM YILI :1989
1.KİTABIN KONUSU
Topluca alınan kararlara uymanın gerekliliğive alınan bu kararlara uymamanın getireceği zararlara dikkat edilmesi gerektiğidir.
 2.KİTABIN ÖZETİ
Olay bir şairin yazar bir Fransız kurt masalını anlatması ile başlar.Şair yazara söz vermesine rağmen  kurt hakkındaki şiirini bir türlü yazara gönderemez. Yazar beklemekten bıkar ve kendini kurt hülyaları içinde bulur.
Karacaaahmet mezarlığı civarında fakir ve yoksul olan küçük bir evin çocuğudur.Babasını savaşta kaybetmiştir. Annesi her akşam eve geşmesini beklemekte ve getireceği ekmeği yiyerek karnını doyurur.Fakat o akşam annesi biraz gecikir. Sonunda annesi karşıda görünür.Fakat elinde ekmek yoktur.Aç kalacağını anlar. Vakit artık geç olmuştur ve yatarlar.Çocuk yatakta annesi ise yarı tahta yarı hasır bir yatakta yatmaktadır.Gece çocuk yatağının üstünde bir şeylerin kıpırdadığını hisseder fakat bunun annesine anlatmaz.Hafifçe gözlerini açar.Karşısında savaştan çıktığı her halinden belli olan, her yanı yara bere içinde ve ağzından kan damlayan bir kurt durmaktadır.Bu durum babasının anlattığı bir kurtmasalını anımsatır.
Bir gün ormanda bütün hayvanlar birbirine girer.Bozulmadık yuva,ezilmedik çalı, çiğnenmedik ot kalmaz.Kısacası taş taş üstünde kalmaz. Uzun süre bu böyle devam eder. Hayvanlar birbiri ile konuşmazlar ve birbirine düşmanca hareket etmeye devam ederler.Bunun böyle gitmeyeceğini anlayan ormanın en yaşlısı olan fil bir toplantı yapmak ister ve bütün hayvanların bir araya gelmesini ister. Toplantı yapılır ve toplantıda artık düşmanca tavırların bırakılacağıve dostluk içinde yaşanması gerektiği kararına varılır.Bu kararda şu sonuç çıkıyordu.Her hayvan kendi bölgesindehür ve serbest olarak gezebilecekti.Etçil hayvanlar bu duruma pek rıza göstermedi ama yine de boyun eğdiler.Otçul hayvanlar bu duruma çoktan razı idiler.Yine de hayvanlar arasında bir takım huzursuzluk olduğu meydandaydı.Sonunda bu huzursuzluğunun sebebinin kurt oldduğu ortaya çıktı.Topluca kurt diyarına saldırdılar.Yıkılmadık yer bırakmadılar.Kurt bu bozgun karşısında öcünü almak için dağa çıktı.

REŞAT NURİ GÜNTEKİN -DUDAKTAN KALBE
  1. KİTABIN KONUSU:
“Kınalı Yapıncak”, Lamia’nın bestekâr Kenan’la yıllarca süren acı ve tatlı aşklarının öyküsü
2. KİTABIN ÖZETİ:
Hüseyin Kenan ;ince, uzun, mavi gözlü, esmer tenli, durgun, çekingen bir gençti.Küçük yaşta babasini kaybetmisti. Anesi,kiz kardesi ve kendisi dayilarinin yanin da kalirlar. Zorlukla Mühendislik mektebini bitirmistir. Fakat küçüklügünden beri musikiye aşıktır. Dayilarin yanında Reji katipliğini yapan Mesut Bey`den keman dersleri alır. Onyedi yasindadir.Mühendislik Mektebine giderken dayilarin komsusu Leyla isminde bir kıza asık olur. Çok çekingen oldugundan bunu kalbine gömer. Okulu bitirdikten sonra bir arkadaşının yardımıyla Avrupaya gider. Orada kemanını çok ilerletir ve güzel eserler verir. O artik ünlü bir Virtüoz dür. Bu arada kız kardesi Afife evlenmistir.Aneside bir yil sonra Afife`nin yanına gider.Hem onları hemde dayisini görmek için Seydi köye gider. Istanbul’dan İzmir`e gemi ile gider.Gemide Münir Bey, Prens Vefik Paşa ve kızı Prens Cavidanla beraberdir. Dayisinin komşusu Münir Bey Kenan`nın cavidanla evlenmesini ister ve nişanlanırlar. Kenan Izmir`de Bozyaka`da Lamia adlı bir kızla tanısır.Lamia’nını annesi babası ölmüş amcalarının yanında kalan sakin uysal birdir. Ayrica bir yüz başıyla nişanlıdır.Kenan ona yüzündeki çillerden dolayi Kınalı Yapıncak ismini takar.Aralarında maceraya benzeyen bir ilişki olur. Her akşam buluşmaktadırlar. Kenan çocuk denecek bir kızla beraber olduğu için kendine kızmakta fakat yanlız kaldıklarında kendine hakim olamamaktadir.Bu beraberlik duyulur ve dedikodular baslar.
Dedikodular yüzünden Amcası Şükrü Bey Lamia`yı dayisi Rıza Bey`in yanına Kütahya`ya göderir.Trende Lamia Makbule isimli birkizla tanisir.Kendinden habersiz hayata küskün bir şekilde Kütaya`da yaşamaya başlar.Yengesi ona kendini düşünmüyorsan doğocak çocuğunu düsün der. Lamia değişir.Lamia’nin bir kız çocuğu olur.Adıni Mebrure koyar. Dayisinin kizi Mahmure üç çocukla ve kocasıyla babasının evinde kalır.Fakat bir Çavuş’u sevmiştir ve kocasının bundan haberi olmuştur. Mahmure kurnazlıkla kendisini değilde Lamia’nın Çavuşla görüştüğünü söyler. Böylece Lamia olayi üstlenmiş olur. Mahmureyi de kocasından ayrılmaktan kurtarır.Buarada Mahmure’nin kocası Resih Bey Lamia’ya saldirir.Lamia’da onu öldürür.Mahkemede beratine karar verilir. Dayısı Rıza Bey onu bir tanıdığının evine teslim eder.Orada ziyerete ilk gelen Makbuledir.Makbule’nin babası onu ister ve evlenmeye karar verirler Lamia ondokuz yasındadır. Kemal Beylerin evlerine Istanbul’daki kızkardeşinin oğlu Doktor Vedat gelir.Istanbul’dan Kütahya’ya sürgün olarak gelmiştir.Lamia’nın genç ve güzel olması,dayısınında yaslı olması Vedat’ı düşündürür. Lamia’nın söylediği bir şarkı Kenan’ı tanıdığını haber verir.Kenan’ı İstanbul’dan tanıyan Vedat Lamia’ya Kenan’dan ve Cavidan’dan behseder. Birgün Vedat Bey bir avda vuruldu diye duyulur.Bunu öğrenmeye giden Lamia Hanımın ev saybınin hazırladiği kömür közünden Vedat Beyle birlikte zehirlenirler.Dedikodular yine başlamiştir.Kemal Bey’de onun evden ayrılmasını ister.Vedat Bey olaylardan dolayı çok üzgündür.Lamia’ya evlenme teklifi eder.Lamia kabul etmez. Vedat’ın sürgün görevi Kütahya’da bitmiş İstanbul’a gitmiştir. Bu arada Kenan Cavidan’la evlenmiştir.Üç yıldan beri ilk defa Lamia’yı düşünür. Aşk değil bir gönül oyuncaği dudaklarımızın eğlencesi ibaret diyen Kenan şimdi bu aşkın zehir gibi dudaklarından kalbe indiğini anlar ve Kınalı Yapıncagı yanında olmasını çok ister.Cavidan’la mutludeğildir. Cavidan’la İzmir’e Bozyaka’ya giderler. Cavidanla birlikte orada Lamia’yı göreceğini ümit eder. Fakat göremez ve çok üzülür. Kenan Bey’ler İstanbul’a giderler.Bu arada Lamia’da İstanbul’a kalkmIstIr.Kenan Bey’le Prenses Cavidan ayrılırlar.Eski arkadaş olan Vedat Bey’le Kenan karşılaşırlar.Vedat onu muaynanesine çağırır.Orada tesadüfen Kenan Lamia ile karşılasır.Tekrar görüşmek için mektup yazar. Lamia’da o bir yaz rüyasıydı der konuyu kapatır. Kenan’ın kemanının sesinden çıkan büyülü aşk sevdası böylece bitmiştir.Kenan’da bütün ümitlerini yitirmiştir. Lamia Vedat’la evlenmeğe razı olur ve evlenirler. Kenan Bey hayata küsmüştür. Seydiköy’e annesinin mezarına gider ve kardeşini dolaşir. Alti ay sonra ölür.
3. KİTABIN ANA FİKRİ:
Gerçek mutluluğun şandave şöhrette olmadığıdır.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Hüseyin Kenan: Babasınıküçük yaşta kaybetmiş müzmim bir genç. Müzikte başarılı olduktan sonra çocukluğunu ve gençnliğini yaşamak istemiştir.
Nail Bey: Hüseyin Kenan’ın babası
Melek Hanım: Kenan’ın annesi. Babasından habersiz evlenmiştir. Genç yaşta dul kalmıştır.
Münir Bey: Kenan beyin dayısı, kendini üzüm bağlarına vermiştir.
Vefik Paşa: Mısırlıdır, tahsilini Paris’te yapmıştır.
Prenses cavidan: Vefik Paşanın kızıdır. Esaslı bir tahsili yoktur, babası gibi sanata düşkündür. Çok güzeldir.
Rıza Bey: Lamia’nın Kütahya’daki dayısı
Kemal Bey: Lamia’nın ilk nikahlı eşidir.
Makbule Hanım: Kemal beyin kızıdır. Lamia ile baştan beri dosthane bir tavır içindedir.
Vedat Bey: Kumral, şen, neşeli, canı istedikçe iş yapan, çok akıllı birisi.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Akıcı bir kitap insan sanki kendi yaşıyormuş gibi anlatılmışKemal TAHİR -ESİR ŞEHRİN İNSANLARI
Kitabın yazarı Kemal Tahir‘dir.Kitabın ilk basımı 1956 yılında yapılmıştır.Yazarın Mütareke dönemi aydınlarını anlattığı “Esir Şehir” üçlemesinin ilk kitabıdır.Kısaca Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’daki sivil aydınların durumunu konu edinir.Ana kahramanlar; Kamil Bey, Nermin Hanım, Ayşe,Fuat Bey, Nedime Hanım, İhsan Bey, Ahmet Bey, Niyazi Ağabey, Ramiz Efendi ve Fatma Hanım’dır.
Kamil Bey Abdülhamid’in en zengin vezirlerinden Selim Paşa’nın tek çocuğudur.Genç yaşta çok büyük bi mirasa konmuş ve hayatının büyük bölümünü yurt dışında geçirmiştir.Nermin Hanım,Kamil Bey’in eşidir.O da bir Paşa kızıdır.Maddi manevi hiç bir zorlukla karşılaşmamış,bolluk içinde yaşamıştır.Ancak babası ansızın öldüğünde kumar borçlarından dolayı varlıkları yağma edilmiştir.O dönemde karşısına çıkan Kamil Bey ile evlenerek hayatını düzene sokmayı amaçlamıştır.Ayşe,Kamil Bey ve Nermin Hanımın tek çocuğudur.İspanyada doğmuştur ve İstanbul’a döndüklerinde altı yaşına gelmiştir.Küçük yaşına rağmen bir genç kız gibi girişken,hoş sohbet ve bilgilidir.Fuat Bey,Kamil Bey’den dört yaş büyük Galatasaray’da beraber okudukları bir tanıdığıdır. Mahir Paşa’nın oğludur.Bağlarbaşı’ndaki köşkün komşusudur.İhsan Bey ve Ahmet Bey, Kamil Bey’in Galatasaray Lise’sinden sınıf arkadaşlarıdır.Nedime Hanım, İhsan Bey’in eşidir.Niyazi Ağabey; İhsan Bey,Ahmet Bey ve Nedime Hanım’ın Anadolu’ya yaptıkları yardımlar için aracılık yapan en önemli yardımcıları ve güvenilir dostlarıdır. Ramiz Efendi,Mütareke’den sonra savaşa geri dönmemiş ve Anadolu’ya yardım etmek için çalışan bir yedek subaydır.Fatma Hanım,Ramiz Efendi’nin karısıdır. Eğitimsiz ancak son derece cesur ve vatansever bir kadındır.
1914 Dünya Savaşı karışıklığından iki yıl kadar sonra Kamil Bey,karısı Nermin ve kızı Ayşe ile birlikte İstanbul’a döner.Savaş yılları süresince yurtdışında mülklerinin bazılarını satarak geçindiği için bir miktar para sıkıntısı çekmektedir.İstanbul’a döneceklerini öğrenen Nermin Hanım’ın halası ve eniştesi israrla kendilerini köşklerinde misafir etmek isterler.Kamil Bey’de kabul eder. İstanbul’a kendilerini getiren vapur Çanakkale‘de durduğunda limana inen Kamil Bey İstanbul’un içinde bulunduğu acı durumu daha iyi öğrenme fırsatı bulur.Şehir yangın yeri halindedir.Kuçuk kız çocukları sefaletten kendilerini satmaktadır ve bulaşıcı hastalıklar giderek yayılmaktadır.Vatanın felaketine dayanamayan subay ve memurların bazıları intihar etmektedirler. Nermin Hanım’ın halası ve eniştesi son derece büyük ve gösterişli bi köşkte oturmaktaydılar.Enişte Bey, işgal kuvvetlerinin ileri gelenleri ile işbirliği içinde olan, gönülden Padişaha bağlı,vatanseverlik duyguları gelişmemiş,her şeye sadece ticaret gözüyle bakan bir insandır.Kamil Bey’i Kerkük’deki topraklarını İngilizlere satması için ikna etmeye çalışmaktadır;ancak Kamil Bey bu emrivakiyi kabul etmez ve en kısa zamanda kendi evine taşınmaya karar verir. Serencebey’deki konakla,Çengelköy’deki yalı yanmış olduğundan Bağlarbaşı’nda bulunan çok uzun yıllardır bakım görmemiş köşkü tamir ettirerek orada yaşamayı planlar.Köşkün tamiri esnasında eski arkadaşı Fuat Bey’le görüşür ve o’nun başına gelen bir felaket neticesinde yaşamını tamamen değiştirerek bir kadiri dervişi olduğunu öğrenir.Fuat Bey İtalyan olan karısının, çocuğunu da yanına alarak başka birine kaçması yüzünden çocuğunu da kaybetmiş olmanın acısıyla derviş olmaya karar vermiştir.İki yıllık derviş Fuat Bey’le,iki yıllık yoksul Kamil Bey köskün yeniden yapılmasında kader birliği yaparlar.Birbirlerine hayat görüşlerini anlatarak etkilerler. 16 Mart 1920′de işgal altında olan İstanbul tekrar işgal edildi.İngilizler İstanbul’u ikinci kez işgal ederken Eskişehir ve Afyonkarahisar’daki askerlerini geri çektiler.Osmanlı yanlısı olanlar sanki İstanbul’u Kuvayi Milliyeciler işgal etmişler gibi Anadoluya ateş püskürmekteydiler.Bazaıları içinse son umut Anadoludaydı.Kamil Bey ömründe Yakacık’tan öteye geçmemiş bir İstanbullu olduğundan Anadolu hakkında hiç bir fikri yoktu. ve bu düşünceye bu sebeple katılmıyordu.Anadolu’dan Mustafa Kemal ile ilgili bazı haberler geliyordu.İstanbul’da aydınlar bazı dernekler aracılığıyla Anadolu’ya yardım gönderiyorlar,subaylar gizlice Anadolu’ya kaçıyorlardı.Kamil Bey vatansever olmanın neyi gerektirdiğine hala karar verememişti.Bu dönemlerde karşısına Galatasaray Sultani’sinden sınıf arkadaşı Ahmet Bey çıktı.Ona arkadaşları İhsan’ın yedek subay olarak harbe gitmiş,beş kere yaralanmış,büyük yaralar göstermiş, esir düşmüş,kurtulup gelince küçük bir sermaye uydurup bi dergi çıkartmaya başlamış, Kuvayi Milliye’yi tuttuğu için mimlenmiş,üzerine işlemediği bir suç atılarak on yıl kürek cezasına çarptırılmış olduğunu anlattı.İhsanın karısı Nedime Hanım’ın dergiyi çıkartmaya devam ettiğini ancak çok zorluk çektiğini söyledi.İhsan Bey’le Ahmet Bey, Kamil Bey’in Nedime Hanım’a yardımcı olabileceğini düşündüler ve bunu Kamil Bey’e Ahmet Bey teklif etti.Kamil Bey’den ilk defa bir fedakarlık isteniyordu,böyle bir hizmeye evvelden beri muhtaçtı.İşi sevinerek kabul etti.Hemen İhsan Bey’i Ahmet Bey’le beraber ziyaret ettiler.İhsan güçsüz düşürüldüğü,mahpusa tıkıldığı halde büyük bir iş yapmakta olduğu belliydi.Kamil hayata girmeye başladığını ve bunun kendisi için iyi olduğunu düşünüyordu.Çıkartılan gazetenin adı Karadayı’ydı.Artık Kamil’de memleketi kavrayan,felakete karşı çıkanların yanında,arasındaydı.Elinde iyi-kötü bir savaş silahı olan bir sorumlu insandı.Nedime Hanımla tanıştı.Nedime Hanım kendisine gazete çıkarmaktan başka işlerde gördüklerini,mimli olduklarını bir çok hafiye ve sivil polisin kendilerini sık sık ziyaret ettiklerini anlattı.Önce onların dostlarını tanıması gerektiğini belirtti bunlardan en önemlisi Niyazi Ağabeydi.Kamil Bey,gazetedeki çalışma ortamını düzeltmek için evden birçok eşyayı oraya taşıttı.Antika bir Buda heykeli satarak elde ettiği parayla işe dört elle sarıldı.Gün geçtikçe Nedime Hanım’ın görüşlerinin,cesaretinin,vatan sevgisinin etkisi altında kalarak ona hayran oldu.Nedime Hanım hamileliği ilerlemiş olmasına rağmen çalışmaya devam ediyordu.Gazete ünlü yazar ve şairlerin toplanıp,memleket meseleleri ile ilgili görüştükleri,buluştukları bir yer haline geldi.Niyazi Ağabey’den biraz bahsetmek gerekirse,kendisi seferberlliğin her cephesinde çarpışmış,Yunan’a ilk kurşunu atanlar arasında olan biridir.Oğlu rum çetelerince öldürülmüş, kızının ise ırzına geçilmiştir.Karısı Anadolu’da kaybolmuş, düşmana duyduğu kin duyduğu kin öylesine artmış ki nerede tehlikeli bir iş sezse hizemete koşar hale gelmiştir.İhsan,Nedime,Ahmet ve Kamil Bey ona sonuna kadar güvenirdi. Bir gün Ahmet Bey perişan bir şekilde gazeteye geldi ve acilen 50bin liraya ihtiyacı olduğunu,bin ton cephanenin Anadoluya gönderilmek üzere zorluklarla gemiye yüklendiğini,pazarlıkta önce 11bin lira istendiğini ancak daha sonra Rozalti isminde birinin fiyatı 50bin liraya çıkardığını,eğer aradaki farkı bulup veremezse halkın parası olan 11bin liranında yanacağını anlattı.Hiç birinde metelik yoktu,borç alabilecekleri herkesi düşünüdler;ama hiç umut yoktu.Kamil Bey nakliye şirketinin direktörünü tesadüfen,Enişte Bey’in evinde tanıdığını hatırladı ve son çare olarak onunda görüşmeye gitti.Direktör Fransızdı,Kamil Fransızlar’ın her çeşit vatanseverliği hoş görürlülük ile karşılayacağını düşündüğünü söyleyerek durumu açıkca anlattı.Direktör zaten taşıma ücretinin 11bin lira olduğunu aradaki fazkın Rozalti tarafından istenmiş olabileceğini tahmin ederek onlara yardım etmeyi kabul etti.Gemi sefere çıktıktan sonra Rozalti’nin işine son verdi.
Nedime Hanım’ın rahatsızlanarak eve gittiği bir gün Niyazi gazeteye gelerek acilen Nedime ile görüşmesi gerektiğini söyledi.Kamil,Nedime’nin rahatsız edilemeyecek kadar hasta olduğunu,ne gerekiyorsa kendisinin yapacağını;artık kendisine güvenebileceklerini söyledi.Niyazi çok önemli bazı evrakların Karadeniz postası yapan Gülcemal vapuruna teslin edilmesi gerektiğini;ancak Ahmet’in bir gece evvel tutuklandığını,evrakların Nedime Hanım’da olduğunu söyleyerek sadece Nedime ile bu işi halledebileceğini anlattı.Kamil aniden aklına gelen bir yalanla Nedime’nin adada yakınlarının yanında olduğunuve ancak kendisinin ona ulaşabileceğini söyledi. Niyazi bu durumda mecbur kalarak detayları açıklamak zorunda kaldı.Niyaziyi atlatan Kamil karışık yollardan Nedime’nin evine ulaşarak durumu anlattı Nedime evrakları vapura kendisi teslim etmek istediğini,bu işe karışmamasının daha iyi olacağını söyledi.Kamil Nedime’yi de kendisinin güvenilir olduğuna ikna etmeyi başardı.İlk kez bu kadar büyük bir iş yapabileceği için kendini şanslı hissediyordu.Bir çok zorlukdan sonra gayet önemli belgelerle dolu kuru üzüm sandığını Tophane rıhtımında,Gülcemal vapurunun kahvecisi Ramiz Efendi’ye verirken suç üstü yakalandı. Uzun ve yorucu sorgularda kendisine bir paşa oğlu olduğu için iyi davranıldı.Tüm suçlamaları inkar etti,belgeleri bilmediğini,Ramiz’i tanımadığını söyledi.Sorgulamayı yapan yüzbaşı Nedime Hanım’ın elebaşı olduğunu bildiklerini, kendisini uzun süredir takip ettiklerini,itiraf ederse babasının hatırı için kendisini affedeceklerini söylesede Kamil Bey kessinlikle bunu kabul etmedi,sonuna kadar Nedime Hanım’ı korumaya devam etti.Yüzbaşı arkadaşlarından birinin Nedime Hanım hakkında tüm bilgiyi verdiğini,Ararat vapurunda kaçırılan cephane işi içinde onun sorumlu olduğunu bildiklerini söledi.Kamil Bey gemide cephane olduğunu bilmediğini, ilaç ve hastane malzemesi yüklü olduğunu sandıklarını bunun için Fransız direkötöre kendisinin aracı olduğunu,Nedime Hanım’ın suçu olmadığını söyledi. Yüzbaşı Nedime’nin özellikle rahatsızlanarak adaya gittiğini evrakları teslim etmesi için Kamil’i kullandığını söyledi.Bunları ispatlamak için bir şahitleri olduğunu da belirtti.Her şeye rağmen Kamil,inkara devam etti.Şahitle yüzleştirilmesini istedi. Askerler şahidi getirdiler.Kamil içeri gelen bu perişan insanı tanıyamadı.Bu Ahmetti. Ahmet inanılmaz işkencelere maruz kalmıştı.Yüzbaşının söylediği her şeyi kabul etti. Bütün suçun Nedime Hanım’ın olduğunu söyledi.Kamil çılgına döndü,o anda aklına gelen ilk yalanı söyleyerek,Ahmet Nedime’ye aşıktı,kendisi tutuklanınca Nedime’nin dışarda olmasına dayanamadı ve kıskançlıktan bunları uyduruyor diyerek saldırdı. Ahmet her şeyi olduğu gibi bunu da kabul etti ve o akşam hapiste intihar etti.Kamil Nedime’nin adaya gitmedi hikayesini sadece Niyazi’ye söyledği bir yalan olduğunu bildiğinden gerçek ihbarcının o olduğundan emindi;ama yinede Ahmet’i de affedemedi.Eşinin eve gelmemesinden meraklanan Nermin,hala ve eniştesinin yardımıyla Kamili buldu ve görüştüler.Nermin Hanım,Kamil’i hiç anlayamıyordu. Kendisinin ve kızının perişan olduğunu,eniştesinin yardımcı olduğunu ve artık işbirliği yapması gerektiğini söyledi.Karısının Padişah yanlısı tutumu,kızının özlemi,Kamil!in direncini kırıyordu.Fakat kutuyu teslim ederken yakalandığı Ramiz Efendi ile yaptıkları arkadaşlıkda,onun cesaretinden,karısı Fatma’nın vatanseverliğinden,tüm cahilliğine rağmen kocasını Anadolu’ya yardım etmek için yüreklendirmesinden öylesine etkilendi ki kendinden utandı ve kararından dönmedi.Son bir teklifle kendisine Roma Elçiliği’nde baş katip olması ve Nedime Hanım hakkında bilgi verdikten sonra hiç bir yüzleştirmeye ve mahkemeye çıkarılmadan yurt dışına gönderilmesi tekilf edilmesine rağmen kadını korumaya devam etti.Ramiz’e de Kamil alehinde ifade vermesi için baskılar yapıldı ama o hiç oralı olmadı.Bu arada İnönü Zaferi’nin haberi bir bayram sevinci gibi İstanbul’a ulaştı.Mahkemede Ramiz beraat etti,Kamil Bey,yedi yıl kürek cezasına mahkum oldu.Ramiz Efendi,Kamil Bey’in elini öptü ve “Yanlızca sizin elinizi öpmedim,bütün kahramanların ellerini öptüm.İnönüde ölenlerin,sakat kalanların,mahpus yatanların.İşin sonuna geldik,buradaki misafirliğiniz çok çok birkaç ay sürer,ben Anadolu’ya geçsemde Fatma Hanım mutlaka size gelir, ömrümün sonuna kadar minnetle hatırlayacağım.”dedi.Ramiz Efedi çıktı.Kapı kititlendi.Ahmet Mithat Efendi- Felatun Bey İle Rakım Efendi
  Mustafa Meraki Bey, Beyoğlu civarında oturan 45 yaşllarında bir beydi. 27 yaşlarında Felatun Adlı bir oğlu,15 yaşlarında Mihriban idi. Mustafa Meraki Bey’in hanımı ilk gebeliğini 15 yaşında yaşadığı için diğer gebeliklerinde hep düşük yaptı. Doktorlar ilgilenmediği için, iç ebelere kaldı. Ebeler bez bağlayarak çocuğu düşürmediler ve çocuk düşürmediler. Mustafa Meraki Bey’in hanımı lohusalık hastalığından öldü.
Mustafa Meraki Bey , çocuklu olduğu için evlenmedi. Alafranga hayranı olduğu için kendine alafranga bir ev y yaptırdı. Evde bakıcılığı Rum bir kadın yapardı. Mustafa Meraki Bey, Felatun’u mektebe verdi. Memur oldu, kaleme giderdi. Cuma günleri eş dost ziyareti, Cumartesi cumanın yorgunluğunu atar, Pazartesi alafranga yerlere gider,pazarın yorgunluğunu Pazartesi atar, Salı günü kaleme gidecek olsa havayı iyi görür Beyoğlu’na gider,Çarşamba günü kaleme gitse bile 9’dan 3’e kadar hafta içi ne yaptığını anlatırdı. Çarşamba akşamı iki şaklaban arkadaşla gelir,sabahlardı ve perşembeyi uyuyarak geçirirdi. Böylece yine Cuma gelirdi. Bu haftalar diğer haftalar gibi olurdu. Rakım Efendi, Tophane kavaslarından birisinin oğlu olup,bir yaşarında iken babası ölmüştü. Annesi ile kaldı. Rakım büyüdü mektebe gitti. Felatun’un tam tersine çalışırdı. Arapça ve Farsça’yı rahatça biliyordu. Hadis-i şerif ve Tefsiri çok iyi öğrendi. Matbaada çalışmaya başladı. Bir gün Rakım’ın arkadaşlarında birisi gelerek Fransızca bir kitabı Türkçe’ye çevirmek suretiyle 20 altın vereceğini söyledi. Rakım bu teklifi kabul etti. Kitabı Türkçe’ye çevirince dadı kalfaya söyleyerek 20 bin lirasını alarak eve geldi. Gazetelerdemakale yazmaya başladı. Bu işi parasız gördüğü için arkadaşları ellerine para sıkıştırırlardı. Rakım evini onardı. Bu kadar masrafa rağmen parasız kalmazdı. Dadısı rakımı’ı birçok kez evlendirmeye kalkıştı. Ama Rakım beğenmedi. Rakım bir gün gezerken bir yaşlı adamın yanında güzel bir kız gördü. Onları takip ederek kapıyı çaldı. Yaşlı adama kızın satılık olup olmadığını sordu. Yaşlı adam kızın satılık olduğunu söyledi.
Adama kız için 100 altın istedi. Rakım yanında 80 altın olduğunu söyledi. Ama 20 altını senet yaparak kızı eve getirdi. Kızı dadı kalfa görünce sevindi. Adını Canan koydu. Canan eğitilip öğrenmeye başlatıldı. Rakım da İngiliz kızlarına ders vermeye başladı. Ders için Cuma gününü seçti. Bu kızlar birbirine çok benziyordu. Rakım bir kağıda bir kalemle alfabeyi yazdı. Bir hafta ezberlemelerini istedi. Bu arada Canan’ı da okumaya başlattı. Her zaman eve geldiğinde onu dadısı karşılardı. Ama bu gün Canan karşıladı. -Dadı,her zaman seni ben karşılarken bu gün neden Canan karşıladı. -Bizim beyaz bir cariyemiz var, benim kara yüzümü görmektense -Yok yok dadıcığım senin yüzün ana yüzü gibidir, bilirim. Yine bir gün dersten sonra eve geldi. Evde olağan üstü bir şey gördü. Canan evde yoktu. -Dadı; Canan nerede? -Buradayım beyim. -Evin her yerinde aradım ama bulamadım. -Geliyorum deyip -Ne oldu? -Bir şey olduğu yok -Cariyen piyano öğrenmek istiyormuş bir de adam tutmuştu. Sana söyledik izinin olmaz diye. -Hala da izinim yoktur. Canan sessiz dışarı çıkarak diyerek dadısını uyardı. Bir yarım saat sonra Canan geldi. Evde beyinin olduğunu görünce korktu. Rakım : – Gel yavrum korkacak bir şey yok. Bundan sonra dadısız dışarı çıkmayacaksın. Piyano mu istediniz. Alırız. Öğrenmek istedin,öğretmen tutarız. Canan bu sözleri duyunca çok sevindi. Öğretmenin istediği piyano alındı ve derslere başlandı. Öğretmen Canan’ın azmini beğendi. Kış gelmiş günler kısalmıştı. O yüzden ders saatlerini akşam saat 2 den 3 buçuğa belirlemişti. O, akşam Tophane’den Taksim’e çıkarken bozacıların olduğu yere gelince Felatun Beyle karşılaştı. – Bu ne hal üzerine boza mı döküldü? Desem bozahaneye yeni giriyorsun. – Sorma birader aşçı dükkanında geçerken aşçının cama koyduğu mayonezle süslü balık tabağı,ayağım takılarak üstüme döküldü,tüm mayonez. – İyi ki cam bir yerime batmamış. – Evet efendim. Rakım Efendi sözü kesip oradan ayrıldı. Ev halkı Rakım’ı bekliyordu. Hemen oturuldu. Çorbalar içildi,sonra mayonezli balığın getirilmesi için aşçıya emretti. Aşçıdan mayonezin döküldüğünü duyunca aşçıya sinirlendi. İngiliz kızları Felatun Beyi sevmediklerinden gelmeyişinden sevindiler. – Felatun Bey de mi gelecekti. Gelirken onu görmüştüm dedi. Yemek yenip şarkılar eşliğinde şarkılar söylendi. Rakım Efendi eve döndü. O gün Perşembe günü olduğundan 10 buçuk sularında öğretmen geldi. – Sizde buralarda rast gelir miydiniz? – Bir adam evine gelmez mi? – Her adam gelir ama sizi aylardır göremedik. – İşlerin çokluğundan. – Haftada iki defa Beyoğlu’na geldiğiniz halde dostunuzun evine bir selam vermiyorsunuz. – Daha evinizin adresini sormayı unuttum. – Size ne ceza vereyim şimdi. – Evet efendim ne ceza verirseniz razıyım. – Vereceğim cezayı kararlaştırdım,zamanı gelince veririm. Ertesi gün Rakım,öğretmenin evine gideceği için erkenden kalkıp Beyoğlu’na çıktı,öğretmen Rakım’ı evde bekliyordu. Selamlaştıktan sonra dereden,tepeden konuşmaya başladılar. Derken konu açıldı. – Rakı içer misin Rakım ? – Bazen içerim,bazen içmem. – Ben çok seviyorum. – Az içilirse güzeldir. – Ismarlayayım. – Siz bilirsiniz efendim. Rakı içildikten sonra,öğretmen gitar çalarak romans denen şarkıdan söyledikten sonra;öğretmenin vereceği ceza aklına gelir. Rakım’ı arzulu bir şekilde öper. Rakım İngilizlere ders okutmak için acele acele geldi. Aşçı kapıyı vurup,Rakım’ın boynuna atlayınca,sımsıkı sıktı. Aşçı durumu anlayınca Rakımdan özür diledi. Böylece mayonez meselesi açığa vurdu. Aşçıya ve Felatun’a tüm olanlar anlattırıldı ve bunlar evden kovuldular. Rakım eve dönünce evden piyano sesleri geliyordu. – Sen yatmadın mı? – Sizi bekledim efendim. – Sana öğretmeninden selamı var. Artık gücenmez. – ……………………… – Canan evde canın sıkılıyor mu? – Hayır efendim. – Bak! Dadı kalfaya gezmek istersen söyle seni gezdirsin. – Dadı kalfa bana gezme teklif etti de ben kabul etmedim. – Aferin Canan. Diye kızın arkasını sıvazladı. Kışa doğru Rakım yine ders için öğretmenin evine gitti. – Rakım ! benim senin dostum olduğundan şüphen var mı? – Yok – Canan’a bir alıcı çıktı. – Çıkabilir. – Hem de nasıl müşteri. – Canan bilir. Oradan ayrılıp İngiliz kızların evine gittiğinde evde kimse yoktu. Sadece kızlar vardı. Bu kızların Osmanlı şiirinden aldıkları tada şaşıyorlardı. – İngiliz şiirleri hoşuma gitmez. Fransız şiirlerini severim. – Siz de duymadığım sözler duyuyorum. Niçin? – Biz odundan mı yaratıldık? – Siz de haklısınız, mademki şiir istiyorsunuz,öyleyse dinleyin. Çok güzel Hoca Hafız gazelini okuduktan sonra,anlamını bitirmek üzereyken anne ve babaları geldi. Kızlar bu şiirden çok etkilendi. Rakım eve gitti. -Canan senin hiç haberin yok . alıcı çıktı sana. – Alı…..cı…….mı çıktı, Efendim? – Evet, görünüşte çok yağlı. – Beni satacak mısın efendim? – Sen ne dersin? – Siz bilirsiniz efendim. – Hayır ben seni yanlış tanımışım. – Beni satacak mısın? – Hayır satmayacağım. Bahar gelmişti. Yine günlerden bir gündü, Rakım yine öğretmeni ziyarete gitti. O günkü sohbet Kağıthane’den açıldı. – Gerçi Kağıthane dünyanın en güzel yeridir. Ama başka türlü gidilir. – Nasıl gidilir? – Gider misin? – Yalnız mı gideceğim? – Yok benimle beraber. – İstersen Canan’ı da alırız,isterseniz dadı kalfayı da alırız. – Ne zaman gidelim? Hazırlık yapalım. – Siz ne derseniz o zaman , ama Pazartesi günü Kağıthane’ye gidildi. Rakım, Canan ve öğretmeni gezdiler ve Dadı kalfa orada kaldı. Canan ve öğretmeni çocuklar gibi eğlendiler. İkindiye doğru yemek yendi. Çay içildi. İsteyen rakı içti. Güneşin son ışıklarına doğru eve döndüler. Rakım İngiliz kızlarına doğru gitti. Derslerine başladıktan sonra sohbete başladılar ve Cuma günü Rakım’a gidilmeye karar aldılar. Cuma günü gelip çattı. İlk olarak ev gezdirildi. Canan konukları karşıladı. Bahçeyi gezdirdi. Bahçedeki tavuk,horoz,kuşlar ve kuzuyu görünce kızlar. – Bizden fazla olmalarına rağmen bizden daha iyi ve güzel bir bahçe olduğunu söylediler. O gün bitti. Eve gidildi. İngiliz kızlar sohbete daldılar. – Canan bize Rakım’ın kendisini kız kardeşi gibi sevdiğini söyledi. – Hiç kız kardeşi gibi sevme olur mu? Can Rakımı sevdiği için bunu duyunca deliye döndü. Can iki gün içinde yataklara düştü. Doktor çağırıldı. Doktor hastalığı tam çözemediği için bir test yapmak zorunda kaldı. Babaya Can’ın sevdiği dört kişi getirin dedi. İngilizleri babası üç tane en sevdiği arkadaşını ve Rakım’ı getirdi. Hepsi teker teker içeri girdi. Hiçbir farklılık yoktu. Rakım içeri girdiğinde, Rakım Can’ın hal ve hatırını sorar ve odadan çıkar. Doktor bu hastalığın aşk olduğunu söyledi. Baba Rakım’dan Can ile evlenmesini ister. Rakım’da Can ‘ı sevdiği için,ben Can’ı kardeşim gibi sevdim. Bu yüzden evlenemem dedi. Kız doktorun demesine göre ölümüne iki gün vardı. Ama babadan yazılan mektupta Can’ın iyileşmeye ve acısının artmaması için buraya uğramamasını rica etti. Can, artık sağlıklıydı,kararını verdi. Almanya’daki halasını oğluyla evlenecekti. Rakım Canan nikahlandı ve nur topu gibi bir evlat verdi.

İTABIN YAZARI  : AYŞE KULİN

YAYIN EVİ             : REMZİ YAYIN EVİ

BASIM YILI            : 1999

SAYFA SAYISI      :  348

KİTABIN KONUSU:

Bir seramik sanatçısının hayatı anlatılıyor.
KİTABIN ÖZETİ     :
         Şakir Paşanın ikinci evliliğinden doğan altı çocuğundan Hakkiye’nin kızı olan Füreya, 1910-1997 yılları arasında yaşamıştır. Füreya zengin bir ailede şımarık ve mutlu bir hayat sürmektedir.
         Büyük babası, annesi ve asker babasına konak bahçesindeki evi hediye ettiğinden, konakta çok kalabalık bir ailede büyümüştür. Bir kaza sonucu büyük babasını vuran büyük dayısı ailenin perişan olmasına sebep olmuş, savaşın başlaması bu perişanlığı arttırmıştır. Aile para açısından büyük bir sıkıntıya girmiş, hatta konağı satıp İstanbul’daki evlerine taşınmak zorunda kalmıştır.
         Henüz umudunu kaybetmemiş, vatan sevgisi ile dolu gençlerden birisi de Füreya’nın babasıdır. Mustafa Kemal ile Harbiye’den sınıf arkadaşı olan babası, vatan kurtarılırken Büyük Önder’in yanında yer almış ve zaferden sonra ordu komutanı olmuştur. “Dame de Sion” daki tahsilini tamamlayan Füreya, üniversiteyi de bitirir.
         Atatürk ve eşinin, evlerini ziyaretlerinde anı defterine “Millet sizden çok şey bekliyor. Siz çalışmalı ve memlekete bir şeyler vermelisiniz.” yazması Füreya’yı derinden etkilemiştir.
         Erken yaşta evlenen Füreya, eşinin kötü davranışları sonucu çocuğunu kaybederek bunalıma girer. Tedavi ile bunalımı atlatan Füreya ilk evliliğini bitirir.
         İkinci evliliğini, Atatürk‘ün çok yakın arkadaşlarından birisi olan Kılıç Ali ile ailesinin itirazlarına rağmen gerçekleştirir. Kılıç Ali yaşça kendisinden çok daha büyüktür. Bu evlilik onları protokol içerisine sokar. Ankara sosyetesinin ve toplantılarının en aranılan isimlerinden biri olur. 1938′de Atatürk’ün vefatı, Kılıç Ali’yi derin bir bunalıma iter.
         Eşini motive etmek için büyük bir çaba gösteren Füreya, verem teşhisi ile genç yaşta hastahaneye yatırılır. Adadaki evde bir yıla yakın süre tedavi amaçlı kalır. Hastalığı ilerlemeye devam edince İsviçre’deki bir hastahanaye yatar. Tedavi devam ederken ressam olan teyzesinin yönlendirmesi ile kendisini sanatın (seramik) içinde bulur. Önceleri çamur ile olaya başlar.
         Tedavi için Fransa’ya nakledildiğinde seramik ile haşır neşir olur. Bir sergi açar, artık o ünlü bir seramik sanatçısıdır. Türkiye Cumhuriyetinin ilk bayan seramik sanatçısı olur. Hayatının devam eden günlerinde hem hastalığı ile hem de seramik ile uğraşır. Dünya çapında ödüller, burslar alır.
         Güney Amerika’da Aztek ve Maya uygarlıklarını inceler. Atölyesinde pek çok öğrenci yetiştirir. Çok tehlikeli bir ameliyatla hasta ciğerlerinden birini aldırır. Bu arada Kılıç Ali ile ilişkileri kopma noktasına gelir. Erkek kardeşinin kızı olan Sara’yı gelinlerinin itirazına rağmen evlat edinir. Çocuklara duyduğu özlemi onunla dindirmeye çalışır. İkinci eşi Kılıç Ali’den paylaşacak bir şeyleri kalmadığı için ayrılır. Teyzeleri ve kardeşi maddî ve manevî olarak Füreya’ya her zaman destek olurlar.
         Füreya da Türkiye’nin çeşitli yelerinde ölümsüz sanat eserleri yaratır.Birçok değerli seramik sanatçısının yetişmesinde büyük rol oynar.
         Bundan sonraki yaşantısı tamamen sanata ve seramiğe yönelik olur. Seramik adına Türkiye’deki bir çok ilki gerçekleştirir. 1997′de vefat ettiğinde arkasında pek çok seramik sanatçısı, pek çok eşsiz eser ve büyük bir onur mücadelesi bırakır.
KİTABIN ANA FİKRİ:Sanatçıların yaşamlarının normal insanların yaşamlarından farklı olduğu,yaşamlarının mücadele ,heyecan ve sevgi dolu olduğu anlatılıyor.Atatürk’ün Cumhuriyeti kurmakla uğraştığı yıllarda Türk milletine olan güveninin nedeni açıkça anlaşılıyor.Bir Türk sanatçının yapabileceklerinin ne kadar fazla olduğu belirtilmektedir.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
FÜREYA:Hayatının tamamına yakınını seramik sanatçılığına adamış olan bir kişidir.Risk almayı seven yapılmamışı yapmaya çalışan bir kişiliği vardır.Bunda da başarılı olduğu bilinmektedir.
KILIÇ ALİ:Hayatının büyük bir bölümünü Atatürk’e adamış bir askerdir.Zamanla daha üst makamlara yükselmiştir.Füreya ile aralarında yaş farkının fazla olmasınsa rağmen onu sevmiş ve saygı duymuştur.
Fedakarlığı seven bir yapısı vardır.
FAHRÜNİSSA:Füreya’nın seramiğe başlamasına neden olan en önemli kişidir.Sevecen ve canlı olması etrafınca beğenilmesine neden olmuştur.
REFİK HALİT KARAY – GURBET HİKAYELERİ
 KİTABIN ADI: GURBET HİKAYELERİ
KİTABIN YAZARI:  REFİK HALİT KARAY
BASIM YILI: 1980
BASIM YERİ: İNKILAP VE AKA KİTAPEVLERİ
1.KİTABIN KONUSU :
Kitabın konusunu bir veya birden fazla kişinin başından geçmiş, yaşanmış olaylar oluşturmaktadır. Memleket özlemi kitapta çok olarak işlenmiş konular arasındadır.
2.KİTABIN ÖZETİ :
Eskici : Hasan adında bir çocuk vardır ve İstanbul’da yaşamaktadır. İstanbul’da yaşarken anne ve babasını kaybetmiş, hiç yakın akrabası kalmamıştır. Yöre halkı Hasan’ı Filistin’e halasının yanına göndermeyi uygun görmüşlerdir. Hasan’ı vapura bindirip Filistin’e gönderirler. Halasının yanına giden Hasan, o yörenin diline yabancı olduğu için hiç kimsyle konuşmaz. Bir gün halasının evine ayakkabıları tamir için bir eskici gelir ve Hasan onun karşısına oturarak onu seyretmeye başlar. Daha sonra eskiciye ‘ çiviler ağzını acıtmıyor mu?’ der. Eskici önce çocuğun Türkçe konuşmasını garipser. Daha sonra sen nerelisin diye sorar. Hasan anlatmaya başlar. Hiç durmadan konuşmaktadır. Eskiciyle beraber memleketlerinden bahsederler. Eskicinin işi bitmiş, gitme zamanı gelmiştir. Ayrılırken hasan çok ağlar ama elinden hiçbirşey gelmez. Köpek : Osman memleketinden uzun süre önce ayrılır ve Lübnan’da çalışmaya başlar. Osman kimseyle konuşmayan çok yalnız biridir. Bir gün yine işe çıkmışken arkasına bir köpek takılır. Ona bakınca onunda memleketinden uzak olduğunu düşünür. Köpeğin kaderinin kendisine benzediğini düşünerek onu yanına alır. Artık her yere onunla gider olmuştur. Köpek, Osman’ın yanına geldiğinden beri kilo alır, Osman’la oynamaya onu sevmeye başlar. Bir gün Osman’ı Lübnan’da zabitler yakalar. Yasak olarak çalıştığından dolayı onu şehir dışı etmek isterler. Ama köpeğin onunla beraber gitmesini istemezler.
O zamanlar hayvanların hastalık bulaştırma tehlikesi olduğu için, onları şehir dışı etmek yasaktır. Bu nedenle Osman’ı köpeksiz şehir dışı ederler. Osman çok üzülür hatta ayrılırken köpekle bile vedalaşır. Köpek ağlamaklı olmuştur ama bir şey yapamaz. Osman’ın eski neşesi artık kalmamıştır. Kader yine ona kazığını atmıştır. Testi: Ömer adında bir genç Lübnan’da şoförlük yapmaktadır. Bir akşam arabasına üç bedevi biner ve ondan hemen bir doktora gitmesini isterler. Adamlardan biri nefes alırken zorluk çekmektedir. Ömer merak edip nesi olduğunu sorar. Bedevilerden tyaşlıca olanı yanındakinin testşden su içerken, testinin içine düşmüş olan bir arının boğazına kaçarak onu soktuğunu söyler. Lübnan halkı o zamanlar hastalık bulaşır korkusuyla bardak kullanmaz, testiyle içerlerdi. Testiyle içerken de ağızdan birkaç parmak yukarıdan akıtarak içrelerdi. Bu tür olaylar orada çok sık olurdu. Adam bir ara nefes almamaya başlar. O sırada ömer doktor yazılı bir yerde durur ve adamı içeri taşırlar. Fakat doktor birkaç saat önce hayata gözlerini yummuştur. Arı tarafından sokulan adamda aradan çok geçmeden doktorun yanında yerini alır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitapta, insanın memleketi kadar güzel bir yere sahip olamayacağı, onun kıymetini, ondan uzak kalanların daha iyi bildiğini ve uğruna herşeyden vazgeçilebilecek bir şey olduğu savunulmuştur.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
HASAN: Hasan kendi halinde, sevecen, yadımsever ve yaşamaktan zevk alan biridir. Başından geçen olaylar onu derinden etkilemişsede, hayata bağlılığı fazla zayıflamamıştır.
ESKİCİ: Hayatta öylesine yaşayan, memleketinden uzun süre önce ayrılmış işini çok iyi yapan ve memleketlilerine karşı çok iyi davranan biridir
ÖMER: Küçük yaşta memleketinden ayrı düşmüş, çok iyi araba kullanan, bilgili, kültürlü ve görmüş geçirmiş birisidir.
OSMAN: Çok duygusal bir yapıya sahip, hayattta başından geçen olaylardan sonra kimseye güveni kalmamış, ama sevgiye sevilmeye muhtaç biridir.HALİDE EDİP ADIVAR- HANDAN
KİTABIN ADI: HANDAN
KİTABIN YAZARI: HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ VE ADRESİ:ATLAS KİTABEVİ
BASIM YILI: NİSAN 1995 (21 BASKI)
1.KİTABIN KONUSU:
Kitaptaki olaylar,Abdülhamit’in istibdad döneminde geçmektedir.Bu bağlamda kitabın konusu bize o güne ait bilgiler vermektedir.Kitap,bir aşk hikayesi etrafında o günün sosyal yaşamı,kültürel yapısı ve istibdad dönemindeki Türk aydınlarının başlattığı yeni sosyal akımlardan bahsetmektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ:
 Refik Cemal evlenmek üzeredir.İstediği kızı yaşadığı mahallenin o döneme göre aykırı gözüken fertlerinden olan dört kız kardeşten biridir.Daha doğrusu Refik Cemal’in evleneceği kız diğerlerinin kuzenidir.Reifk Cemal birarz heyecanlı vede çekingen olarak bu işe kalkışmış ve babasını Neriman’ı istetmeye yollamış.Neriman onun fotoğrafını görünce hemen evlenmeyi kabul etmiştir.Refik Cemal bir akşam Neriman’la tanışmak için yemeğine igtmiş.Refik Cemal Neriman’I görünce ona vurulmuş işte hayatımın kadını bu diye düşünmüştür.Yemekte Cemal bey ile koyu sohbete dalmışlardı.Fakat maada boş bir sandalye Refik Cemal’in dikkatini çekmiştir.Tam soracağı sırada Neriman çok kutsal birinden bahsedermiş gibi keşke Handan’da burda olsa diye iç geçirmişti.Cemal beyde Handan’dan bahsetmeye başladı.Handan’ın çok zeki,öğrenmek için çok azimli,çok kültürlü ve çok güzel olduğundan bahsetmişti.RefikCemal Handan’ın çok özel bir yeri olduğunu anlamıştı.
Refik Cemal bir an önce düğün hazırlıklarına başlamak istediğini bildirince Cemal bey bunu hemen kabul etmiş ve düğün hazırlıklarına başlanmıştır.Tüm bu işler devam ederken Neriman Avrupa’da bulunan Handan’a danışmaktadır.Bu durum Refik Cemal’i biraz kızdırıyor olsada pek sesini çıkarmamıştır.Çünkü Handan’ın beğendiği ev eşyaları,Neriman’a beğendiği kıyafetler gerçekten onun da hoşuna gitmişti.Nihayet düğün günü gelir çatar.Refik Cemal rüyalarını süsleyen meleği Neriman’a kavuşur.Aradan bir tıl geçer.Neriman hamile kalır.Fakat tam bu sırada Abdülhamit’in hafiyeleri Refik Cemal’in peşine takılır.Çünkü Refik Cemal kendini geliştirmiş gerçek bir Türk aydınıdır ve istibdad dönemi bunu kabul etmemektedir.
Refik Cemal sürgüne gitmektense kendi isteğiyle londra’ya tayinini ister ve yaptırır.tam bunu eşine söyleyeceği zaman Refik Cemal ve Server’in ortak arkadaşı olan ve Abdülhamit’in hiç sevmediği ateşli bir Türk aydını olan Nazım’ın amcası köşke gelmiştir.Bu arada Nazım bir süre önce tutuklanmış ve hapishanede intihar etmiştir.O akşam Neriman’da bir tuhaflık vardır.ağlamaktan gözleri şişmiştir.Refik Cemal sorduğunda Nazım için ağladığını söylemiştir.kıskançlık Refik Cemal’i farklı şeyler düşünmeye itmiş ve ilk defa Neriman’a kötü davranarak onu konuşturmaya çalışmıştır.Neriman kendisinin Nazım ile bir ilişkisinin olmadığını söylemiş fakat bu konuyu şimdi anlatamayacağını söylemiştir.Bu olaydan sonra Refik Cemal,Handan ve Nazımla ilgili konuyu hiç açmamıştır.Refik Cemal londra’ya giderek işe başlar.Neriman’da Handan ile Nazım’ın ilişkisini anlatmaya karar verir ve Handan’ın tüm mektuplarını Refik Cemal’e göndermeye başlar.Bu arada Refik Cemal bir kilisede Handan ile karşılaşır ve Handan onu otele davet eder.Handan onu çok iyi karşılar fakat eşi Hüsnü Paşa aynı şekilde davranmaz.Zaten Hüsnü Paşa çok ters bir insandır.
Gelelim Handanla Nazım’ın hikayesine.Handan 13-14 yaşlarında iken kendini çok geliştirmiş ve artık yaşlı insanlarla muhatap olacak düzeydedir.Nazım’ın amcası da bunlardan biridir ve Nazım’ın Handan’a ters vermesini ister.Bir süre sonra Nazım ders vermeye başlar.Bu dönemde birbirlerine iyice aşık olurlar.Fakat Nazım Handan’a aşkını direkt söyleyemez ve ona sen bana ideallerime ulaşırken yardımcı olacak bir eşsin diye ona aşkını anlatmaya başlar.Handan buna çok sinirlenir ve Nazım’ın evlenme  teklifini reddeder.Bu olaydan kısa bir süre sonrada Handan Hüsnü Paşa diye biriyle evlenir.Bu acı olaya dayanamayan Nazım Handan’a bir mektup yazar ve intihar eder.REFİK cemal bunları Neriman ve  Handan’ın mektuplarından öğrenir.Bu yüzden Handan’dan hoşlanmamaktadır.Ama Handanla sohbet etmekten çok hoşlanmaktadır.Refik Cemal Londra’ya gittikten sonra eşini de yanına alır.Handan’da sık sık onlara gitmeye başlar.Bu arada Hüsnü Paşayla Handan ayrılmış ve Handan bunalıma girerek hafızasını kaybetmiştir.
Refik Cemal Handan’ın bakımını üstlenir ve beraber Sicilya’ya giderler.Orada birbirlerine aşık olurlar.Bir ay sonra Handan iyileşir.Fakat Handan Neriman’a ihanet ettiği için çok üzülmektedir.Bu üzüntüden dolayı tekrar hastalanır ve vefat eder.Refik Cemalle aralarındaki aşk dedikodu olarak kalır.Kimileri Handan’a kızar ve ölümüne sevinir,kimileride onun çektiği acılardan dolayı ona acırlar.

3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitabın anafikrini şu atasözüyle açıklayabiliriz.’Ne oldum dememeli ne olacağım demeli’.Çünkü herkes Handan’I iyi bir yaşamı olacağını beklerjen tam tersi bir yaşam onun olmuştur.
 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLERIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
HANDAN:Kızıl saçlara sahip çok çekici bir insandır.Ruhi olarakta cesur ve atılımcıdır.
REFİK CEMAL:Esmer,uzun boylu yakışıklı biridir.Ruhi olarakta kendini geliştirmeyi seven ve kültürel ortamlardan hoşlanan biridir.
NAZIM:Sarı,uzun saçlıdır.Duygulu ve biraz alaycı güleç yüzlü bir insandır.AHMET HAMDİ TANPINAR- HUZUR
KİTABIN ADI:HUZUR
KİTABIN YAZARI:AHMET HAMDİ TANPINAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ:DERĞAH YAYINLARI
BASIM YILI:1949
1.KİTABIN KONUSU:
Kitap Mümtaz’ın Nuran’a karşı duymuş olduğu aşkı konu edinmektedir.

2.KİTABIN ÖZETİ:
Öykünün merkezi Mümtaz ve Suat’ın Nuran’a olan aşklarıdır  Mümtaz ve Nuran birbirini sevmekte ve evlenmeyi tasarlamaktadırlar. Ümitsizliğe düşen Suat ise kendini asarak intihar eder. Bu trajedi nedeni ile Nuran’dan ayrılan Mümtaz’ın iç dünyası yıkılmıştır. Radyoda II.Dünya savaşının başladığı haberi verildiği sırada, Suat’ın hayalini gören Mümtaz merdiven başına yıkılır (bazı edebiyat incelemecileri, sonda Mümtaz’ın öldüğü biçiminde yorumlar yapmış olsalar da, Tanpınar’ın metninde ölüm telaffuz edilmiyor).
Mümtaz, Beyazıt Sahaflar Çarşısında, salaş dükkanlarda, bit pazarında, Çekmece’de balıkçı muhitinde ve kır kahvelerinde dolaştırırken, İstanbul’un bir kronikçisi, İstanbul’da eski zamanın donup kaldığı ve biriktiği köşelerin bir tasvircisi oluyor romanda. Huzur’un sonraki bölümlerinde Boğaz’a, zengin bir eve, sanki başka bir dünyaya geçiyoruz. Pırıl pırıl görünen modern semtte önceleri çok mutlu olan Mümtaz, giderek bu çevrede yaşayan insanlardan kaynaklanan olayların sonucunda yıkılır. Geçilmemesi gereken bir sınırı çiğnemiştir o!
Her yeni tecrübe gibi şahsîdir, her yeni tecrübe gibi ilktir. Mümtaz, bindiği bir Ada vapurunda Nuran’a rastlamış ve “Tehlikeli denecek derecede zengin, her ihtimale gebe, her mânasında velûd bir kadınlık hayatı(nın), bakımsız bir tarla gibi sırf kendisini işleyecek erkeğin yokluğundan yarı hülyâ, yarı verimsizliğin bütün sebeplerini kendisinde gören bir aşağılık duygusu içinde akıp gittiğini” farketmiştir. Bu tesbitin arkası kendiliğinden gelecek ve zalim bir çocukluğun ara sokaklarından geçerek kendisini İhsan’ın kollarına atan Mümtaz, fikrî zeminini sağlamlaştırmış bir insan olarak duygusal arka planını inşa etmeye soyunacaktır: “O madem ki artık benim için herşeydir, o halde bütün kâinatımla ona taşınmalıyım.” der.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Her aşkın bir ızdırap ve çilesi bazen insana mutluluk bazen de mutsuzluk verir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Dört bölümden oluşan kitabın her bölümü, öykünün dört kahramanının, İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz’ın adlarıyla verilir. Ancak, romanın ana karakteri Mümtaz’dır. Yazar, diğer üç
karakteri de Mümtaz’la olan ilişkileri çerçevesinde tanıtır bize. Birinci dönem Türk romanında mekan Doğu-Batı değerlerini temsil etmek bakımından bir anlam taşıyor ve kent ikiye ayrılıyordu. İstanbul tarafının mahalleleri Osmanlı-İslam geleneklerinin, göreneklerinin değerlerinin yaşadığı semtlerdi. Beyoğlu tarafı ise kentin Batılılaşmış öteki yarısıydı. Oturulan mekan olarak konak ve apartman Doğu-Batı karşıtlığının simgesiydi. İlk dönem yazarları arasında, Doğu-Batı karşıtlığı ve kimlik sorununu, İstanbul’un farklı semtlerini karşı karşı getirerek işlemektedir.
REFİK HALİT KARAY- MEMLEKET HİKAYELERİ
KİTABIN ADI: MEMLEKET HİKAYELERİ
KİTABIN YAZARI: REFİK HALİT KARAY
YAYIN EVİ:İNKILAP YAYINEVİ
BASIM YILI:1990
1.KİTABIN KONUSU: 
  İnsanların Anadoludaki  yaşamları dile getirilmiştir. Anadolu’nun nasıl değiştiği,çağın manzarası,psikolojisi,mantığı,iç ve dış varlığı aktarılmıştır.(Kitap 18 hikayeden oluşmaktadır  ve her hikaye birbirinden bağımsız olduğundan dolayı ben bunlardan bir tanesini sunacağım.)

2.KİTABIN ÖZETİ:
Yatık Emine adında bir kadın vardır,bu kadın  Ankara’da  fahişelik yaparak hayatını kazanmaktadır. İl merkezinde ard ard arda olaylar çıkmasına sebep olduğundan dolayı ilçede oturtulmak ve başka bir yere gitmesine engel olmak için Kaymakam, jandarma bölük komutanına  emir  gönderir,ayrıca kasabanın genel ahlakının  bozulmaması için  gerekli önlemler alınmasını da istemiştir.Jandarma bölük komutanın ismi  Sabridir.Sabri ilk olarak  Yatık Emine’yi yanına çağırttırır ve  olayların  çıkmaması için kendisini uyarır .Yatık Emine ‘de “ tamam” der uzaklaşır.  Yatık Emine’nin ilçede olmasından dolayı halk devamlı tedirginlik içerisindedir ve Yatık Emineyi dışlamaktadır.Yatık Emine’nin yatacak bir yeri olmaması karşısında, ilk olarak hapishanede kadınlar koğuşuna konulur,hapishanedeki kadınların çirkin tavırları  ile karşılaşır ve orada  dövülür,ardından hapishaneden  alınır.
Hastaneye gönderilir ,orada iyi bir yaşam sürmeye başlar .Gürcü  Server  adında bir genç
delikanlı hastanede görevlidir ve Yatık Emine’ ye yardımcı olmaktadır;fakat hastahaneden çıkartılarak kendisine bir ev tahsis edilmesi  kararı Kaymakamlığın emriyle  Sabriye ulasır,
Sabri Yatık Emineye kıyıda köşede bulunan, ilçeden uzak bir yerde ev bulur;fakat evin içerisi boştur,hiç bir eşya yoktur .Yatık  Emine burada sefil bir şekilde yaşamaktadır.Gürcü Server adındaki kişi  Yatık Emine’ye , gizli gizli yardım etmektedir ve ona eşya tahsis etmiştir. Yatık Emine  bu olaydan memnun kalmıştır ve bir süre iyi bir yaşam sürmüştür. Bir ara evi  terkettiğinde eşyaları, yakındaki halk tarafından fahişenin eşyası mı olur gerekçesiyle alınır  ve Yatık Emine gene sefalet içinde yaşamaktadır.Sabri Yatık Emine’ye acımaktadır ve kendi adına  Yatık Emine’nin ekmek alması için fırıncı ile konuşur .Fırıncı her gün Yatık Emine ‘ye 1 ekmek vermektedir .Yatık Emine 1 ekmeğin kendisine yetmeyeceğini söyleyerek 3 ekmek  alır.Fırıncı Emineyi Sabriye şikayet eder ve artık  Emine  fırından ekmek alamamaktadır. Günler , Emine için yaşanmaz hale gelir. (açlık,susuzluk ,soğuk)Artık Emineden haber alınamamaktadır.Jandarma bölük komutanı
Sabri bu olay için jandarma er ve çavuşu   görevlendirmiştir.Jandarma er ve çavuş Yatık Emine’nin  yanına gitmek için yola koyulur ve evine vardıklarında Yatık Emine’nin cesediyle karşılaşırlar.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
İnsanlar ne durumda olurlarsa olsun yardım edilmeli ,korunmalıdır
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN  VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
YATIK EMİNE:Ankara’da fahişelik yapmaktadır,hayatını ona göre kazanmaktadır,her söyleneni kabullenmektedir.
SABRİ:Rütbesi teğmen olup, işinde acemidir.Merhametli gibi görünmektedir;aslında acımasızdır ve    Yatık Emine’nin gözlerine tutkundur.
 GÜRCÜ SERVER:Hastanede görev yapmaktadır ve Yatık Emine’ye kısa bir süreliğine yardım etmiştir.
KİTABIN ADI    : NEMİDE KİTABIN YAZARI   : HALİT  ZİYA UŞAKLIGİ
1.      KİTABIN KONUSU  :
Annesi vereme yenik düşmüş ve kendisi de bu illetin pençesinde yaşam mücadelesi veren genç bir kızın yaşadıkları.
2.      KİTABIN ÖZETİ:

NEMİDE

Şevket Bey zengin bir adamın ikinci oğlu idi. Önce ağabeyini daha sonra babasını kaybetti. Babasını kaybettiğinde kendisine Sultanahmet Caddesi’nde bir konak, Kanlıca’da bir yalı, beş altı dükkan, bir zeytinlik, bir çiftlik kalmıştı. Şevket Bey babasının sağlığında her şeye meraklıydı hemen hemen her iş hakkında bilgi edinmişti. Hiçbir şeyin üzerinde çok fazla durmamış fakat hepsine eğilimi olduğunu göstermişti. Babasının ölümünden sonra Şevket Beyin içinde bir boşluk oluşmuştu.
Günler bu şekilde geçerken bir gün annesinin yanında yürümekte olan genç bir kız görmüştü. O an içinde bazı kıpırdanmalar oldu. Kıza o kadar dikkatle bakmıştı ki kızcağızın yüzü kızarmıştı. Şevket Bey daha sonra aynı kızı bir kere daha görmüş ve evine kadar takip etmişti. Kızın girdiği ev Şevket Beyin evine yakın bir yerde bulunuyordu. Bir süre düşündükten sonra Şevket Bey bu kız ile evlenmek istediğini kızın annesine bildirmiş ve bu isteği olumlu karşılanmıştı. Şevket Bey evlendiğinde sanki dünyanın en mutlu insanı olmuştu. Fakat bu mutluluğu fazla uzun sürmedi. Karısı Naime hastalanmış ve doktorların muayenesi sonucu kesinlikle çocuk yapmaması tavsiye edilmişti.Fakat bu tavsiye biraz geç kalmış bir tavsiye idi.Çünkü Naime gebe idi.
Naime çocuğunu doğurdu fakat kendisi hayata gözlerini yumdu. Yeni doğan bu kıza Nemide adını verdiler. Bu acıya dayanamayan Şevket Bey yeni doğan bebeğini Dr. Osman Beye emanet ederek iki yıllık bir seyahate çıktı. Dönüşte kızını doktordan geri aldı. Fakat kızının da bünyesi annesi gibi çok zayıftı ve ömür boyu sağlığına büyük bir dikkat gösterilmesi gerekiyordu. Şevket Bey’in bundan sonra kendi hayatını kızına adamaktan başka yapabilecek hiç bir şeyi yoktu. Bir baba olarak bunu ve gerektiğinde bundan büyük fedakarlıkları yapmak zorundaydı.Çünkü Nemide ona Naime’den kalan tek ve en büyük varlıktı.
Şevket Bey kızının üzerine titredi. Yıllar geçti ve Nemide büyümüş gelinlik kız olmuştu. Nemide amcasının oğlu Nail’e karşı büyük bir aşk hissediyordu. Ancak Nail’in Nemide için hissettiği sevgi daha farklı bir duyguydu, onu bir kardeşçesine seviyordu.
Nail her hafta belirli günlerde amcasını ve Nemide’yi görmeye gelirdi. Nail Nemide’den yaşça büyüktü. Nail tıp eğitimini tamamlamak için Paris’e gittiğinde Nemide çok üzülmüştü. Nail Paris’te üç yıl kaldı ve geri döndü. Bir süre sonra Nail ile Nemide nişanlandı. Fakat Nail küçüklükten beri garip bir bağ ile bağlı olduğu Nemide’ye değil, küçük yaşta annesini kaybeden ve babası tarafından terk edilen teyzesinin kızı Nahit’e aşıktı. Nahit de Nail’e deliler gibi aşıktı. Nail Nahit’i çok sevmesine rağmen Nemide’nin sağlığını düşündüğü için duygularını açığa vurmuyordu ve kaderine razı oluyordu. Bir zaman sonra Nemide durumu sezdi ve nişan yüzüğünü Nahit’e verdi.Kendisini sevmeyen birisiyle evlenemeyeceğini söyledi.Bir süre sonra Nemide vereme yenik düştü ve Nahit ile Nail evlendiler.
KİTABIN ANA FİKRİ :
Mutluluğun, başkalarının mutluluğuna engel olarak yakalanamayacağı ve sevginin fedakarlık gerektirdiği.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ :
Kitap gayet klasik ve sade bir konudan bahsettiği için şaşırtıcı ya da gerçek dışı bir olay yaşanmamıştır. Bence kitaptaki en önemli olay Nemide’ nin nişan yüzüğünü hiç çekinmeden Nahit’e vermesidir.
Şevket Bey : Zengin bir babanın oğlu olması itibariyle hayatta pek sıkıntı çekmemiş fakat zengin oluşu kendisini bir şımarıklığa itmemiştir.
Nemide : Nemide de hayatta hemen hemen her isteği yerine getirilen birisidir.Bu durum Nemide’yi biraz şımartmıştır.
Nail : Öğrenimine öncelik vermiş ve daha sonra Nahit ile evlenmiştir.
Nahit : Küçük yaşta annesini kaybetmesinden dolayı duyduğu acı onu olgunlaştırmıştır.
Osman Bey : İyiliksever ve temiz kalpli bir insandır.

İTABIN ADI

PANORAMA

KİTABIN YAZARIYAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİREMZİ KİTAP EVİ,ANKARA CAD. İSTANBUL

BASIM YILI

1993
1.     KİTABIN KONUSU:
Bu roman memleketimizdeki mühim bazı hadiseleri, inkılâbımızın ne gibi tehlikeler arasından yetiştiğini anlatan yazarın olgun bir eseridir. 1923 ve 1952 yıllarını kapsar. İnkılâbımızın tehlikeleri atlatmadığı, pusuda yatan yobazların varlığı önemle vurgulanmaktadır. Roman Atatürk’ün devrimine ayak uydurayamayanları, ayak uyduranların yürüyüşe devam edemediklerini ve devam edenlerin ise ne hallere düştüklerini sergilemektedir.
2.      KİTABIN ÖZETİ:
Romanda geçen hadiseler yapılan inkılâp hareketlerinin sonrasını kapsamaktadır, halâ bu devrimlerin yıkılmış Osmanlı’ya yönelik bir hareket olduğunu sananlar vardı, bunlar yeni devleti geçici bir yönetim şekli gibi görüyor ve eski rejime geri dönmek ve hattâ eski rejimi daha da yobazlaştırmak istiyorlardı. Kısacası “inkılâp” sözcüğünün anlamını bilmeyenler vardı.
Çalıştığı bankada müdür olan Servet Bey sıkıntılarla kavuştuğu bu makamın tadını çıkarıp zenginleşmiş ve üstüne alım satım işine de uzanınca paraya para dememiştir. Nedim adında yakışıklı bir oğlu ve gözü yukarılarda olan Hollywood meraklısı, Sevim adında, sosyetik ortamlarda bulunan özenti bir genç kızı vardır.
İnkılâp savunucularının en sağlamlarından olan milletvekili Halil Ramiz kafasında irtica yapısına bir yer bulamadığı için toplum içinde yalnız kalmaktadır. Atikler köyüne gidip orada Fazlı Bey denilen, nice oyunlarla parti başkanlığına gelmiş bir düzembazın halkı sömürmesinden, haksız yere konutlara el koymasından rahatsız olmuş bunun üzerine avukat olan ve Fazlı Bey’e baş kaldıran tek köyün sözcüsü durumundaki Kenan Bey ile bu işleri sorgulamaya başlamıştır. Bunun üzerine genel sekreter tarafından azarlanacak ve istifasını verecektir ki bu hareketi onu tamamiyle yalnız bırakacaktır.
Yüreği vatan sevgisi ile çarpan Osman Nuri Bey namuslu bir memurdur, başarılı olmasına rağmen aksilikleri hiç terk edememişdir. Ailesini üzmek istemez ve kederlerini içine atar, lâkin yol geçecek diye evinin yıkılması ve girdiği işlerden çıkarılması üzerine kendini boğazın serin sularına teslim etmiştir. Bu hareketi eşi Seniye Hanımı çökertmiş, iki çocuğunu da evden soğutmuştur. Semra’nın ağabeyi Fuat kendine kitaplarla çevrili bir dünya yaratmıştır.
Memleketde kendini tepeden inme bir inkılâbın köksüz öncüleri sayan Ahmet Nazmi (felsefe öğretmeni) ve Cahit Halid (ticaret ofisi müdürü) gibi insanlardan ziyade Tahincizade Hacı Emin Efendi gibi fes yasağı ile evine kapanmış, irtica hareketinin başlamasını dört gözle bekleyen, farz olan namaz vakitleri arasında ikişer rekat daha kılan, eşini kölesi gibi kullanan yobazların sayısı daha ağır basıyordu.
Emektar dadısıyla yaşayan Komiser Hamdi Bey üç evlilik yaşamış ve hepsini ölümle bitirmek zorunda kalmıştır. Dördüncü eşi olan Nebile Hanım geceleri eşinde yeterli cinsel isteği göremediğinden huzursuz olmaya başlamıştır. Altı ay geçmesine rağmen bakire olan bu genç kızın vücudunda sadece ayak tabanları Hamdi Bey tarafından temasa maruz kalmıştır. İşte geçen altı ayın bir gizemli gecesinde oynamak istediği bir kundak oyunu onun maskesini düşürtmüştür. Tüm eşlerinin katili olan bu adam Nebile tarafından tespit edilmiş ve altı yıllığına ceza evine girmiştir.
Müteahhit Sırrı Bey paraya para dememektedir, kendisi Mühendis Ragıp Beyin yakın dostudur, genç mühendis, dostu Servet Beyin kızı Sevim’in tecavüze uğrayıp ruhunun dengesini kaybetmesi üzerine tedavi amacıyla Servet Beyin eşi ve Sevim’in kardeşiyle yurt dışına çıkarlar.
Bahsettiğimiz Atikler Köyünde Emeti Nine diye bilinen, kocasını ve iki oğlunu vatana feda etmiş ve Nefise ile Ali adında iki çocuğuyla yaşamına devam eden bir kadın vardır. Ali, Fazlı Beye kafa tutanların başındadır  ve bu yüzden kaptırmak istemediği mer’a için saldırıya uğrayıp candostu Karabaş ile hırpalanacaktır.
Bu sıralarda Atatürk ölüm döşeğindedir ve sanki O yanına bu milleti de yatırmış gibiydi. O’nun sağlığını yakından takip edenlerin sayısı bi hayli yüksek olmasına rağmen O’nun yaptıklarının takipçisi yok denecek kadar azdı, yanında bir devrimi de götürüyordu Atatürk. Bu ortamdan rahatsız olanlar da vardı, Emin Efendinin oğlu Tahir CHP mensubuydu ve Ata ölünce hortlayacak olan yobazların tepkisinden oldukça rahatsız oluyor ve korkuyordu. On iki yılı evinde geçiren Hacı Emin’e göre bu yaslı ortam, okunan türkçe ezan, dışarda başı boş gezen kadınlar hep kutsal insan olarak gördüğü araplara karşı çıkışımızdan bize verilen cezalardı. Bu yobaz adam evinde kaldığı müddetde besleme kızı Fatma’ya göz koymuş ve ondan bir çocuk meydana getirmişti.
Toplumda bir alman hayranlığı baş göstermekteydi, Fuat’ın yakın dostları Cahit Halid ve Dr. Namık gibilerde görüş açılarını değiştirmişti, bu kişiler yapılan Alman Paktı ile sevince boğulmuştu, onlara göre ekonomi düzelecek hayatları rahat olacaktı. Tam bu sırada Rusya’ya yapılan bir saldırı memleketi perişan etmişti.
Dr. Ahmet’in hemşiresi Gertrude hututa gidip yurdu terk edecekken konsolosluk kendisini, doktorla beraberken yaşadıklarından dolayı kabul etmiyor, bunun üzerine Yozgat’a gidip orda yaşamaya karar veriyor fakat orda da toplumun kendisine bakış açısından dolayı kötü yola düşecektir.
Memleketin hâli perişan olmuştu, inkılâlap kavramı, yirmi yedi yılllık istidbât devri diye anılıyorduve bu devire millî mücadele devri konulmuyordu. İnkılâp sanki buz üstüne yazılmış bir yazıydı. Bu değerli şey bize altın tepsi içinde sunulmuştu fakat biz ne tepsinin ne de o tepsideki varlığın değerinden bîhaberdik.
Bu sırada Sevim kaldıkları otelden yabancı bir gençle kaçmıştır, Ragıp Bey İstanbul’a dönüp kendini bir mitingde bulmuyor, neler olduğunu anlayamadan fakirleşmiş, politikaya atılmış, sefil bir hayat süren eski milyoner dostu Sırrı Beye rast geliyor. Bu sefil adamın bir zamanlar yanında şöför konumunda olan Hayri Bey ise şimdi toplumda Hayri Beyefendi diye bilinmektedir.
Eski komiser Hamdi Bey ceza evinden çıkmıştır, dadısının yanına gider. Romanda yer yer serselilikleriyle ortaya çıkan Pertev’in eşinin kardeşi bu dadının yanında ona yardımcı olmaktadır ve çok geçmeden bu serseri de eve yerleşecektir.
1946 seçimleri ile CHP Hükûmeti kurulmuştur, din dersleri okullara konmuş, Türkçe okunan ezan kaldırılmış ve imam hâtip liseleri açılmıştır. Emin Tahincioğlu (soyadı kanunu ile gelen bu soyadı da kabul etmemektedir) bunları bir aldatmaca olarak değerlendirmektedir. Bu sırada hacılara verilen inadiye isimli başlık Hacı Emin’i on iki yıl aradan sonra dışarı çıkartacaktır.
Semra zengin bir adamın metresi durumuna düşmüştür ve bu üzüntü annesini daha fazla ayakta bırakamaz, Fuat bu olaylarla iyice bunalmıştır ve kavga ettiği dostu Ahmet Namzi’nin evine gider, evde yaşadıkları tartışma sonucu dışarıda bir gezintiye çıkarlar ve içlerindeki nefreti bir tarikatın ayin yaptıkları türbeye girip boşaltınca tepeden inme inkılâbın bu köksüz öncüleri de hayata gözlerini yumarlar.
3.      KİTABIN ANAFİKRİ:
Türk inkılâbının temellerinin lâzım geldiği kadar tehlikelerden uzak olmayışıdır.
4.      KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Eserde adı gecen kahraman sayısının çok fazla olması nedeniyle başlıca kahramanların değerlendirilmesini yapacağım:
Servet Bey: Bir bankada müdürlük yapan bu şahıs, fakirlik içinde büyümüş, okuluna zor şartlarda devam etmiş ve meşrutiyet döneminde gittiği Paris şehrinde aldığı öğrenim sayesinde şimdiki makamına ulaşmış, sonraları alım satım işleine yönelmiş Nedim ve Sevim isimlerinde iki çocuğa sahip olan bir beyefendidir.
Mühendis Ragıp Bey:  Servet Beyin kızına aşık olan, zengin, beyefendi, dürüst bir vatanseverdir. Romanın büyük bir bülümünde Sevim ile yurt dışındadır.
Halil Ramiz: İnkılâbımıza gönülden bağlanmış, ferâgat sahibi, ileri düşünüşlü bir milletvekili. İleri görüşlülüğü ve inkılâbı gönülden desteklemesi onun mensubu olduğu siyasi partiden dahi dışlanmasına sebep olmuştur.
Hacı Emin Efendi: Şapka inkılâbından sonra yıllarca evine kapanmış, ev halkının sürekli huzurunu bozan, şeriat hayranı olan ve Atatürk’ü yaptığı devrimden dolayı dinsiz sayan ve O’ndan nefret eden zengin bir yobazdır.
Komiser Hamdi Bey: Nazik, iyi yürekli, dürüst bir memur, üç defa evleniyor üçünde de eşlerinin katili oluyor fakat dördüncü eşinin durumu anlaması üzerine ceza evine giriyor.
Fuat: Başarılı bir vatanseverin oğlu olan bu şahıs felsefeye fazlasıyla dalan, gerçek hayattan uzaklaşıp hayatını kitaplar arasında kuran, memleketin düştüğü hâli içine sindiremeyen ayrıca gözü para ve şöhret hırsıyla tutuşan bir genç kızın ağabeyi olan memleketin hayırlı evlatlarındandır.
Ahmet Nazmi Bey: Cahit Hâlid adındaki dostuyla inkılâbımıza öncülük etmeye çalışan fakat sonradan arkadaşının bu yoldan sapması üzerine tek kalan bir felsefe öğretmenidir. Sonradan Fuat ile kurduğu fikir arkadaşlığı sonucu beraber vatan sevgisi uğruna bir ayin sırasında öldürüleceklerdir.Kitabın Adı : Sessiz Ev
Kitabın Yazarı : Orhan PAMUK
Yayın Evi Adresi : Can yayın evi, Babıali cad., Sıhhıye Apt., No:19, Kat:2, Cağaloğlu-İstanbul
Basım Yeri : İSTANBUL
Kitabın Konusu:
Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı kafasına koymuş üç torunun, 1980 yazında İstanbul’dan elli kilometre uzakta, Cennethisar’da yaşayan babaannelerini konağında geçirdikleri bir haftanın öyküsüdür.
Yüzyılın başında, siyasetle uğraştığı için İstanbul’dan uzaklaştırılan, sürgüne gönderilen dede, Cennethisar’da bir konağa yerleşmiş Bütün yaşamını Doğu ile batı arasındaki uçurumu bir çırpıda kapatacağını sandığı büyük bir ansiklopedinin yazımına vermiştir. Öldükten sonra babaanne ve yanında çalıştırdığı cüce bir kahya tek başlarına yaşayıp gitmektedirler. Her yaz olduğu gibi bu yaz da şehirden gelecek torunları beklemektedirler. Torunlar gelince, tam babaannenin düşündüğü gibi aynı konuşmalar yapılır ve herkes kendi odasına ve kendi dünyasına çekilir. Babaanneyle beraber dedelerinin mezarını ziyaret ederler. Kitapta bekirki bir konu işlenmemekte. Aslında kitapı ilginç yapan da bu. Olaylar sırasında kişilerin kendi bakış aöılarından düşüncelerini anıarını öğreniyorsunuz. Genel olarak iki aşk hikayesi işlenmiş. Aslında ikisi de platonik. Torunlardan biri olan Nilgün’e hala Cennethisarda oturan eski çocukluk aşkı ilgi gösteriyor. Adı Hasan olan bu platonik aşık geçen zaman içinde solcu görüşlerin etkisinde kalmış ve kasabada sanki onların bir adamı olarak yardım parası manasında haraç toplamaktadır. Diğer bir torun olan Metin ise Ceylan adındaki zengin bir kıza aşıktır. Bir süre sonra evdekilerin de bundan haberleri olacaktır. Faruk Bey uzun zamandır aşırı derecede içki içmektedir.
Ev halkı ve babaane bunu görüp elinden bir şeyin gelmemesi nedeniyle üzülmektedirler. Olaylar çoğu zaman kişilerin kendi anılarıyla kesilemktedir. Kitabın sonlarına doğru Nilgün’ün cumhuryet gazetesi aldığını gören Hasan Nilgün ile tartışırlar. Tartışma sonucu yere düşen Nilgün bir gün sonra beyin kanamasından hayatını kaybeder. Kitabın Ana Fikri: Doğu ile batı arasındaki uçurumun bir anda bulunan bir buluşla değil ancak ve ancak insanların kafalarındai değişmelerle kapatılabileceği. Kitaptaki olaylar ve şahısların değerlendirilmesi: Babaanne : (Fatma Hanım)90 yaşına gelmiş, torunlarını seven ancak onların babaannelerine soğuk davranmalarınından hoşlanmayan, daha fazla ilgi isteyen evin sahibesi. Faruk Bey : Kendisini içkiye kaptırmış, hayatta kaybettiklerini unutmaya çalışan ve gelecekten umudunu tamamen kesmiş biri. Nilgün : Torunlardan ikincisi. Belkide babaanneyi anlayan en iyi insan. Küçük yaşta anne ve babasın kaybetmiş olması ve kız torun olmasından dolayı hayaa biraz daha farklı bakan bir kişi. Hasan’ın kendisine aşık olduğundan uzun bir süre habersiz. Metin : Cennethisar’a biraz olsun eski günleri tazelemek ve yeni aşklar yaşamak için gelmiş biri. Kasabadaki arkadaşlarıyla birlikte dolaşıp zaman öldürür. Recep : Evin cüce uşağı. Babaanneye bakıyor. Kasabalılar cüce olduğu için biraz garip davranıyorlar. Kalabalıktan ve değişimden babaanne gibi pek hoşlanmayan biri.(DOSTOYEVSKİ)
            1822’ de Moskova’ da doğdu. Koyu katolik olan bir ailenin oğludur. Babası doktordu. Hasta bir annesi vardı.Evleri  babasının çalıştığı hastanenin bitişiğindeydi.Ama babası onun dış dünyayla, özellikle hastahaneyle ilişki kurmasını yasaklamıştı.Dostoyevski bu yüzden içine kapanık bir çocuk olarak büyüdü. Annesi ölünce babası içkiye düştü, oğluyla da ilgilenmedi. On altı yaşına geldiği zaman Petersburg’ daki mühendis okuluna gönderildi. Okuldayken babasının bir cinayete kurban gittiğini öğrendi. Bir daha da onun adını ağzına almadı. Bu arada hayallerinin ürünlerini vermeye  başladı. Yarım  yaratılmış  insanların  hikayesi olan        “ insancıklar “  adlı romanını yazdı. Bundan sonraki dönemlerde aydınlarla birlikte hareket etti. Çarı devirip yerine cumhuriyet yönetimini getirmek için yapılan hareketlere katıldı.En sonunda tevkif edildi. Önce ölüm cezasına çarptırıldı, kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgüne çevrildi. Çarın emriyle Sibirya’ ya kürek mahkumluğuna gönderildi. Omak kalesinde ayakları zincire bağlı olarak dört yıl kaldı. Bundan çok etkilendi, ruhunda silinmeyecek izler meydana geldi. Bunun sonucu olarak sara nöbetlerine tutuldu. 1859 yılında Petersburg’ a yeniden dönme izni çıktı. Geçimini sağlamak için durmadan yazdı.Eserlerinde güçlü psikolojik çözümlemeler vardır.İnsan ruhunu kendi hayat tecrübelerini de katarak ustaca yansıtmasını bilmiştir.Çocukluğundan beri rüyalarını dolduran yoksul, merhamata layık, garip insanların romanlarını yazmaktan büyük zevk duyuyordu. Ölü Bir Evden Hatıralar,Ev Sahibesi, Budala , Karamazof Kardeşler, kumarbaz önemli eserleridir.
KİTABIN ÖZETİ:
Dört aydır evin kirasını verememişti. Evin sahibi onu mahkemeye verecekti. Uzun süreden beri hasta olmasına rağmen yaşlı Teteri kadının evine gidebilirdi. Daha önceki yüksüğe 1.5 Ruble veren kadın yeni getirdiği saate baktı ve “1.5 Ruble” dedi. Raskonikov kabul etmek zorundaydı çünkü kata çıkana kadar kimseyle karşılaşmamıştı. Yaşlı kadın, kız kardeşi ile beraber kalıyordu evde. Çok zengin olmasına rağmen, kız kardeşi hiç miras bırakmayacaktı. Kız kardeşini çoğu zaman döver, onun her işini takip etmesi gerektiğini düşünürdü.
Raskolnikov 1.5 Rubleyi aldı ve dışarı çıkıp bir meyhaneye gitti. Marmeladov yan masada oturuyor olmasına rağmen taşınıp sohbet etmekten kendini almamıştı. Marmeladov eşini çok seviyordu ve üç çocuğunu da; ama çok içyordu. O kadar ki ailenin geçimi için Sonya fahişelik yapmak zorunda kalmıştı. “Ne kadar fedakar bir kız bu Sonya” diye düşünmekten kendini almamıştı. Raskolnikov Marmeladov ‘un evine gittiklerinde eşi haykırışla onları yumruklamaya başladı. Hep içiyordu ve evdeki 20 Rubleyi götürüp içkiye vermişti. Marmeladov Raskolnikov cebindeki 50 Kapik’i oraya bırakarak uzaklaştı. Eve geldi, yorgundu. Nastasya bir mektup getirdi. Raskolnikov heyecanla okumaya başladı mektubu. Annesinden gelmişti mektup. Annesi kız kardeşi Dunya’dan bahsediyordu. Dunya, Luzhin adında çift memurluğu olan 45 yaşındaki biriyle evlenecekti. Hem Luzhin onların eşyalarıyla beraber Petersbur’ga gelmesi için yardım edecek, gelmelerini sağlayacaktı. Annesi, 60 mil ötedeki tren yoluna gitmek için bir araba ayarladığını, trende ise 3 ncü sınıfta güzel bir yolculuk yaptıktan sonra Petersburg’a gideceklerini ve onu çok özlediğini yazıyordu.
Raskolnikov “Bu evlilik olmayacak” diye düşündü. Dışarı çıktı ve birkaç saat dolaştıktan sonra yorgun düşüp bir yerde uyukladı. Kötü bir rüya gördükten sonra uyandı. Eve gitti. Saat 7’ye yaklaşıyordu. Saat uygundu. Aşağıdaki baltayı alacak kimseye gözükmeden yaşlı tefeci kadının evine gitti. İçeri girerken onu kimse görmemişti. 2 nci katta boya yapan adamlarda onu yukarı çıkarken görmemişlerdi.
Tefeci kadının evine girdi ve ona bir kültablası uzattı. Kadın kültablasına bakarken baltayı kafasına indirmişti. Kadının ölü bedeni yerde yatıyordu. İçeri daldı ve dolaptan sadece rehin verilmiş, birkaç parça altını cebine aldı. Yaşlı kadının kız kardeşiyle içeride karşılaştı. Kızın şaşkın bakışları altında baltayla onu da öldürdü. Doğrusu bir kişinin toplumdaki binlerce kişinin refahı ve mutluluğu için ölmesinin bir zararı yoktu. Üstelik bu tefeci kadın çok kötü biriydi. Kapıda birkaç kişi kapıyı vuruyorlardı. Hiç evden çıkmayan tefeci kadının, çıkacağı tutmuştu. Raskolnikov titriyor, dışarı çıkıp her şeyi itiraf etmek istiyordu ama yapmadı. Dışardakilerden biri kapının içeriden sürgülü olduğunu fark etti. Yaşlı kadına bir şey olduğunun farkına vardılar. İki kişi Kapıcıyı çağırmak için aşağı indi. Bu kaçmak için tam fırsattı, Raskolnikov kapıyı açtı, hızla merdivenlerden inmeye başladı, aşağıdan gürültü gelmeye başlayınca Raskolnikov boyacıların dairesinin kapısının arkasına saklandı ve kapıcı ile üç adam yukarı çıkınca o da dışarı çıkıp değişik bir yoldan eve gitti. Baltayı aldığı yere bıraktı. Çok korkmuştu ve titriyordu. Aldığı mücevherleri ve kıymetli takıları dışarıda bir yerde saklamayı ihmal etmedi.
“2 gün geçti hala uyanmadı” diye düşünüyordu Üniversite arkadaşı Razumikin. Doktor Zozimov hastalığı atıp kendisine geleceğini söylüyordu. Ama Raskolnikov uyanınca arkadaşını ve doktoru isteksiz bir vaziyette evden kovdu ve dışarı gidip bir bara oturdu. Eski gazeteleri okurken yanına gelen bir polis memuru melenkolik ve deli bir ruh haliyle cinayetten bahsedip, üstü kapalı her şeyi anlattı. Korktuğunu, endişelendiğini hiç hissettirmedi.
Ertesi gün eve geldiğinde annesi ve kız kardeşi Dünya’ nın kendisini beklediklerini gördü. Çocuğun halini gören anne şaşkınlıkla titriyordu. Onu ertesi gün bay Luzbinin geleceği görüşmeye çağırırken korkmuştu. Ertesi gün bay Luzbin onları ziyaret etttiğinde, Raskolnikov haklı çıkmanın gururu ile gülüyordu. Bay Luzbin kız kardeşi çok aşağılamış, onların fakir bir aile olduğunu değerlendirerek fazla istekte bulununca evden kovulmuştu. Hemen ardından Raskolnikov “elveda” diyerek evden ayrıldı. İnanamıyordum. Annesi oğlunun bu tavırla doğrusu ağlamaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu. Raskolnikov melenkolik halde evi terkederken her nasılsa arkadaşı Ramuskin’e onları emanet etmeyi de ihmal etmemişti.
Bay Marmeledov’un cenazesi için evine gittiğinde Sonya’da oradaydı Sonya’ya karşı inanılmaz bir his içindeydi. Ailesi için Sonya’nın yaptığı fedekarlık onun gözlerini büyülemişti. Birkaç gün boyunca Sonya’yı düşündü ve fırsat buldukça onunla konuşmaya çalışarak geçirdi vaktini.
Polis memuru porifiri Raskolnikov’un (Mihailovis adında genç biri cinayeti işlediğini itiraf etmiş olmasına rağmen) cinayet işlediğini biliyor ve onun psikolojik durumunu bildiği için, itiraf etmesi için onu sıkıştırıyor ama tutuklamayacağını söylüyordu. Cinayeti işlediğini Sonya’ya itiraf etmişti. Sonya’da Raskolnikov’a “gidip teslim olmasını, yere kapanıp Allah’tan ve insanlardan özür dilemesini” istiyordu.
Sonuç olarak Raskolnikov vicdanının verdiği acıya dayanamayıp suçunu polise itiraf etti. 1.5 yıldır Sibirya’daydı Raskolnikov. Petersburg’ a, Razumukin ve kardeşi Dunya evlenmişlerdi. Mahkeme Raskolnikov’un iyi hali, parayı kullanmadığı, daha önceki yaşamında verimli bir üniversite öğrenimi yaptığı, fedakar kişiliği ve kendi kendine teslim olmasından dolayı, çok az bir cezayla 8 yıl kürek mahkumiyetine çarptırıldı. Raskolnikov’u Sonya her gün ziyaret ediyordu. Sibirya da ailesi ile sürekli mektuplaşan Sonya, Ramuzkin ve Dunya’nın tek haber kaynağıydı. Raskolnikov, Sonya’nın sevgisi ile hayata bağlandı ve geleceğin planlarını beraber hayal etmeye başladılar.
ESER HAKKINDA:
            Suç ve Ceza Dostoyevski’ nin en güzel eserlerinden biridir. Romandaki ana düşünce, başkalarına yapılan suçun cezası mutlaka çekilir esasına dayanmaktadır. Rusya’ nın büyük şehirlerinden birindeki yoksul halkın hayatı dile getirilmektedir. Bu romanını paraya duyduğu ihtiyaç nedeniyle yazdı. Eseri yazmaya başladığı zaman karısı ağır hastaydı.Karısının başucunda beklerken bu şaheserini yarattı. İlk kez, 1886 yılında yayımlandı. Romanın kahramanı Rodion Raskolnikov’ un Rus  Faust’ u olduğunu söyleyenler var .Ortak yönleri ikiisnin de yoksul öğrenci ; gururlu ve ihtiraslı olmalarıdır. Her ikisi de üstün zekalarından ötürü duydukları gururla suç işlerler.Kendilerine bağlı bir kadının aşkı ile doğru yolu bulurlar.
Şu Çılgın Türkler
Yazar: Turgut Özakman
KİTABIN İÇERİĞİ
Bu şahane kitap 20. yy.ın sömürgecilerine karşı bir ulusun verdiği onur mücadelesini anlatıyor. Bu topraklarda geçen, hiçbir satırı kurmaca taşımayan; tamamı Türk, Yunan, İngiliz devletleriyle uluslararası kurulların raporlarında, yerli/yabancı gazetelerde ve o günleri yaşamış insanların belleklerinde/anı kitaplarında belgelenen olaylar… Sadece belgelere atıfta bulunan dipnotlar kırk yedi sayfa sürüyor! Bu coğrafyayı,tarihi, bu Anadolu’yu bilmeyen yabancı bir göz okuduğunda yazar fazla abartmış diyebilir, yaşananlar öyle olağanüstü. Yazar önce Mondros Mütarekesi’yle II nci İnönü savaşı arasında geçen dönemi özetliyor. Peşinden altıyüzelli sayfalık bir destan. Sanki elinde kamera varmış gibi bir Türk tarafına, bir Yunan tarafına; bir İstanbul’a, bir İngiltere’ye odaklıyor bakışlarını (Belki bu akış şekli kimi okuru rahatsız edebilir) .
Ve bu ahlaksız işgale dağıyla, çiçeğiyle, insanıyla, hayvanıyla; canlı-cansız bütün varlığıyla topyekün direnen Anadolu’yu anlatıyor. Adını hiç duymadığımız, ama biz bilmesek de bu temele kanını harç yapmış,kefenine sarınıp ta işgalcinin karşısına dikilmiş, kim bilir hangi gelinciğe kök olmuş binlerce insan… Adım adım, gün gün izliyoruz bu büyük mücadeleyi. Gelelim romanın kahramanlarına: Osmanlı’nın imzaladığı Sevr antlaşmasıyla yurdu parçalanmış, toprakları santim santim satılmış; sal-tanat koltuğu uğruna sömürgecilere peşkeş çekilmiş bir halk var. Ama her şeye rağmen bu halkın küllerinden yeniden doğmasını sağ-layan biri, dönemin Britanya Başbakanı, Lloyd George’un istifa etmeden kısa süre önce “… yüz yıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahiyi bu yüz yılda Türk milleti yetiştirdi…Mustafa Kemal Paşa’ya yenildik.” demesine sebep olan biri, Gazi…Ve bu zaferi Atatürk’le birlikte var eden İsmet Paşa, diğer komutanlar,erler, akıncılar, vekiller, köylüler, direnişe yardım için ayağındaki tek çorabı yıkayıp veren Deli Battal gibiler, kağnılarıyla cephane taşırken yolda ölen ya da doğuran Elifler, yaşadığı rahat hayatı bırakıp cephede gönüllü hemşire olan Nesrinler… Yani etiyle kemiğiyle, onurlu, namuslu, dürüst “Büyük İnsanlık”… Savaştan galip çıkan devletlerin kuklası olan ve iktidardakilerin hırsı yüzünden gözünü Anadolu toprağı bürümüş Yunanistan. İnsanlık tarihine büyük katkıları olan bir uygarlığın şimdiki torunları. Büyük Yunanistan hayalinin peşinde Anadolu’ya gelip “ Büyük Felaket”i yaşayanlar. Kimisi vahşi kimisi insan, kahraman da var aralarında korkak ta… Vatanlarından deniz milleri, kara milleri uzakta çarpışan, bir zavallı hayalin uğruna heder olan Yunan gençleri. Ve bu iki halkı birbirine kırdıran emperyalist devletler. En başta İngiltere. Tam Sevr antlaşmasını imzalatmışken huzurunu kaçıran “Kemal’in Askerleri”ne elini ateşe sokmadan tokat atmak isteyen, asıl büyük derdi sömürgesindeki Müslüman halkların bu savaşın etkisiyle uyanacağı ve “Üzerine Güneş Batmayan İmparatorluk”un parçalanacağı endişesi olan İngilizler. Fakir ve geri kalmış Doğu’nun önünde uygar(!) ve zengin Batı’nın en büyük temsilcisi. İnsanların ölmesi umurlarında bile değil. bu sebeple –dengeler Türkler’in lehine değişene kadar- Yunanistan’a pek çok araç ve gereç satıyorlar, el altından silah ve cephane veriyorlar. Fransa, İtalya, Rusya … Hepsi bu büyük oyunun içinde az veya çok yer alıyorlar. Sonra hainler… Başta Vahdettin ve sadrazam(lar) olmak üzere işgalcilerden medet uman aciz yönetim kadrosu. Bir ham hayal uğruna doksan bin Anadolu gencini Sarıkamış’ta kırdırdığı yetmiyormuş gibi mücadelenin en kritik yerinde Anadolu’ya geçip iktidar olma hevesindeki Enver Paşa ve onun Meclis’teki yardakçıları. Basındaki İngiliz ve Yunan işbirlikçileri. En zorlu zamanlarda isyana kalkışan Delibaş Mehmetler, Çerkez Ethemler. Halkın içindekiler: Kasabalarını, Kuvvacıları, onurlarını satan eşraf, yerel yöneticiler, bazı din adamları… Asker kaçakları… Altmış bin kişilik ordunun otuz bini bazı işbirlikçilerin, mandacıların, teslimiyetçilerin söylediklerine kanıp, kandırılıp silahlarıyla birlikte askerden kaçıyor. Düşman o esnada yüz yirmi bin kişi! 1911’den beri dört bir tarafta durmaksızın savaşan halkın içinden çıkan, direnişe inanmayan, bu savaşın diğerlerinden farklı olduğunu anlayamayan bu kaçaklara üzülmek mi lazım, öfkelenmek mi?
İşte Turgut Özakman bu romanda insanların, insanlığınhikayesini anlatıyor bize. Onun elli küsur yıllık emeğinin sonucundan bir kaç sayfada bahsedip geçmek mümkün değil aslında. Haddim olmayarak bunu yapmak ve sizlerle paylaşmak istedim. Artık ülkedeki siyasal düşünce tarzının tam teslimiyete dönüştüğü günümüzde, tam bağımsızlıktan başka bir istekleri olmayan bu insanlara ve onların destanını yazarak onlara en güzel anmayı yapan yazara bu sayfada şapka çıkartmak. Niyetim bu. Kitabın kalınlığına aldanıp okumaya gözü korkanlara bayağı magazinlerden, ucuz sitkomlardan, pespaye dizilerden uzakta, hüzünlü, acılı ama çok etkileyici birkaç saat vaat eden bu destanı mutlaka okuyun. Pek çok şeyin günümüzde yaşadıklarımıza ne kadar benzediğini görüp üzüleceksiniz ama ayırdığınız zamana değecek. Peşinden de Nazım’dan “23” centlik askere dair ile Kuvay-i Milliye destanını okursanız kendiniz için çok güzel işler yapmış olarak günü kapatacaksınız…
KISACA YAZARI TANIYALIM:
Turgut Özakman, 1930′da Ankara‘da doğdu. Ankara Üniv. Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre avukatlık yaptı. Köln Üniversitesi Tiyatro Bilimi Enstitüsü’ne devam ettikten sonra Devlet Tiyatrosu’na  girdi. TRT’de Merkez Program Daire başkanlığı, Genel Müdür Yardımcılığı, Devlet Tiyatrolarında Genel Müdür Başyardımcılığı ve 1983-1987 yılları arasında Genel Müdürlük yaptı. 1988-1994 arasında Radyo-Televizyon Yüksek Kurulu’nda üyelik ve Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Evli. Üç çocuğu, üç torunu var. 28 Eylül 1998′de, ‘üstün hizmetleri dolayısıyla’ Anadolu Üniversitesi’nce ‘fahri doktor’ unvanı verilen Özakman, sayısız esere imza attı. 2002 Nisanında Eskişehir Belediye Başkanlığı, açtığı ikinci tiyatroya ‘Turgut Özakman Sahnesi’ adını verdi.
KİTABA DAİR ELEŞTİRİLER:
Kitaba olan ilgi alaka en üst düzeyde. Kitap şu an yaklaşık 140 baskı yaptı ve 300.000′den fazla satmış durumda. Aslında kitap için yapılan eleştiriler genelde oldukça müspet ve duygu yüklü! Bu yüzden o tür eleştirilere hiç değinmeyeceğim!
Kitap üzerinde yapılan birtakım polemikler var ben esas onlar üzerinde durmak istiyorum!
1- Kitabın bazı güç odaklarınca(derin devlet ya da Genelkurmay tarafından) ısmarlama olarak yazdırıldığı polemiği. Bana göre ister ısmarlama ister kendiliğinden yazılmış olsun bunun hiç önemi olmadığını düşünüyorum. Kim ne niyetle ısmarlamış olursa olsun helal olsun diye düşünmekteyim. İyi ki ısmarlamışlar Turgut Özakman’da iyi ki yazmış bu şaheseri. Bu konunda bence hiç önemi yok!
2- Atatürk‘ün ilahlaştırma çabalarında son mertebe olması polemiği. Aslına bakılırsa bu polemik azıcık haklı gibi görünsede şahsi kanaatim 20.yy’ın dahisi bir devlet adamı, lider, asker olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu övgüyü hak ediyor. O ve silah arkadaşlarının öngörülemez mantık ve taktikleri yokluk içerisinde o savaşlar kazanılmıştır.
3- Mehmet Akif Ersoy ve İstiklâl Marşımızdan hemen hemen hiç bahsedilmemesi polemiği. Benim tek katıldığım eksiklikte bu. Kitapta İstiklâl Marşımızın kabulü hiç bahsedilmemiş, Mehmet Akif Ersoy’dan ise tek pasajla bahsedilip geçilmiştir. Bunun neden olduğunu da hiç anlayamadım. Unutulmuş mu, atlanmış mı bilemem ama kitabın tek eksiği bu! İnşaallah gözden geçirilecek yeni baskılarda bu eksiklik giderilir ya da bu konuyla ilgili yeni bir destan yazılır.
4- Kitabın tarih kitabı olarak lanse edilmesine rağmen roman oluşunun gözardı edilmesi polemiği. Doğru bu kitap bir tarih kitabı değil. Yazarı roman olarak tanımlamış. Aslında romandan çok bir anılar almanağı. Yine doğru bir tespitte roman ya da benzeri edebi metinlerden tarih öğrenilemeyeceği! Ancak bana göre bunun iki istisnası var!
a- Kilit-Anahtar-Kapı-Konak-Çatı-Üçler Yediler Kırklar-Bu Atlı Geçide Gider-Geçitteki Ülke-Darağacı-Gecevakti Gündönümü-Sabır-Ebemkuşağı’ndan oluşan Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun 12 ciltlik dev eseri ve Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler isimli şaheseri. Bu kitaplardan bal gibi tarihte öğreniyoruz.
KİTAPTAN BAZI PASAJLAR:
“Sabah İstanbullular, Kızılay’ın çağrısına uyarak para yardımı yapmak üzere gazetelerde sıraya girdi. İleri gazetesinin dar idarehanesine sığmayanların büyük kısmı, dışarıda kalmıştı. Kaldırımın sonunda bir işgal devriyesi göründü. Düzenli adımlarla yaklaşmaya başladı. İşgal askerlerine, her zaman kenara çekilerek yol veren İstanbullular, bu sefer kıllarını bile kıpırdatmadılar. Devriye kolu, kalabalığın arasından geçmeyi göze alamadı, yola inerek geçip gitti. İçerde, daha afyonu patlamamış olan huysuz idare memuru, bir deftere, söylene söylene, bağış yapanın adını ve bağış miktarını yazıyordu. ‘Kahveci Ali, 100 kuruş.’ ‘Eskici Yusuf, 50 kuruş.’ ‘Hallaç Asım, 75 kuruş.’ ‘Bakkal Ahmet, 100 kuruş.’ ‘Terlikçi Adem, 200 kuruş.’ Sırada, küçük, cılız bir oğlan vardı. Bir önceki bağışçının çocuğu sanan memur, öfkeyle, yürüyüp yol vermesi için işaret etti. Ama çocuk yürümedi, büyük bir ciddiyetle, bütün servetini çıplak masanın üzerine bıraktı: ‘Hasan, 5 kuruş.’ Suratsız idare memurunun birdenbire gözleri doldu. Ağladığını göstermemek için yüzünü, kocaman mendilinin arkasına saklayarak gürültü ile burnunu sildi.” “Yetmiş beş kağnılık bir kağnı kolu İnebolu-İkiçay’dan yola çıkmak üzere idi. Zafer Kemal ‘Uğurlar olsun anam!’diye seslendi. Kolbaşı, ‘Sağ ol oğul’ dedi, elindeki sopayla öküzünü dürttü.Kağnılar tekerleri inleyerek kımıldayıp yürüdüler. Kağnıcıların hepsi kadındı. Yalnız üçüncü kağnıyı on iki yaşında bir erkek çocuk yediyordu. Kadınlardan biri hamile idi. Yedinci kağnının yanında yürüyen sırım gibi genç kadının ayakları çıplaktı. Bazı kadınlar bebeklerini torbalayıp sırtlarına bağlamıştı. Genç subaylardan biri içi ürpererek, ‘Ne mübarek kadınlar bunlar’ dedi. Öyleydiler. Yavrularına yiyecek taşıyan anaç kuşlar gibi orduyu besliyorlardı. Kağnı kolu gacırdaya gacırdaya uzaklaşıp gitti.” “Ela gözlü bir genç kadın usulca Kara Fatma’ nın yanına sokuldu,alçak bir sesle,”Aradığım iti sonunda buldum abla”dedi.Kara Fatma da fısıltıyla sordu: ‘Hangisi?’ ‘Ateşin yanında duran.’ Ateşin yanında esmer,kıvırcık saçlı,dolgun dudaklı bir çeteci duruyordu.Kara Fatma’nın bakışından huylanıp başın öne eğerek suratını saklamaya çalıştı. ‘Komutan diri isterim dediydi.’ ‘Öldürmeyeceğim.’ ‘Peki öyleyse.’ Ela gözlü kadın ilerlerdi, tüfeğinin namlusuyla Rum çetecinin çenesinin altına dokundu: ‘Kaldır başını!’ Erkek başını doğrulttu. ‘Bana bak!’ Erkek baktı. ‘Tanıdın mı beni?’ Erkek gözlerini kapadı, zor duyulur bir sesle ‘Affet’ dedi. Kadın bir adım geri çekildi. Olacağı sezen kadınlar ve çeteciler nefeslerini tuttular. Erkeğin apış arasına ardarda iki el ateş etti. Erkek yakıcı bir çığlık atarak parçalanan kasıklarını tuttu, sarsıla sarsıla dizlerinin üstüne çöktü, başı önünde, ulur gibi bağırmaya başladı. Ela gözlü kadın Kara Fatma’ya minnetle baktı: ‘Sağol abla. Belki artık rahat uyuyabilirim.’ ‘Tamam kızım.’ ” “Bunları konuşurlarken birden odanın kapısı ardına kadar açıldı. Kapının çerçevesi içinde Emirdağ’ın delisi Battal belirdi. Bağırdı: ‘Selamünaleyküm!’ Kaymakam öfkelendi: ‘Ulan deli, baksana çalışıyoruz. Çık dışarı!’ ‘Kızma beyim, biliyorum, onun için geldim. Duydum ki Kemal’in askeri çıplakmış. Allah şahidimdir üzerimdekinden başka çamaşırım yok. Çoraplarımı getirdim. Şimdi yıkadım, temizdir.’ Yaklaşıp masanın üzerine bir çift ıslak yün çorap koydu. Çarıklarını sıyırıp odanın ortasında bıraktı.: ‘Aha bunlarda çarıklarım. Haydi kolay gelsin!’ Çıplak ayak, huzur içinde yürüyüp çıktı. Kapıyı gümleterek kapadı. Üyelerin dilleri tutulmuştu sanki. Kaymakam, ‘Halktan kuşkulandığımız için tövbe edelim beyler..’ dedi,’..Deli Battal gibi bir garibin bile yüreği köpürdüyse, tekmil halk ayaklanacak demektir.Hızlanalım.’ ” ” ‘Ağlaşmayı kesin, sıhhiye geldiiii!’ Tedavi yöntemleri çok basitti. Tabanı kabaranlara biri süvari çizmesi giydiriyor, öteki sırtına binip bağırıyordu: ‘Zıpla!’ Asker zıplayıpta yere basınca, taban derisi patlayıp anında ete kaynıyıveriyordu.”Roman Özeti :İnce Memed Yaşar Kemal
KİTABIN ÖZETİ :
Toroslar’dan Akdeniz’e uzanan Dikenliözü’ndeki beş köyden birisi Değirmenoluk’tur. Bu köyün insanları köylerinden dışarıya çıkmazlar. Onun için buraların kendine has kanun ve töreleri vardır. Bu kanun ve töreleri Abdi Ağa koyar ve uygular. Dışarıdan kimse gelmez ve karışmaz. Köyün yağız delikanlılarından Memed günlerdir Abdi Ağa’nın tarlasını sürmektedir. Artık dayanamayacağını anlayınca herşeyi bırakıp Kemse Köyü’ne gider ve Süleyman’a sığınır. Memed’in bu yaptığı aslında bütün köy ahalisinin hayalidir.
Memed kışı Kesme Köyü’nde geçirir. Anasını ve köyünü özlemiş olmasına rağmen dönmemekte kararlıdır. Bir gün köyden bir tanıdık onu görür ve bu haberi hemen Abdi Ağa’ya yetiştirir. Bunu öğrenen Abdi Ağa Süleyman’ın kapısına dikilir ve Memed alıp köye götürür. O yaz Memed hasatı yapar ve Abdi Ağa’nın topraklarını sürer. Abdi Ağa ise ceza olarak ona hasatın beşte birini verir. O kış Memed ve anası çok zorluk çekerler. Memed arkadaşı Mustafa ile ilk defa kasabaya giderler. Yolda iyi, mert bir eşkiya olan ve hayranlık duydukları Kara Ahmet’le karşılaşırlar. Kasabadaki yaşam Memed’i çok etkiler. Ağaların olmadığı herkesin hür olduğu bu hayat özlemiyle Memed sevgilisi Hatçe’yi kaçırmak için köye gider ve barber kaçarlar. Abdi Ağa’nın yeğeninin nişanlısı olan Hatçe ile Memed’in kaçmalarının ardından Ağa’nın adamları ve yeğeni onları yakalamak için izlerini sürerler. Nitekim bulurlar. Aralarında çatışma çıkar. Abdi Ağa’nın yeğeni ölür, Memed yaralanır ve kaçar. Hatçe ise yakalanır. Memed’in sığınacak bir yeri olmadığı için Deli Durdu denilen bir eşkiyanın çetesine sığınır. Çetenin yaptığı haksızlıkları gören Memed Deli Durdu’dan nefret eder. Bu sırada Abdi Ağa Hatçe’yi cezalandırmak için ona bir tuzak kurar. Yeğenini Hatçe’nin öldürdüğüne jandarmaları ikna eder ve Hatçe hapishaneye düşer.
Eşkiyalığa iyice alışan Memed zulmetmeye dayanamaz ve çeteden ayrılıp yenidostlar bulur ve onlarla gezmeye başlar. Bir gece köye geldiğinde anasının öldüğünü duyar ve Hatçe’nin başına gelenleri öğrenir. Ardından Abdi Ağa’nın izini sürmeye başlar. Bu arada Abdi Ağa Memed’i ortadan kaldırmak için bir tuzak kurar. Memed ise kasabada Hatçe’yi bulur ve bir yolunu bulup onu ve arkadaşını hapishaneden kaçırmayı başarır. Köylüleri de Abdi Ağa’ya karşı gelmeleri konusunda yüreklendirir. O kış köylüler Abdi Ağa’ya hasatlarından bir buğday tanesi bile vermezler. Abdi Ağa Ankara’ya telgraf çeker ve Memed’in gizlendiği yeri ihbar eder. Jandarmalar Memed’i kıstırırlar. Aralarında çatışma çıkar. Tam bu sırada Hatçe doğum yapar. Memed eşi ve çocuğu için teslim olur fakat bu esnada Hatçe vurulur. Memed’in dünyası yıkılır. O sırada çıkan afla serbest kalır. Doğan çocuğunu Hatçe’nin hapishane arkadaşı alır ve Gaziantep’in bir köyüne götürür. Olaylardan Abdi Ağa’yı sorumlu tutan Memed köye gelir ve Abdi Ağa’yı vurur. Bu duruma sevinen köylü bayram eder. Memed ise atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz. O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.

KİTABIN ANA FİKRİ :
En yüksek makamlarda bile olsak kimseye haksızlık etmeye hakkımız yoktur.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İnce Memed: Toroslar’da Değirmenoluk Köyü’nde yaşayan yoksul ve yetim bir köylü çocuğu. Abdi Ağa’nın baskısına dayanamaz, onun yeğenini öldürür ve dağa çıkıp eşkiya olur.
Abdi Ağa: Dikenliözü’nde bulunan beş köyün sahibi, merhametsiz, bencil ve zengin bir köy ağası.KİTABIN ADI: “KAR”
KİTABIN YAZARI: Orhan PAMUK

1. KİTABIN KONUSU:
Bu kitapta; Türkiye’nin içinde bulunduğu durumlardan en sorunlusu olmaya meyilli olan “İrtica ve Başörtüsü” konusunun örneklendirerek açıklanması, ülkemizin içinde bulunduğu büyük sorun ve örümcek kafalı kişilerin nasıl masum ve saf Türk halkını kandırdığını ve kendilerine tapınılacak duruma getirdiklerini anlatmaktadır. Bir diğer açıdan ülkemizin nasıl bu durumdan aciz kaldığı bazı konuları verse de, bu konularda duyarlı olduğunu, görevli kişlerin konulara dikkat ve titizlikle yaklaştığını, ancak bazı insanlarımızın burada sömürüldüğünü ana tema olarak işlenmiştir.
2. KİTABIN ÖZETİ:
Kitapta yazar, çok sevdiği arkadaşının anılarını anlattığını kitabın içinde değişik yerlerde vurgulamaktadır. Kitaptaki yazılar tamamen otlarındaki şeyleri anlatılmıştan ibaret olsa da bazı yerlerde kısaltlmalar ve birilerini veya biryerleri rahatsız edeceği kuşkusuyla zorunlu olarak kesintiler yapılmıştır. Olaylar tamamen yurdumuzun doğu kesminin Kars ilinde geçmektedir. Bir gazetede köşe yazarlığı yapan ve ünlü bir şair olan Kerim Alakuşoğlu (kitabın bütününde ondan “Ka” olarak bahsediliyor) Almanya’nın Frankfurt şehrinde geçirdiği onca senelerden sonra Türkiye’ye dönme kararı verir ve geldiği ayların flaş haberleri arasında yer alan “Kars’taki kadınların intiharı” konularının üzerinde gazetede yayımlayabileceği bir araştırma yapmaya karar verir. Bunun için ülkemizde kış aylarının en sert geçtiği dönemde Kars’a gitmeye karar verir.
Yolda gördüğü çoğu Kars’lı olan doğulu insanlarımızı, giyinişlerini, konuşmalarını, yolların durumunu ve oradaki devlet anlayışını açık ifadelerler anlatır. Yolda hayatında hiç yaşamadığı bazı gülünç olayları ve yöre halkının candan ve sevecenliğini anlatır. Kars’a geldikten sonra üniversite yıllarından tanıdığı arkadaşlarını bulur hatta üniversiteden tanıdığı ve boşandığını duyduğu eski aşkı sayılabilecek olan İpek’in sahibi olduğu otele yerleşir. Bütün olanlar boyunca bu otelde kalır. Kente bir yazarın geldiğini ve o dönemde de bir seçim zamanı olması itibariyle kentin ileri gelen devlet görevlileri Ka’nın yanına gelerek ziyaret ederler, konuşurlar ve esas olarak neden Kars’a geldiğini öğrenmeye çalışmaktadır. Ka’nın Kars’a geliş sebebi intihar eden genç kızların ve kadınların neden bu yola başvurduklarını öğrenmek, bunları gazetedeki köşesinde yayınlamak ve yapabilirse halka intiharın kötülüklerinden bahsedip halkı bu yönden uzaklaştırmaktır. Tabi bölgeye böyle ünlü gazetecilerden ve sanatkarlardan fazla gelen olmadığı için halk önce onu yadırgar ama Türk halkının en büyük özelliklerinden misafirperverlikten de vazgeçmezler. Ka’nın şehre geldiğini duytan bazı din taraftarları ve yobaz kişiler onu kendi saklandıkları köşelere çağırır ve onlarla göüşmesini sağlarlar. Amaçları tabii ki kötü düşüncelerini ve geri kalmış fikirlerini onada aşılamak ve Kars halkının daha da dikkatini çekmektir. Bu arada Ka araştırmalarına devam eder ve intihar eden kadınlarla öğrencilerin çoğunun bunalımda veya aşk acısından kendilerine kıydıklarını anlar. Fakat şöyle bir durum da vardır ki bu ölen şahıslar üniversitede okuyan ve başörtüsü taktıkları için okula alınmayan kimselerdir. Bunu fırsat bilen geri kafalı insanlar devletin dine karşı olduğunu, Kars’taki görevlileri ise ateistlikle suçlarlar. Ka da devlet görevlilerini biraz destekler gibi göründüğünden onu da ateistlikle suçlarlar. Bu gelişmelerin yanında birtakım cinayetler işlenir. En önemlisi ise üniversitede devletin kurallarını uygulayan bir öğretim üyesinin öldürülüşüdür ki bunu yapanlarda laik devlet düşmanı gruplardır. Ka tüm bu olayların üzerinde korkmadan bu tip insanlarla ilişki kurar, çetebaşlarıyla görüşür ve buradaki saf delikanlı erkeklerin ve bayanların kandırıldıkları anlar. Bir ara kendisini öyle olaylar ve davranışlar içinde bulur ki kendisinin de onlardan birisi gibi olacağını anlayıp kurtulur onlardan. İpek’e aşık olan Ka tüm bu olayların yanında kendinin ne kadar tehlikelerin içinde olsa dahi kendinin İpek’in yanında ve mutlu olduğunu hisseder. Ama bu mutluluğun gerçek mi yoksa zahiri mi olduğunu anlayamaz. Bütün bu olaylar yaşanırken halkın sosyal aktivitesini ve mutluluğunu, gece gündüz kar yağmasından dolayı düştüğünü ve halkın morale ihtiyacı olduğunu anlayan görevliler tarafından bir organizasyon düzenlenir. Bu organizasyonda laik cumhuriyet yanlısıoyunlar oynanır ve örümcek kafalıların amaçlarına ulaşamayacağı anlatılır. Gösteride bulunan çoğu beyni yıkanmış imam hatipli öğrencilerin ve hokkabazların laf atması, sataşması, cumhuriyet rejimini ve devlet memurlarını din düşmanı olarak adlandırmalarından dolayı olaylar çıkar. Olayların sonucu kentte sokağa çıkma yasağı ilan edilir ve ihtilal boy gösterir. Tabii bunu bir çok halk sevinçle karşılarken gericilerin çoğu ve ülkemize çomak sokmak isteyenler nezarathanelere konur ve sorguları alınır. Ka bu olayları pür dikkat inceler. Bir çok şiiri de bu olaylardan etkilenerek yazar. Olayları sıkıca inceleyen Türk polis ve askerinin bu durumlarda nasıl canla başla çalıştıklarını ve ülkeyi korumak için bu gericilere nasıl davrandıkları, ülkemizin bu konulardaki sorunlarına da yazar uzunca dikkat çeker. Ka bütün bunları yaparken bazı dinci lider ve elebaşlarının ifadelerini eline geçirir ve hayretle bir ürperti hissi duyar. Bu insanların kimlerce desteklendiklerini ve yaptıklarını öğrendikçe meğer ülkesinde neler olduğunu ve haberinin olmadığını anlar. Bu insanların Tanrı’nın adını kullanarak ne zalimce işler yaptıklarını, nice cinayetler işlediklerini ve utanmadan bunları Tanrı için yaptıklarını öğrenince büsbütün hayrete düşer. Ka olaylardan etkilenmişti ama korkmaya başlamıştı birazcık. Çünkü bazı dinci kesimler Ka’yı bir ajan olarak görüyor ve kendilerine vurulan darbelerin sebebi olarak onu görüyorlardı. Arada bir tehditler olmasına rağmen polisin Ka’yı koruduğunu zannedip düşüncelerinden vazgeçmişlerdi. Ka bütün olayları incelemişti ve Kars’ı “Dünyanın bittiği yer” olarak adlandırmıştı. Sevdiği İpek’in bile bazı gerikafalılarla işleri ve ilişkileri olduğunu öğrenince kendisini bu şehirde tutacak bir neden kalmayacağını düşünüp şehirden üzüntülü olarak ayrılıp İstanbul’a dönecekti. Ama artık hayattan umudu kesildiği için Ka düşüncelere dalmakta ve İpek’i düşünmektedir. Buna rağmen en sonunda hediyeler ve teşekkürlerle Kars’tan ayrılır. Kars tam olarak düzelmese de uygarlık ve rahatlıklara ilk adımı atmaktadır.

3. KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitabın ana fikri bir çok konu üzerine odaklanmış gibi görünsede ülkemizin doğu kesimlerinin gerçekten de yokluk, ilgisizlik ve eğitimsizlikten nasıl geri kalmışlığını, nasıl cahil düşüncelerin kabul edildiğini, bu tip düşüncelerin insanları nasıl hiçe saydığını anlatmaktadır. Aslında yöre halkının çok duyarlı, vatanına ve milletine ne kadar bağlı olduğunu ama nedense dış devletlerin veya dış kuvvetlerin belki de yörede güç sahibi olmak isteyen vatan hainlerinin nasıl yandaş topladıklarını, cahil halkı din duygularını kullanarak nasıl sömürdüklerini ve başörtüsü yüzünden halkımızla devletimizi nasıl karşı karşıya getirdiklerini anlatmakta, okuyucuya bu konularda güzel örnekli bir anlatım vermektedir.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Ka kendi içinde bazen entel bazen duygusal, kaliteli ve anlamlı şiirler yazan, ülkesini belki de yurtdışında yaşadığı için çok seven ama en azından hiç boş durmayıp ülkesine yardım eden kişi olarak göze çarpmaktadır. Olaylar sürekli Ka’nın etrafında döndüğü için diğer kişiler biraz sönük kalsada sevgilisi ve otel sahibi İpek, bu akımlardan ve kafa yapılarından etkilenmiş İpek’in kardeşi Kadife ve sonu ölümle biten yüreği çok saf, tertemiz ve kandırılmış kişi Fazıl. Ka burada İpek’in sevgisinden çok Fazıl’ı sevmiş ölümüne üzülmüştür. Kitapta olaylar birbirinin devamıdır ve yazar kitabı 43 bölüme ayırmıştır. Bütün bölümlerde güzel tasvirler ve olayların tarafsızca aynen anlatıldığını, olan olayların ise Türkiye’nin kaderimidir bilinmez şu ankiyle aynı olduğudur.KİTABIN ADI:  KAYIP ARANIYOR
KİTABIN YAZARI : SAİT FAİK ABASIYANIK
1.KİTABIN KONUSU:
Kitapta Nevin adlı bir kadının mutluluğu,huzuru arayış çabası anlatılmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Nevin herkes tarafından çok sevilen birisidir. Herkesin derdini dinleyen, sohbet eden ve onları anlamaya çalışan bir insandır. Babası eski konsolostur. Bu yüzden hayatı biraz bolluk ve rahatlık içinde geçmiştir. Her mekanda olduğu gibi burada da kötü insanlar vardır. Ve bunlar Nevin’i çekememektedirler. Kamarot İrfan da bunlardan birisidir. Kendini çok iyi tanıtmış olmasına rağmen kıvılcım bekleyen insanlar için İrfan’ın sözleri yeterli olmuştur. Onun babası tarafından şımartılmış bir kız olduğunu onunla bununla kahvede sürttüğünü aralarında konuşmaya başlamışlardır. Kocası Özdemir ise onu pek de o kadar sevmemiştir. Ona lüzumlu bir eşya muamelesi göstermiş, nasıl traş sabunu bulamayınca tedirgin oluyorsa, eşi yokken de öyle tedirgin olmuştur. Nevin de kocası Özdemir’den bu derece bir muamele gördüğü için balıkçı Cemal’le dolaşmaya başlar. Gittiği her yerde ihtiyacı olan huzuru aramaktadır. Gördüğü herhangi bir biletçiye bile anında içi ısınmakta, sanki ilacı ondaymışcasına ondan birşeyler alacağına inanmaktadır. Bir defasında Cemal’le görüştüğünde boşanma meselesini konuşur. Nevin kocasından boşanıp tekrar İstanbul’ a dönecektir.
Daha sonra boşanma işleri için Ankara’ya gider. Fakat Nevin’in içi çok daralmıştır. Artık Nevin’in sıkıntıları bir ara öyle bir dereceye gelir ki midesindeki ağrıdan duramaz olur. Fakat Nevin bu durumdan iyice bunalmıştır. Eve dönmesine imkan yoktur. “Konsolosun kızı” ile “Balıkçı Cemal’in arkadaşı” arasında mekik dokumak için sinirleri artık müsait değildir. Böyle bir yaşayışın zevksizliğini, hastalığını hiç sevmemiştir. Başka yerlerde başka hayatlara yelken açacaktır. Babasına bir mektup yazar ve istasyondan bir trene atlayarak huzura doğru yolculuğa çıkar.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
İnsan hiç kimseye, hiç bir söze önem vermeden hakkında söylenenlere kafa tutarak dolaşmamalıdır. Bu ukalâlık ve kendini beğenmişliğin bir göstergesidir.İTABIN ADI: KEŞANLI ALİ DESTANI
 KİTABIN YAZARI : HALDUN TANER  
 YAYIN EVİ :BİLGİ YAYINEVİ  
 BASIM YILI :2000  
 SAYFA SAYISI : 152  
1.   KİTABIN KONUSU:
İşlemediği bir suç yüzünden hapishaneyeatılan bir delikanlının başından geçen olaylardır.
2.    ESERİN ÖZETİ :
            Ali, Sineklidağ’da oturan bir gençtir. Zilha isminde bir kızı çok sever. Birgün Zilha’nın amcası öldürülür ve suçu Ali’nin üzerine atarlar. Zilha’nın amcası da mahallenin belalılarından biridir. Herkesten haraç toplar ve kimse tarafından sevilmez. Ali bir türlü suçsuzluğunu ispat edemez. Mahallenin en sevilmeyen adamını öldürdü diye herkes tarafından sevilir ve mahallede ünlenir. Hapishaneden çıkınca muhteşem bir karşılama töreni hazırlanır.Herkes ona sevgi gösterir.Ali mahallesine gelir gelmez, mahallenin muhtarlığına adaylığını koyar. Ali seçimleri kazanır ve muhtar olur. Mahallede kısa sürede çok şey değiştirir. Haraç olayını kaldırır ve mahalleyi bir düzene koyar. Zilha amcasını öldürdü diye Ali’ye yüz vermez. Ali kıskançlığından çatlamaktadır. Bu arada, Ali’yi sevmeyen kişiler yavaş yavaş ortaya çıkmakta ve arkasından sessizce kuyusunu kazmaktadırlar. Bülent Bey adıyla anılan zengin birisi mahalleye gelir. Mahallede bir işi vardır. Mahallede gezerken Zilha’yı görür. Zilha’yı görünce çok şaşırır.Çünkü eski eşi Nevvare’ye çok benzemektedir. Nevvare kızını ve Bülent Bey’i terk edip, başkasına kaçmıştır. Kızıda Zilha’ya inanılmaz bir yakınlık duymuştur. O yüzden, Bülent Bey Zilha’yı evinde çalışması için ikna eder. Zilha’yı evine götürür. Ali bunu duyunca çok sinirlenir ve Zilha’yı Bülent Bey’in evinden almaya gider.
Bu arada Bülent Bey’in eski eşi Nevvare, evini çok özlemiş ve evine dönmüştür. Ali, kapıyı çaldığında , kapıya Nevvare çıkmıştır ve Zilha diye yanlışlıkla Nevvare’yi kaçırır. Sonunda onun Zilha olmadığını anlar, fakat iş işten geçmiştir. Bu arada, Zilha’nın amcasının gerçek katili ortaya çıkmıştır. İsmi de Cafer’dir. Cafer’den Ali’yi öldürmesini isterler. Çünkü Ali  gerçekten çok şeyler başardığı için bunu çekemezler.Durumu geç de olsa anlayan Zilha ,Ali’nin yanına döner ve barışırlar. Beraber mutlu bir hayat süreceklerini zannederler, fakat Cafer Ali’yi öldürmekte kararlıdır. Cafer evin önüne gelir ve Ali’den evden çıkmasını ister. Ali tam evden çıkarken Cafer ateş eder ve Ali vurulur. O acıyla Ali silahı tuttuğu gibi Cafer’i öldürür. Bu sefer Ali gerçekten katil olur. Böylece Ali tekrar hapishaneye döner, ama Keşanlı Ali Destanı ömür boyu sürecektir.
 3.    ANAFİKRİ:
Kitap bize, kendi kişiliğimizin dışında başka bir kişiliğe bürünmememizi ve daima dürüst, namuslu olmamızı anlatmak istiyor.
 4.    KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Ali, cesur, genç ve iyi niyetli bir delikanlıdır. Olayların akışını değiştirecek güce sahiptir.
Zilha, gururlu aynı zamanda çok asabi, fakat Ali’yi peşinden sürükleyecek kadar güzel bir kız.
Cafer ise kötü niyetli, başkaların isteği ile adam öldürecek kadar kötü birisi. Mahalledeki diğer insanlar ise iyi niyetlidirler.Yakup Kadri Karaosmanoğlu – Kiralık Konak
Romanın Özeti
Babadan kalma bir servete sahip olan Naim Efendi, memurluk yapmakta ve bu serveti özenle idare etmektedir. Naim Efendi, bir ana kadar müşfik, dul bir kadın kadar titizdir. Beş yıl kadar önce karısı Nefise Hanımefendi’yi kaybetmiştir. Naim Efendi, geçmişine her yönüyle bağlı bir Osmanlı beyefendisidir. Naim Efendi’nin kızı Sekine Hanım, tembel ve iradesiz bir kadındır. Kocası Servet Bey ise; kırk-beş yaşlarında, alafranga hayata düşkün bir insandır. Düyûn-ı Umumiye Müfettişlerindendir. Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eder. Aldığı terbiye ve yaşadığı muhit arasındaki çelişkiden dolayı daima bir çırpınma ve isyan içerisindedir. Onun sayesinde artık Naim Efendi konağında Türkçe konuşulmaz olur.
Yirmi yaşında bir öğrenci olan Servet Bey’in oğlu Cemil, eğlence hayatına çok düşkündür. Servet Bey’in kızı Seniha ise, (renklerin asır sonu diye vasıflandırdığı bir kızdır. Pazartesi günleri çay partisi tertip eder.
Buraya mürebbiyesi Kromaki vasıtasıyla tanıdığı Beyoğlu madam ve matmazelleri, kendi çocukluk arkadaşlarından genç kızlar ve aile dostu genç kadınlar, kardeşi Cemil’in arkadaşlarından genç erkekler gelir. Bunlar arasında Faik Bey, çay günlerinin devamlı misafiridir. Avrupa’nın muhtelif şehirlerini dolaşmış olan Faik Bey, Avrupai hareketleriyle bu kadınlar tarafından beğenilen birisidir. Çay günlerinin bir diğer müdavimi Seniha’nın halasının oğlu Hakkı Celis’tir.

Çay günleri bitince, Seniha her zamanki gibi evin içinde sıkıntılı anlar yaşar. O, paraya çok önem vermeyen birisidir. Bütün güzel şeylerin kendiliğinden önüne yığılmasını ister. Babasını ağlanacak derecede züğürt, büyükbabasını lüzumundan fazla pinti, kendisini de dünyanın en bedbaht ve en yoksul kızlarından biri olarak düşünür. Bulunduğu mekân Seniha’ya sıkıntı vermektedir. O, Avrupa’yı hayal etmektedir. Bütün bu israflar ve hesapsız harcamalar yüzünden Naim Efendi maddî bakımdan zor duruma düşer. Yalı kiraya verilir, araba satılır, Madam Kromaki’nin maaşı ve Beyoğlu esnafına olan borçlar ödenemez. Naim Efendi, Çemberli-taş’ta oturan hemşiresi Selma Hanımefendi’ye çok bağlıdır. Naim Efendi’ye genç yaşından beri her konuda fikir veren Selma Hanımefendi, torunlarını çok şımarttığı için ona kızmaktadır. Naim Efendi, torunlarını çok sevdiği için her türlü eziyete katlanır. Seniha, sıkıntı dolu günler yaşamakta ve sinir buhranları geçirmektedir. Naim Efendi, torununun dertlerine çare arar. Sonunda bütün bunların evlenme ve çocuk doğurma ile geçeceği kanaatine varır. Seniha’yı evlendirmeyi düşünür. Fakat ne Seniha, ne de babası Servet Bey böyle bir şeye yanaşmaz. Seniha, Avrupa’nın aydınlık şehirlerinin büyülü cazibesine kapılmıştır. Hatta Faik Bey’e Avrupa’dan Türkiye’ye geldiği için çok şaşar. Faik Bey’le Seniha arasında bazı ilişkiler gelişir. Faik Bey, aşkta Seniha’yı çok toy bulur; o, zengin bir izdivaç peşindedir. Bu arada rahatsızlanan Seniha, Doktor tavsiyesi üzerine, Madam Kromaki ile beraber halası Necibe Hanımefendi’nin Büyükada’daki köşküne gider. Burada sıkılması üzerine, arkadaşlarını çağırır. Bunlar arasında Faik Bey de vardır. Adadaki bu günlerde Faik Bey’le Seniha arasındaki ilişki çok ilerler. Bu ilişki herkes tarafından duyulur. Büyükada’daki bu günler Seniha’nın eski neşesini yerine getirir. Seniha konağa döner. Faik Bey de her gün konaktadır. Onun laubali hareketleri Naim Efendi’yi rahatsız eder. Faik, Seniha’yı daima bir küçük çocuk gibi avutmasını bilir. Genç adam, Seniha ile beraber, iki hatta üç kadını idare edebilecek kabiliyettedir. Fakat kumar denilen iptila Faik Bey’i zor durumda bırakır. Bir sabah kumar yüzünden zor durumda kalan Faik Bey, Seniha’dan para yardımı ister. Bu olaydan sonra Seniha’nın Faik Bey’e karşı hisleri değişir. Ondan ayrılır. Aslında her ikisi de birbirlerini sevmektedirler. Fakat evlilik ikisi için de uygun değildir. Faik Bey, zengin bir dul, Seniha ise zengin bir adamla evlenmek arzusundadır. Hakkı Çeliş, günden güne değişmektedir. Herkesten, özellikle Seniha’dan kaçmaktadır. O, şiirdeki aşk ile, gerçek hayattaki aşkın birbirinden çok farklı olduğunu bilir. Seniha ise, Faik Bey’den ayrıldıktan sonra eski dostlarıyla ilişkilerini tazeler. Bu arada Hakkı Celis’i de arar. Seniha ile Faik arasındaki ilişkiyi öğrenen Naim Efendi onların evlenmesini ister. Naim Efendi’nin bu isteği gerçekleşmez. Ayrıca ihtiyar adam, Seniha’nın azar derecesindeki sitemlerine hedef olur. Naim’Efendi, bu olay üzerine hastalanır. Tehlikeli günler geçirir. Seniha, bundan sonra dalgın, sinsi ve esrarlı bir kişi haline gelir. Onun bu halinden şüphelenen Madam Kromaki, Madam Kraft isminde zengin bir dulun evine gidip geldiğini öğrenir. Seniha hakkında iyi olmayan bir takım söylentiler dolaşır. Seniha, evden kaçarak Madam Kraft ile beraber Trieste’e gider. Burada bir pansiyona yerleşir, piyano dersleri alır. Faik de daha sonra oraya gider. Servet Bey, konaktan apartmana taşınmak niyetindedir. Konağın terk edilmesinin sebeplerinden biri de, Seniha’nın yakında dönecek olması ve Naim Efendi’nin onu görmek istememesi endişesidir. Servet Bey’in ayrılmasıyla Naim Efendi konakta yalnız yaşamaya başlar. Hakkı Çeliş, bu günlerde onu hiç yalnız bırakmaz. Ara sıra hemşiresi Selma Hanımefendi de ziyaretine gelir. Naim Efendi’nin hastalığının ilerlemesiyle, Selma Hanımefendi onu kendi konağına götürür. Naim Efendi konağı kiraya verilecektir. Yoksulluğa düşen ve artık hırçın bir insan olan Naim Efendi’nin kalbi yalnız Seniha’ve Hakkı Celis’e açıktır. Hakkı Çeliş, Çanakkale‘de savaşmaya karar verir. Çanakkale’ye giden Hakkı Çeliş, bir müddet için izinle geri döner. Konakta Naim Efendi ile dertleşir. Naim Efendi ona içini döker. Bu arada Avrupa’dan dönmüş olan Seniha ile evleneceği söylenen Necip adlı mebus, kısa bir süre için gittiği yerden geri dönmez. Bu evlenme işinin olmaması Seniha için büyük bir darbe olur. Faik Bey ise bu işten büyük bir haz duyar. Hakkı Çeliş, .Faik Bey ile buluşur. Faik Bey, ona Seniha hakkındaki olumsuz düşüncelerini anlatır. Bu sırada arabayla oradan geçmekte olan Seniha onları görür ve arabasına alır. Birlikte Senihaların apartmanına gelirler. Buradaki olaylar Hakkı Celis’e eski günlerini hatırlatır. Uzun bir zaman sonra Servet Beylerde düğünü andıran bir ziyafet verilir. Naim Efendi, bu sıralarda can çekişmektedir. Bu zıtlık içerisinde Hakkı Celis’in Çanakkale’de şehit olduğu haberi Seniha’ya gelir. Seniha, Hakkı Celis’in şehit olduğunu gören Hüsnü Bey’e olayı anlatmasını söyler. Hüsnü Bey, etraflıca anlatmaya başlar. Seniha sıkılır.Atilla İLHAN – KURTLAR SOFRASI  
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Toplumsal ilişkiler ve sorunlar ışığında ele alınan ilişkiler derinliğine işlemiş 27 MAYIS öncesinde Türkiye’deki, iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini, gençlik kesiminin durumunu yansıtmak maksadı ile yayımlanmıştır.
KİTABIN ÖZETİ :
Toplumsal ilişkiler ve sorunlar ışığında ele alınan bireyler arası ilişkiler, Atilla İLHAN tarafından detaylı bir boyutla incelenerek işlenmiştir. Kitapta ülkedeki iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini gazeteci Mahmut Bey’in kişiliği de ele alınarak, yaşanan dönemi tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur. Mahmut Bey, üzerinde çalıştığı haberlerle ilgili olarak Katip Rıza ile görüşmek üzere randevulaşır. Fakat randevu yerine geldiğinde ortada katip yerine bir başkası ile karşılaşır. Kendisini Katip Rıza’nın gönderdiğini söyleyen kişi; kendisi ile gelmesini ister. Beraber giderken iki kişi daha ortaya çıkar ve üçü birlikte Mahmut Bey’in üzerine saldırırlar. Mahmut Bey, bir yolunu bulur ve aralarından kaçarak kurtulur. Mahmut Bey, Katip Rıza’ya ulaşamamıştır ve onu mutlaka bulması gerekmektedir. Buluşmayı önceden öğrenen gangster bozuntuları Katip Rıza’yı iyice benzetip bir köşeye atmış ve başına da üç nöbetçi bırakmışlardır. Mahmut Bey Katip Rıza’nın izini bulur. Hemen bir plan yaparak Katip Rıza’yı gangsterlerin elinden kurtarır ve beraberce Beyazıt’ta Acem’in Sabahçı Kahvesi’nde soluğu alırlar.
Mahmut Bey sigarasını içerken aklından tek geçen şey Sezai YILMAZ’nın adresini bulmaktır. Ancak bu adam ve onun adresi sayesinde, birbiri ile ilgisi yokmuş gibi gözüken birçok olay çözülebilecek, aynı zamanda arsa spkülasyonuna ve inşaat yolsuzluklarına kadar birçok olayın perde arkası aydınlanacaktır. Katip Rıza intikamını almak için Yazmacı’nın adresini bulur. Mahmut’u bir düşüncedir alır. Böyle bir sırada İstanbuldan ayrılmak, gazeteyi ve Ümit’i bırakmak doğrumu diye uzun süre düşünür. Mahmut ERSOY tüm bu düşüncelerinden sıyrılarak İZMİR’e gitmeye karar verir. Gazetenin diğer çalışanlarından Ragıp da tedirgindir. Akşamdan beri elini ayağını tutan onu dürüst bir iş sahibi etmeyen huzursuzluğun altında tevkif edilme korkusu bulunmaktadır. Siyasetin ne kadar çetrefilli bir iş olduğunu o zaman anlar. Ama gazetecilik iç güdüsü ile duyduğunu, gördüğünü yazmak istediği de vardır. Ona ters gelen taraf, sustuğu zaman korkuyor anlamının ortaya çıkmasıdır. Gazetede çıkan fıkranın konusu olan adam; iki defa haklı çıkması, üç defa yerinde tenkidi yüzünden yarın cezaevini boylayacak olursa korku düpedüz içine girmiş anlamına gelecek. Birden aklına Mahmut’un sözleri gelir. – “ … sen bir iki seçimle her şeyin küt diye yoluna gireceğini mi sanıyordun? Yok be. Ragıp! Asıl çekişme bundan sonra başlayacak bu gelenler gidenlerden farklı olmadıkları, hatta belki daha kötü oldukları için, bütün ettikleri vaatlerin altından kalkmak isteyeceklerdir. Sen, ben karşılarına dikilmezsek, bunca gayreti, bir iyimserliğe harcamış olmaz mıyız?” Kirli işlerin adamı İbrahim, iri ve ağır bulduğu suratındaki yuvarlak gözleri ile Mordohay’ı ve Seyit Sabri’yi etkisi altına alır. Mordohay’ı içten içe bir korku sarıyor. Seyit Sabri’nin baş eğdiyi bir fikre baş kaldırma ise, Mordohay’ın adeta vazifesidir. O kadar mı? Birisi nasıl kıpır kıpır koltuğunda ve dünyadaki yerinde kendisini rahatsız hisseder; Oysa öteki iğneli beşikte olsa bile, bir bulut kadar rahattır. Birisi nasıl küçük hesapların, buçuk liretlerin birkaç sıfırlı küstah çeklerin, büyük bonoların adamıdır. Mordohay’la iki çift lakırtı etmek sorunda kalırsanız, kendinizi gerek sosyal, gerekse entellektüel bakımdan hiç değilse size eşit bir kimse karşısında mı bulursunuz? Seyit Sabri, sakallarını tel tel gözümüzün camına batırarak, size mutlaka kapıcı muamelesi yapılacaktır. Ama birincisi Yiddiş ve İbranice dahil altı dil konuşurmuş. Konuşmakla da kalmaz, bütün bu dillerde yayımlanan kitapları bulur buluşturur, ipek böceği Sabri ile okurmuş.İkincisi ise yarım Fransızcası ve İngilizcesi ile gittiği ve gideceği herhangi bir yabancı ülkede, yemek listelerinden ve uçak tarifelerinden başka, hiçbir şeyi okumak külfetine katlanmazmış. İkisi de döviz kaçakçılığı yapar ama Yardımseverler Cemiyeti hesabına hayır işlenmiş gibi … Gece sabaha karşı balıkçılar denizde başsız bir erkek cesedi bulurlar. Bir dizi araştırma sonucunda başsız bedenin Mahmut ERSOY’ a ait olduğu anlaşılır. Faili meşhul bir cinayet olarak kayıtlara geçer.
Mordohay ve Seyit Sabri’nin ellerini uzatmadığı köse, burunlarını sokmadığı delik kalmamıştır. Bir o uçtan, diğer uca, taa otuzlardan beri ithalat, ihracat derken, oluk oluk para akıtan bir kazanç değirmeni kuruvermişlerdir. Limanlardan gemiler mi kalkıyor? Sözün gelişi Hamburg limanında gemiler mi bekliyor? Marsilya’da Rıhtım işçileri kendilerini kamçılayıp simsiyah bir gemiye büyük kasalar mı yüklüyor? Her şey bu tırnaklarını kemiren Yahudi Mordohay MORDA için ! Bankalar caddesinde, Şişhane’ye en yakın, en müthiş üç binadan birisinin giriş kapısında beyaz mermer üzerine siyah harflerle “ Akın İş Hanı ” yazıyor. Bu han şirketin; Şirket Seyit Sabri ile Mordohay’ın malı. İbrahim CURA’nın hesaplarına göre, onlar sadece ithalat ve satış kârları üzerine yaşasalar, yıllık safi gelirleri bütün lükslerine yeter de artar bile. Oysa taban tabana zıt her halleri ve hareketleri ile birbirlerini iten bu iki adam Seyit Sabri ve Mordohay, yanlız bir noktada tartışmasız birleşiyorlar.: Daima daha çok kazanma ! Servet bir yerden sonra bütün dikişleri söküyor; ardından koşanları hep usul usul kanun dışında hem de fark ettirmeden beşeri olmayana götürüyor. Biri otuz beş yıllarında buhran sırasında, biri vergi zamanında, iki büyük iflas tehlikesi geçirdikten sonra firmasını kale gibi korumuş para avcısı iki canavar. Bu canavarın işlerine burnunu sokanlar da Mahmut Bey gibi görüyorlar. Mahmut ERSOY bir İnkilap çocuğuydu! Bir İnkilap Şeyhi idi. Basını, diyor; parayla soysuzlaştırmak istiyor. Çünkü yanlız paranın kuvvetine inanıyorlar. Ahlak ölçülerini de yapan bu; saadet ölçülerini de. Daha çok kazanmak, daha zengin olmak için, iktidara mı gelmeli? Bunu açıklamaya kalkışan, ya besleyip evcilleştirecekler ya da kaba kuvvete başvurup, dize getirmeye çalışacaklar. Onların karşısında, her şeyden çok, halka ve fikirlere tutunmak gerekli. Halka ve devrimci fikirlere. Bu böyle yürümez, Ümit! dedi. Bir şeyler yapmayı düşünmek gerek. Artık bir şeyler yapmayı düşünmek yeter, artık bir şeyler yapmak lazım. Gerekirse tehlikeli hatta ümitsiz, fakat sonrakilere örnek teşkil edebilecek, elle tutulur, gözle görülür hareketler! Onlar duruyorlar mı? Baksana çatal dişleri, çamurlu burunlarıyla, kurtlar gibi herşeyi göze alarak saldırıyorlar. Ete, ekmeğe, suya her şey onların pençeleri arasında kalıyor. Memleket bir kurt sofrasına döndü. Bu vaziyet karşısında, senin, benim, yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok. Fakat asıl, en önemli sözünü Ümit’i usulca öptükten sonra dudaklarını kulağına yaklaştırıp gizli bir aşk sözü gibi fısıltıyla söylemişti. Memleket bir kurtlar sofrasına dönmüş ise isyan haktır.TARIK BUĞRA – KÜÇÜK AĞA
1-)KİTABIN KONUSU :
Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü,heybetini kaybetmeye başlamış,isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür.Kitapta , bir Anadolu kasabası olan Akşehir’den yola çıkılarak ,kurtuluş mücadelesinin bir bölümü anlatılmaktadır.Olaylar Akşehir’in bir kasabasında başla ve gelişir.
 2-) KİTABIN ÖZETİ :
Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte , Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir.Savaş sonrası bir çok asker memleketlerine geri dönmüştür.Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir.Memleketine döndüğünde kaybettiği kolunun acısıyla beraber , ülkenin durumunu daha acı bir şekilde anlayan Salih gittiğinden beri çok şeyin değiştiğini görür.Önceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı şimdi birbirinden soğumuştur.Salih’in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rum dur ve gelişmelerden o da etkilenmiştir.Yavaş yavaş Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri gelmekte ve iki halkın birbirine olan düşmanlığı artmaktadır.Salih ise yüzyıllardır Osmanlı himayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak görmekle beraber arkadaşı Niko’dan kopamamaktadır.Rumlarla olan dostluğu kasabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih’i dışlar.Salih artık sürekli Niko ve O’nun çevresiyle dolaşır olmuştur.Artık Osmanlı ve Padişaha olan güvenci de sarsılmıştır.Kaybettiği kolunun hayatına tesiri büyük olmuştur.
Kimsenin O’na hak ettiği saygıyı göstermediğine inanan Salih kendini namazdan niyazdan çekmiştir.Öte yandan halk işgallere tepkisiz kalmama kararı almıştır fakat bunun kimin önderliğinde yapılacağı karmaşası vardır. Salih günler geçtikçe kendi kasabalısının tepkisini kazanmış ve artık istenilmeyen biri olmuştur.Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir.İstanbul’dan gönderiliş amacı kasabada padişaha ve Osmanlı’ya bağlılığı teşvik edici düşünceyi sağlamaktır.Hoca gerçekten de çok etkili bir insandır ve halkın büyük beğenisini ve takdirini kazanır.Vaazlarda cemaate Osmanlı padişah ve din lehinde düşüncelerini aktarmaktadır.Bu sırada memlekette Hoca’nın düşüncesine tam ters olmamakla birlikte , kurtuluş ümidi olabilecek bir örgüt kurulmaktadır.Kuvayı Milliye adı verilen bu örgüt Anadolu’da işgalleri önlemek ve İstanbul ve padişah yönetiminin boyunduruğundan kurtulmak için kurulmuştur.Fakat Kuvayı Milliye’nin işi çok güçtür.Memlekette işgallere karşı veya işgallerden yana bir çok örgüt vardır. Kuvayı Milliye önce bu örgütleri kendi tarafına çekmeli veya bertaraf etmelidir.Hocanın vaazları da Kuvayı Milliye ilkelerine ters düşmektedir.Hoca her fırsatta padişaha bağlılıktan bahsetmektedir , Kuvayı Milliye ise padişahtan kurtulmak ,yeni bir yönetim kurmak amacını gütmektedir.İşte bütün bu ihtilaflar dolayısıyla Kuvayı Milliye yandaşları ve Hoca arasında bir elektriklenme ve zıtlaşma meydana gelir.Hoca ise halka kendini çok sevdirmiştir çünkü her yönüyle iyi ve doğru bir insandır.Fakat Hoca da kendi içinde bir yandan yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığının sorgulamasını , padişaha olan güvencinin doğruluğunun şüphesini yoklamaktadır.Kuvvacılarla Hoca arasındaki çatışma zamanla iyice açık şeklini alır ve vaazlarda karşıt fikirler açıklanır. Olaylar gelişirken Salih ise unutulmuşluk ve terkedilmişlikten bir kaçış olarak Kuvayı Milliye’ye katılmaya verir.O’nu bu kararı vermeye zorlayan başka bir şey ise yakın arkadaşı Niko’nun da sonunda Osmanlıya karşı savaşta yer almasıdır.Salih bu ihanetin öcünün peşinden koşacak ve kurtuluş mücadelesinde büyük rol oynayacaktır.Kuvva bir türlü hizaya gelmeyen Hoca hakkında ölüm emri çıkartır.Hoca evliliği ve çocuğu ve en önemlisi de halkın zorlamasıyla Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır.Kuvva ile arasında yaşanan kovalamacadan sağ kurtulur ve kendi başına yanına adam da alarak bir kasabaya sığınır.Kuvva ise Hocayı kaçırdığı için üzgündür ve Salih’i O’nu bulmakla görevlendirir.Hoca ise şimdi hangi tarafta yer almak gerektiğinin hesabını yapmaktadır.Kuvayı Milliye ise her geçen gün başarı kazanmakta ve güçlenmektedir.Salih Hoca’yı bulur ve O’nu padişah hizmetinden vazgeçerek Kuvva yararına çalışmaya ikna eder.Beraberce Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar .Çerkez Ethem ve kardeşleri milli mücadelede en büyük rollerden birini üstlenmiş ve gerek düşman işgallerine gerekse ayaklanmalara karşı başarılar sağlamışlardır.Fakat şimdi düzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek söz konusu olunca Çerkez Ethem ve kardeşleri zıt bir tavır takınarak Kuvva’ya ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açmıştır.Hoca ise bu yolun yanlış olduğuna inanır ve onları bu yoldan döndürmek için planlar kurar.Hoca’nın amacı Çerkez Ethem ve kardeşlerini Kuvva’ya karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile olası bir isyan halinde güçlerini zayıflatmaktır.Bu sırada Hoca Salih’ i haber edinmek için Akşehir’e yollar.Akşehir’de ise Hoca öldü bilinmektedir.Oysa Hoca hayattadır ve yeni kimliği “Küçük Ağa” ile kuvva yararına çalışmaktadır.Hoca’nın Kuvva yararına çalıştığı haberi Salih tarafından Akşehir’de sadece Kuvvacı olan birkaç kişiye duyrulur ve memnuniyet yaratır.Başta Kuvayı Milliye hareketine büyük hizmet vermiş Doktor olmak üzere Kuvvacılar Hoca’nın kendi saflarına katılışından büyük haz duyarlar. Hoca Ethem’in İsmet Paşa hizmetine girmemek için yapacağı en büyük saldırı olan Kütahya saldırısında O’na bir oyun oynayarak başarısızlığını sağlar ve Kuvayı Milliye’ye en büyük hizmetini vermiş olur.Ethem ise Yunanlılara sığınacaktır.Hoca ise bütün bu ihtiras ve gücü elinde bulundurma tutkusuna kapılan insanlardan nefret etmektedir.Artık savaş alanından başka bir cephede de mücadele verilmektedir , şimdi iktidar çekişmeleri büyük tehdit oluşturmaktadır.Hoca bunu acıyla farkeder.Ankara ise Hoca’nın başarılarından haberdardır ve kendisini Ankara’ya davet eder.Daveti kabul eden Hoca Ankara’nın durumunu yakından görür ve cephede savaşmanın , bu iktidar kavgasında yanlış düşünenlere ve hainlere verilecek savaştan daha kolay olduğunu düşünür.Fevzi Paşa Hoca’ya yakınlık gösterir.Hoca bütün bu kişiliklerin önemini daha iyi anlamaktadır.Memleket zafere doğru gitmektedir ve bu noktada Ankara ve Melis’e büyük iş düşmektedir.Bu sırada Küçük Ağa yani İstanbullu Hoca Ankara’da kendisini Akşehir’den tanıyan ve bir zamanlar zıt fikirleri yüzünden tartıştığı Kuvvacı Doktor ile buluşur.Doktor böyle saygıdeğer birinin kendi saflarına katılışından duyduğu mutluluğu Hoca’ya söyler ve asıl kimliğini bilenin sadece kendisi olduğunu , kendisi dışındakilerin O’nu Küçük Ağa diye tanıdıklarını anlatır.Hoca ise artık özlediği eşi ve çocuğunun özlemiyle yanmaktadır. Küçük Ağa Fevzi Paşa ile birlikte Akşehir’e gelir ve burada da tanınmadığını ve Küçük Ağa olarak bilindiğini görür.Eşi ve Çocuğu hakkında bilgi alır ve çocuğunu bulur fakat eşinin durumu kötüdür.Eşine geldiğini haber eder fakat kadın ölmek üzeredir ve oğlunu Hoca’ya emanet ettiğini söylemekle kalır ve günler sonra da ölür. Hoca daha sonraAnkara’ya döner ve mücadeleye devam eder.
3-)KİTABIN ANA FİKRİ:
Vatan ve millet sevgisi , bağımsızlık duygusu. Kurtuluş savaşının küçük bir kasaba’ dan görünüşü.
4-)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Küçük Ağa(İstanbullu Hoca):Kurtuluş mücadelesine büyük hizmetler vermiş binlerce kişiden biri.
Salih:Birinci Dünya Savaşında sağ kolunu kaybetmiş ve hayatının anlamını Kurtuluş Mücadelesi ile tekrar kazanan biri.
Çerkez Ethem:Başlarda vatan ve millet için yeri tutulmaz hizmetler vermiş , cephede büyük başarılar göstermiş, fakat düzenli orduya geçme kararı alındığında tamamen zıt fikirleri benimsemiş ve zararlı olmuş bir çete reisi.
Doktor Haydar Bey:Dünya Savaşında Yüzbaşı rütbesiyle görev yapmış ve milli mücadele yıllarında Kuvayı Milliye’ye büyük hizmetler vermiş bir asker.
Ali Emmi:Kurtuluşu Kuvayı Milliye’de gören ve çok büyük fedakarlıklarda bulunan yaşlı bir vatandaş.
İTABIN     ADI                      :KUYRUKLU YILDIZ ALTINDA BİR İZDİVAÇ
  KİTABIN     YAZARI                :Hüseyin Rahmi GÜRPINAR
  YAYIN  EVİ  ADRESİ               :İnkılap Kitabevi
  BASIM  YILI                           :1968
 1. KİTABIN KONUSU  :
KUYRUKLU BİR YILDIZIN DÜNYAYA ÇARPACAĞI HABERİ VE KADIN İLE ERKEK ARASINDA OLAN ÇATIŞMALAR VE DOĞAN BÜYÜK BİR AŞK ANLATILIYOR.
 2. KiTABIN ÖZETİ  :
1910 yılının Mayıs ayında Halley Kuyruklu Yıldızı’nın dünyaya çarpacağı söylentisi yayılır. Bu haber dünyada olduğu gibi İstanbul’da  da bir panik yaratır. Kenar mahallelerdeki cahil kadınlar  da bu işi kendi anlayışlarına göre yorumlarlar.Romanın kahramanı olan İrfan Galib’de bu mahallede oturmaktadır.Zengin bir ailenin oğlu olan İrfan ,batı ilimlerini tahsil etmiş ,geniş fikirli fakat tuhaflıkları olan bir gençtir. Yolda peçeli bir kadın görür.Onun çok güzel ve bilgili bir genç kız olduğunu hayal ederek peşine takılır.Bir çok tesadüften sonra ,bu güzelle ilgili hayaller kurar.Acemice bir konuşma girişiminden sonra kadın tarafından terslenir.Bu olay onu büyük bir kadın düşmanı yapar. Kadınların zayıflığı ile ilgili makaleler yazar.Kadınları korkutarak küçük düşürmek için Halley Kuyruklu Yıldızı  ile ilgili konferanslar düzenlemeye karar verir. Anatomi ,astronomi,fizik karışımı tuhaf konferransına ,bir de kuyruklu yıldızın çarpmasıyla kopacak olan kıyameti tasvir eden korkunç rüya ekler.Bir  süre sonra maceraperest bir kadından mektup alır.İrfan bu mektuba coşkun ve duygulu bir cevap yazdıktan sonra konferansının ikinci bölümünü hazırlar.Ev halkını ,mahalle esnafını kıyametin kopacağına inandırmıştır.Herkes birbirine itiraflarda bulunarak helalleşir.İkinci konferansta İrfan’ın kıyamet sahnesini tasvir ettiği sırada ,önceden hazırladığı küçük oyun sahnelenir.Etrafta patlayan çatpatlar ,fişekler ,yukarı katta devrilen masa ve dolaplar ,kadınları çılgına çevirir. Bu sırada tanımadığı hayranı ile mektuplaşması sürmektedir.Onun hakkında çok kötü şeyler öğrenmesine rağmen kadına evlenme teklif eder.Kadının bu evlilik için bir şartı vardır.
Kuyruklu yıldızın çarpacağı ana kadar İrfan’a yüzünü göstermeyecektir. Halley’in görüneceği gün düğün yapılır.Evin damında dürbünle gökyüzünü araştıran gelinle güvey arasında bilimsel , felsefi ,uzun konuşmalar geçmektedir. Genç gelin ,evliliğinin ilk gününden aklını ,bilgisini kocasına ispat ederek, eşit şartlarda  sürecek bir beraberliğin temelini atmıştır.Gelin hanım İrfan’dan kadınların öcünü almak için bir oyun yapmıştır ve bu oyunun sonunda İrfan’ın ona iyi bir koca olacağını anlamıştır.
 3. KİTABIN ANAFİKRİ :
İnsanların cahilliklerinden dolayı farklı yorumlanan bazı olaylar sonucunda ,kandınların ve erkeklerin eşit şartlarda  muhakeme gücüne sahip olduklarını ve kurulan yeni bir yuva anlatılıyor.
 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
 İRFAN GALİB :Batı tahsili görmüş, yaratıcı zekasını  iyi kullanan insanları çok  rahat etkileyebilen tuhaf ,yakışıklı bir gençtir.
LÜTFİYE : İrfan’ın evlendiği ,zeki ve güzel ,iyi bir eğitim almış hanımefendidir.
EV HALKI   :Cahil, herşeye  çok rahat inanabilen sevdiklerine yürekten bağlı olan kişiler.
ESNAF     : Her duyduğuna çok çabuk inan ,araştırmayı sevmeyen cahil insanlar.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Kitapta ustaca hazırlanmış entrikalara yer verilmiş. Toplumun çok çeşitli alanlardaki günlük yaşayışı ,değer hükümleri eleştirilmiştir.Batı özentisi olanlara şiddetle çatılmaktadır.Bunun için yazar ,mizah unsurunu ustalıkla kullanmıştır.Mizahi boyutuyla düşündüren ,okurken  değişik dünyalara götüren güzel bir roman.
KİTABIN ADI                   :LÜZUMSUZ ADAM
KİTABIN YAZARI            :SAİT FAİK ABASIYANIK
YAYIN EVİ VE ADRESİ   :BİLGİ YAYINEVİ
BASIM YILI                    :MART 1987
KİTABIN İÇİNDEKİ ESERLER
-LÜZUMSUZ ADAM
-BEN NE YAPAYIM?
-BİRANEDEKİ ADAM
-MÜRÜVVET
-İP MESELESİ
-MENEKŞELİ VADİ
-BİZİM KÖY BİR BALIKÇI KÖYÜDÜR
-KAÇAMAK,PAPAĞAN,KARABİBER
-BACAKLARI OLSAYDI
-AYTEN
-PAPAZEFENDİ
-BİR KÜLHANBEY HİKAYESİ
-KAMERİYELİ MEZAR
-HAYVANCA GÜLEN ADAM
1.    KİTABIN KONUSU:
Mansur Bey adlı,bütün günleri aynı faaliyetler çerçevesinde geçen bir adamın hikayesi anlatılıyor.Hayatındaki sıradanlıklar ve bundan duyduğu zoraki mutluluk en ince ayrıntısına kadar belirtiliyor.Sonunda ise bu hayattan nasıl vazgeçebilirim sorusunu soruyor kendi kendine.
2.    KİTABIN ÖZETİ:
Haftanın 7 günü aynı şeyleri yapan  Mansur Bey her zaman ki gibi kahvesine gider ve kahve sahibi Yahudi bayanla kapuçinolu fransızca sohbetine başlar.Daha sonra kütüphaneye giderek bir Fransızca dergi alır.Çünkü bu dergi yarınki sohbetine yardımcı olacaktır.Öğlene doğru işkembecisine gider ve ekşi ekşi limonlu işkembesini içer Bayram’ın dükkanında .
Akşam Fransızca dergisindeki bilmediği kelimeleri tercüme ederken uyuyakalır.Fakat saat 4:30’daki akşam gezintisi için uyanacaktır elbette.Gezinti sırasında akşam olduğunu pastahanesinin perdesi çekilnce anlar.Portakalını alır ve meyhaneden çıkan insanları izlemeye başlar.Daha sonra karşı meyhaneye girer,her zamanki içkisini içer ve her zaman olduğu gibi zurnacı ,zurnasının kamış düdüklerinden birini değiştirirken masasından kalkar.
Yedi seneden beri mahallesinden çıkmayan Hünsar Bey bir gün mahalesinden çıkmaya karar verir.
İstanbulun güzelliği onu büyülemiştir ve aklına ne gelir biliyor musunuz? Dükkanla,evi satıp,gazinodaki alnı dar kızı metres tutup,daha sonra bir Boğaziçi vapuruna binip,Bebek’le Arnavutköy önlerinde oturduğu tabureden kalkıp,kendisini denizin içine bırakıvermek.
3.    KİTABIN ANAFİKRİ:
Her gün aynı şeyleri yapan bir adamın gerçekleştirdiği faaliyetler en ince detayına kadar anlatılıyor.Rutin faaliyetleri gerçekleştirmesine rağmen ,içinde daha değişik şeyler yapma isteğinde olan başka bir insan var ve bu da  diğer kişilerle olan ilişkilerinde ve düşüncelerinde açığa çıkıyor.
4.    KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Hünsar Bey ,sakin bir yaşam seven veya başka işlerle uğraşma düşüncesinde olmayan biridir.Detaya inersek işkembe çorbası içmeyi seven,Fransızca’ya meraklı ,tek geliri dükkan kirasından ibaret bir insan…
Bayram,işkembe dükkanının sahibi.
Salomon,portakal satıcısı.
Ve pastahanenin sahibi Yahudi kadın.KİTABIN ADI : TÜRKÜN ATEŞLE İMTİHANI
KİTABIN YAZARI  : HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ : ATLAS KİTABEVİ  
BASIM YILI : 1994 / 11. BASKI
 KİTABIN KONUSU:
Halide Edip Adıvar’ın 1. Dünya Savaşı sonrasından cumhuriyetin ilan edilinceye kadar yaşadığı anıları anlatılmaktadır.
ESERİN ÖZETİ:
30 Ekim 1918’de İngilizler’in İstanbul’u işgal etmesiyle Türk insanının durumu yorgun, şaşkın ve canından bıkkın bir haldeydi. Yıllarca süren savaştan, sefaletten sonra bir de yurdumuzun işgal edilmesi, yani özgürlüğümüzün elimizden alınmak üzere olması  Türk insanını bu hale getirmişti. İstanbul’da yaşayan, çoğunluğunu genç subayların oluşturduğu milliyetçiler, gizli dernekler kurup İtilaf Devletleri’nin toplattığı silahları Anadolu’ya kaçırmaya çalışıyor, bir yandan da memleket için kurtuluş yolları arıyorlardı. Halide Edip, bu derneklerin başkanlarına yakın biri olarak, milliyetçilerin bir araya gelip toplantı yapmak için ne büyük zahmete katlandıklarını bizzat yaşamıştır. Halk ise gazeteler sansür altında olduğundan, olan bitenden habersiz, padişahın İngilizler’le kurduğu yakınlıktan ve İngilizler’in medeni bir devlet olmasından dolayı Anadolu’yu Osmanlı Türklerine bırakacaklarını sanıyordu. Bizi savaşa sokan ittihatçıların çoğu Meclis-i Mebusan’da vekildi ve halk bunlara tepki duyuyordu. Bunu fırsat bilen Tevfik Paşa meclisi kapatmıştı. 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgalinden sonra İngilizler Anadolu’ya giden bütün yolları tutmuşlar, tenha yolları da Osmanlı içindeki Hristiyan çetelerine tutturmuşlardı. Dernekler faaliyetlerine devam edemez olmuş, Halide Edip gibi milliyetçi kişiler hakkında idam kararları çıkarılmaya başlanmıştı. Özellikle Halide Edip’in Sultanahmet mitinginde söylediği “…hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir.”  sözü şimşekleri kendi üzerine çekmişti.
Daha fazla İstanbul’da kalamayan milliyetçiler Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasıyla Anadolu’ya kaçmaya başlamışlardır. Bu kaçış ikişer üçer kişilik gruplar halinde ve çok tehlikeliydi. Düzenli olarak silah kaçıran ve milliyetçilerin güvenliğini sağlayan, İzmit’teki ve Adapazarın’daki en kalabalığı 80 kişiden oluşan çetelerdi. Bu çeteler, geceleri milliyetçileri köylerde ağırlıyor, yağmur, çamur, yorgunluk gibi zor şartları hiçe sayıyorlardı. 11 gün süren yolculuğun ardından Ankara Garı’nda Mustafa Kemal ve halk tarafından karşılanan Dr. Adnan ve Halide, o gün bir eve yerleşir ve hemen ertesi gün eski Ziraat akültesi binasında olan karargahta çalışmaya başlarlar. Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’nden sonra yeni bir meclis kurulması zorunluluğu gündeme gelmişti. Mustafa Kemal her ilden ikişer milletvekili seçilip Ankara’ya gönderilmesini talep eder. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi kurulur ve Mustafa Kemal meclis başkanı seçilir.
Bu olaya muhalefet olan Hilafet yanlılarının kurduğu ordu, meclisin kapanması için Ankara’ya doğru yürüyüşe geçer. Bu isyanı  bastırabilecek bir tek bu çeteler vardı. Mustafa Kemal bunları durdurmak için Çerkez Ethem’i görevlendirdi. İzmit’te gerçekleşen bu kuvvetlerin çarpışmasından Çerkez Ethem galip geldi. Bu galibiyet çetelerin itibarını artırdı. Ali Fuat Paşa bile üniformasını çıkarıp dağlara çıkmıştı. Çeteler büyük bir kuvvet olmalarına rağmen ordunun himayesine girmeyi reddediyorlardı. İhtiyaçlarını da halktan zorla karşıladıkları için de sürekli sorun yaratıyorlardı.
İlk iş olan düzenli ordunun kurulması, Aralık ayının sonlarına doğru,  büyük kavgalarla gerçekleştirildi. Ethem’in 3 bin kişilik ordusu, 100 makineli tüfeği ayrıca 4 topu vardı. Bu gücüne güvenerek meclise; faaliyetlerinin durdurmasını, halkı yeniden savaşa sokmamasını, İstanbul hükümetiyle işbirliği yapmasını söyleyen bir ültimatom gönderdi. Yunanlılar Bursa’ya yürümeye başlamıştı ama Ethem’le Albay Refet, yani kardeşler savaşıyordu. Ethem düzenli odunun kuvvetlerine karşı koyamayıp kuvvetlerini geri çekmek zorunda kaldı. Ordumuzla 11 Ocak’ta (1.İnönü) Eskişehir’in batısında karşı karşıya gelen Yunanlılar Albay İsmet komutasında ağır bir yenilgiye uğradılar. Bundan dolayı, toplanan Londra Konferansı’na Ankara’dan da temsilcileri çağırdılar. Sevr’in bir benzeri olan bu konferanstan bir sonuç alınamamış ve Yunanlılar Afyaon’dan saldırıya geçmişlerdi. 31 Mart’ta (2.İnönü)  yine bozguna uğratılan Yunanlılar geri çekilmek zorunda kaldılar.
Bu dönemde askerlere yardım amacıyla Hilal-i Ahmer (Kızılay) Hastahanesi’ne gönüllü olarak hastabakıcı olarak Eskişehir’de, cephe gerisindeki bir hastahanede çalışmaya başladı. Bu arada Yunanlılar boş durmuyor İzmir’I bir silah yığınağı haline çeviriyordu. Bunda İngilizlerin Yunanistan’a yaptığı silah ve maddi desteğin büyük payı vardır. Hazırlıklarını tamalayan Yunanlılar bizim 4 katıumız kadar bir kuvvetle, 9 Haziranda saldırıya geçtiler. Bu saldırılara karşı koyamayan ordumuz, toparlanmak için Sakarya’nın doğusuna çekildi.
Bu geri çekilme mecliste büyük çalkantılara neden oldu. Yapılan oylamayla Mustafa Kemal başkomutan seçildi. Tekalif-I Milliye emirleri çıkartılıp ordumuzun ikmal işleri halk tarafından yapıldı. Ordunun kurulmasında en çok emeği geçen Refet Paşa durmadan çalışıyor, memleketin her tarafını arayıp, tarayıp  gönüllü askerler topluyordu. Savaş başladığında 25.000 askerimiz vardı. Bunların 16.000’i  şehit olmasına rağmen savaş sonunda 40.000 askerimiz vardı. 2 ay gibi kısa bir sürede hazırlıklarını tamamladı. İçindeki milli duygularla sürekli dürtülen Halide, silah altına girmeye karar verir. Mustafa Kemal’in karargahında çalışmaya başlar. Buradaki görevi, günlük zaiyat raporlarını tutmak ve yabancı gazeteleri takip edip, yabancı kamuoyunun savaşla ilgili düşüncelerini çevirip Mustafa Kemal’e iletmekti.   Ordumuzun Yunanlılara göre sayısının az olmasından dolayı güzel bir savunma planı yapıldı. 25 Ağustos’ta çarpışmalar başladı. Fedakar Türk askerleri öleceklerini bilseler bile mevzilerini terk etmeyip çarpışırlar ve mevzilerimize Yunanlıları sokmazlar. Savaş 22 gün sürmüş ve dünyanın en uzun süren meydan muharebesi olmuştur. 19 Eylül’de başlayan yunan geri çekilişi 16 Eylül günü sonlanmıştı. Artık zafer bizimdi.
Mustafa Kemal’in sabahlara kadar çalıştığını yakından takip eden Halide ona “Savaş bitti. Artık dinlenmeye çekilme vaktiniz geldi.” dediğinde sert bir tepkiyle “Asıl savaş bundan sonra başlıyor.”  cevabını almıştı.
22 Eylül’de Mudanya Mütarekesi imzalanmış resmi olarak savaş galibiyetimizle bitmişti. Yunanlılar kaçarken geçtikleri köyleri yakıp yıkmışlardı. Bu savaşta onbaşı rütbesi alan Halide’nin bir görevi daha vardı. Tetkik-i Mezalim Heyeti’nin başına geçmek ve Yunanlıların verdikleri zararları tespit etmek, Anadolu insanına ettiği işkenceleri kayıtlara geçirmekti. Çok acı olayların yaşandığı Anadolu köylerinde halkın yaşadıkları anlatmakla bitmez. Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU, Yusuf AKÇURA ve bir fotoğrafçının olduğu bu heyet çalışmalarını bitirdikten sonra Ankara’ya döner. Döndüğünde, asker üniforması giyen küçük çocuklar, Halide’nin dikkatini çeker. Bunların neci olduklarını yanındaki yüzbaşıya sorar. Bunlar Kazım Karabekir Paşa’nın evlat edindiği, yaşları 6 ile 14 arasında değişen, ailelei savaşta ölmüş, 2 bin kadar yetim Türk çocuğu idi. Bu örnek davranışından dolayı Kazım Paşa’yı ziyaret edip tebrik eder.
Halide Edip yurdumuzun düşmanlardan temizlenmesinden duyduğu huzurla eşyalarını toplayıp İstanbul’a, çocuklarının yanına, doğup büyüdüğü eve döndüğünde Mahmure ablasıyla çocukluk günlerinde olduğu gibi kucaklaşır.
ANAFİKRİ:
Her konuda risk almaktan korkup kaçmamalıyız. Eğer Mustafa Kemal kendi hakkında çıkarılan idam cezasından korkup bir kenara çekilseydi, bugün, bu ülkede yaşamıyor olacaktık. Hiçbir zaman sürü psikolojisiyle bir yere takılıp gitmemeliyiz. Yaptığımız her hareketi, söyleyeceğimiz her sözü inceden inceye düşünmeliyiz.
 KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
HALİDE EDİP ADIVAR: Kısa boylu, ingilizce ve fransızca bilen, tanştığı insanlarla çabuk kaynaşan, etkili konuşmalar yapabilen vatansever bir kadın, hastabakıcı, gazeteci, yazar, asker, çevirmen.
ADNAN ADIVAR: Çalışkan, insanlar arasındaki fikir uyuşmazlıklarını gideren, yüreği vatan sevgisiyle dolu bir doktor. Sağlık Bakanlığı ve Meclis İkinci Başkanlığı yapmıştır.
Mahmure: Hlide Edip’in evinde çalışan, ayrıca ona arkadaşlık eden bir mürebbiye.KİTABIN ADI : YALNIZIZ
KİTABIN YAZARI : PEYAMİ SAFA



KİTABIN KONUSU : 


Bir genç kızın hayallerinin son bulması.


KİTABIN ÖZETİ : 


Tarık, Feriha’yı seven fakat geçmiş yaşamında farklı kadınlarla birlikte olan birisidir. Feriha ile bir köy bahçesinde buluşurlar. Tarık, kendine ait olan bir dünya kurmuş ve bu dünyanın içerisine yalan, kin, nefret gibi duyguları sokmamıştır.Tarık’ın kardeşi Feride, Ahmet’i sever, ama ailesine bu sevgisini açıklayamaz. Çünkü Ahmet bir isyancıdır. Fakat Feride’nin Ahmet ile birlikte olmasından sonra sessizleşmesinden annesi olanları anlar ve Feride’ye bağırıp çağırır. 

Feriha, Tarık’a o zamana kadar yalan söylemiştir. Ama son günler yalan söylediğini sezer. Feriha’nın Paris’te arkadaşlarına özenerek, yaşlı bir adamla evlenip Paris’e yerleşme isteği gün geçtikçe artar. Arkadaşının İstanbul’a gelmesiyle buluşurlar, ama arkadaşını çevrenin sevmemesinden dolayı bu buluşmalar gizli olur. Feriha, Tarık’ı gerçekten sever, ama Paris’e gitme fikri de ona cazip gelir. Feriha’nın babasının ölmesi evde daha da sıkı yönetim ilan edilmesine neden olur. Feriha’nın abisi ne Paris’ten gelen arkadaşalrıyla ne de Tarık ile görüşmesine izin vermektedir. Feriha’nın rahat bir hayat yaşama isteği galip gelir ve arkadaşıyla Paris’e gitmeye karar verir. Yaşlı bir adamın metresi olacaktır. Bunu öğrenen abisi önce dışarı çıkması yasaklar daha sonra Feriha’yı odasına kilitler. Feriha içeride arka arkaya sigara içmeye başlar. Bu sırada Tarık’ın burnuna yanık kokuları gelmektedir. Ama hiçbir yer yanmamaktadır. Feriha sigarayı yakmak için çakmakla uğraşırken yatağın çarşafını yakar. Kaçmak istemesine rağmen odanın kapısı kilitli olduğu için dışarı çıkamaz. Duman kokusunu alan hizmetçi abisini kaldırır. İçeri girdiklerinde çok geç kalmışlardır. Artk Feriha hayata gözlerini yummuştur. Feriha’nın not defterinde “Biz, hepimiz sadece kendimizi düşündüğümüz için yalnızız ve yalnız kalacağız” cümlesini okuyunca kızın üstüne çok yüklendiklerini anlarlar, ama çok geç kalmışlardır.


KİTABIN ANA FİKRİ : İnsanlar dertlerini paylaşmalı, yalnız başlarına sıkıntılarını içlerine atarak sıkılmamalı, düşüncelerini açıkça söyleyebilmelidir. KİTABIN ADI Yüreğinin Götürdüğü Yere Git


KİTABIN YAZARI Susanna TAMARO, çev.Eren CENDEY 


YAYINEVİ VE ADRESİ Can Yayınları / İSTANBUL 


BASIM TARİHİ 1999 


KİTABIN YAYIM MAKSADI İnsanların İçlerinden Geldiği Gibi Davranmasını Hatırlatmak 


KİTABIN ÖZETİ :

Kitap 80 yaşındaki ihtiyar bir kadının büyütüp yetiştirdiği ancak, Amerika’da yaşamaya karar veren torununa yazdığı fakat asla postalamadığı bir dizi mektuptan oluşmaktadır.
Acı bir trafik kazası sonucu kaybettiği kızından ona kalan tek miras torunudur. Bir nevi kuşak çatışmasının sonucu aralarında hiçbir diyalog kalmayan torunu ani bir kararla onu terk etmiş ve Amerika’ya gitmiştir. O ise torununun sevimli köpeği ile koskoca evde tek başına yaşamak zorunda kalmıştır.
Gençliğinde çok akıllı, hareketli ve yaşam dolu bir kişiliğe sahip olan bu kadın kendi kafasına göre bir eş bulamadığı için oldukça geç yaşlarda bir evlilik yapmıştır. Uzun süre çocuğu olmadığı için tedavi görmek maksadıyla gittiği kaplıcalarda tanıştığı bir doktorla fırtınalı bir aşk yaşar. Sadece üçer haftadan oluşan iki tatil süresince birlikte olabilmişlerdir. Fakat bu aşkı telefonlarla ve mektuplarla sevdiği erkek ölene dek yoğun bir şekilde yaşar. İkinci buluşmalarının sonunda sevdiği erkekten hamile kalır. Fakat çocuğunun gerçek babasını kocasından ve herkesten gizler. Çocuğunu büyük bir sevgi ile büyütür. Kendi gençlik yıllarında yaşadığı kısıtlamaların hiçbirisini kızına yaşatmamaya kararlıdır. Ona her şeyin en iyisini vermeye çalışır. Fakat bu tutumu kızını tamamen asi ve geçimsiz bir insan yapmıştır. 
Annesine hiçbir birsaygısı ve hoşgörüsü olmayan kızı, 60’lı yılların özgürlük çılgınlığına kendini kaptırmış ve Türkiye’de geçirdiği bir tatil sonrasında bir çocuk dünyaya getirmiştir. Çocuğunun babasını bile tanımayan kadın bazı saplantılarından ötürü psikolojik tedavi görmektedir. Duygusal bir ilişki içerisinde de olduğu doktoru onu aldatmış ve bir takım evraklar imzalatarak büyük miktarda bir paraya kefil etmiştir. Her şeyi anladığında iş işten geçmiştir. O hiç saygı duymadığı annesine yardım istemeye koşar. Çok hararetli bir tartışma sonrasında annesinin ağzından kaçan kısacık bir cümle onu alt üst eder. 
Hiç ummadığı bir anda babasının öz babası olmadığını öğrenir. Arabasına atlayıp hızla annesinden uzaklaşmak isterken trajik bir kaza sonucu hayatını kaybeder. Hayatta tüm sevdiklerini bir bir yitiren ve kendisini hayata bağlayacak hiçbir şeyin kalmadığını düşündüğü bir anda torununa bakacak başka kimsenin olmaması bu ihtiyar kadını yeniden yaşama bağlamıştır. Çok büyük zorluklarla büyüttüğü torunu bir gün hiçbir sebep yokken Amerika’ya gitmek istediğini söylediğinde O hiç karşı çıkmamış, aksine onu desteklemiş ve içinden geldiği gibi davranmasını öğütlemiştir. Uzun bir yaşamın kendisi ile iç hesaplaşmasını, sorumlu hissettiği insana karşı bir itirafname, bu kitabı yaratmıştır.
Torununa, insanların hayatları boyunca önemli kararlar aşamasında yapmaları gereken tek şeyin, durup yüreklerinin sesini dinlemek olduğunu, ancak bu şekilde gerçek mutluluğun yakalanabileceğini anlatmakla geçmiştir. Onca postaya verilmemiş mektup....
SONUÇ :



1. KİTABIN ANA FİKRİ : 

Bunca teknolojik gelişmeye rağmen hala insanların duygularının var olduğunu unutulmaması insanların ancak şartların gerektirdiği şekilde değil de içlerinden geldiği gibi hareket ettikleri zaman gerçekten mutlu olabilecekleri. 



KİTABIN ADI :VURUN KAHPEYE

1.KİTABIN KONUSU: 

Kitap,Aliye adındaki genç bir İstanbullu öğretmenin, kimsenin gitmek istemediği Anadolu topraklarında yaşadığı içler acısı bir durumu anlatır. Aşkla karışık bir vatan sevgisidir onunki. Ve vatanı uğruna namusundan fedakarlık eden bu kızın acı ama bir o kadar da kahramanca ölüme gidişinin öyküsüdür. 


2. KİTABIN ÖZETİ:

Kitap, Aliye’nin hayatındaki amacını belirten sözüyle başlar: “Toprağınız toprağım, eviniz evim; burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!”. Ve Aliye’ye ait tasvirlerle devam eder. Aliye daha sonra hayatını kaybedecek olan Yüzbaşı bir babanın ve veremli bir kadının kızıdır. Asker babası ona iç kuvvetini, verem anası ise ezeli ve hasta içliğini vermiştir.
Öğretmen okulunu bitirir. Diplomasını alır. Genç bir öğretmenin, “Anadolu’da çalışınız!” telkini ona yeni bir yol gösterir. O, İstanbul’da yer bulabilmek için her aşağılığa katlananların haline küçümseyerek bakardı. Nihayet hiçbir kimsenin gitmediği…kasabasının açık bulunan öğretmenliğini kendisine verdikleri zaman Haydarpaşa’dan tek bavuluyla trene biner.
Aliye okulu bulur ve müdürün gelmesini bekler. İki kişi konuşa konuşa merdevenlerden iner. Biri müdür, diğeri ise Ömer Efendidir. Maarif Müdürünün toparlak siyah sakallı, bulanık sünepe gözleri, hileci uzun yüzü altında iğrenç, ince dudaklı bir ağzı vardır. İdare meclisi Ömer Efendi, sarıklı, temiz yüzlü, kır sakallı, gün görmüş yüzlü bir insandır. Müdür ve Ömer Efendi, Aliye’nin nerede kalacığını konuşurlar. Müdür okulda yatıp kalkmasını tavsiye eder. Fakat Ömer Efendi, hileci Müdüre kaşı çıkar ve Aliye’ye kendi evinde kalmasını söyler. Olayı iyi analiz eden Aliye, bunu kabul eder.
Ömer Efendi ile Gülsüm Hala… İki yanlız çift… Aliye’yi ölen kızlarının yerine koyarlar. Onlar Aliye’yi kızı Emine gibi severler; Aliye de onları bir ana-baba gibi görür. Artık Aliye’nin de anası-babası vardır.
Aliye yeni okulunda, yeni öğrencilerine ders vermeye başlamıştır bile. Sınıfta tam bir ikilik ve ayrımcılık mevcuttur. Varlıklı ailelerin çocukları, sınıfta her istediklerini yapmaya hakları varmış gibi davranmaktadırlar. Her zaman dövülen gariban çocuğu olurdu. Yine bir kavgada Aliye haksız olan bir çocuğu döver. Ama bu çocuk kasabanın en zenginlerinden olan Uzun Hüseyin Efendi’nin oğludur. Uzun Hüseyin, Aliye’yi ders esnasında penceresinden izlerdi. Aliye’ye az da olsa göz koymuştur. Oğlunun bir İstanbullu bayan öğretmen tarafından dövüldüğünü öğrenir ve hemen dersaneye girer. Tartışırlar ve Uzun Hüseyin ağzının payını almış bir şekilde geri döner.
Aliye bütün dedikodulara rağmen kalbinin en genç, en imanlı gücüyle okulda çalışır. Müdürün şüpheli yardımına, karısının kıskanç iftiralarına, Hüseyin Efendi’nin tehlikeli öfkesinden doğan etrafındaki tehlikeli havaya rapmen mevki kazanır. Okulda çocuğu olan her ana ona büyük bir sevgiyle sarılmıştır. Fazla olarak Hüseyin Efendinin evlenme teklifini geri çevirmiştir. Fakat memur hanımların ona karşı pek kuvvetli bir düşmanlık uyandırır. Bütün kasaba leh ve aleyhinde yalnız Aliye ile ilgieniyor, yalnız Aliye’yi konuşur.
Aliye coşkun bir ruhla çoçuklara elinden geldiği kadar Türklüğü aşılamaya çalışır. Onlara vatan sevgisini verir. Çocukların ellerinde bayraklar, sokak sokak dolaşır. Bu, tabii olarak, ona kuvvetli bir Kuva-i Milliye taraflılığı rengini verir. 
Eşraf, Kuva-i Milliyeyi, bir çeşit bolşeviklik ve halkın mallarını alıp halka dağıtacak bir şey diye anladıkları için üzüntülüdürler. Hala düşmanın durmadan ilerlemesi, Kuva-i Millieyenin ordusuz günleri, eşrafı yeni savunma kuvvetine bütün bütün aleyhtar yapmıştır. 
Cuma günü namaz vaktinde Aliye çocuklarını toplar, bayraklı, şarkı söyleyerek gezerler.
Namazdan sonra Fettah Efendi halkı meydana toplamış Kuvayi Milliye aleyhinde vaaz’eder. Aliye, konuşmaları duyar ve buna kızar. Kalabalığa ilerler. Kendini kalabalığın ortasında bulur. Çekinir önce. Derken, uzaktan ellibin kişilik Kuvayi Milliye birlikleri gözükür. Birlik komutanı Tosun Bey, olaya el atar. Kalabalık dağılır. Halk Tosun Beyin Ömer Efendilerde kalmasını kararlaştırır. 
Akşam olunca Ömer Efendi, Tosun Paşaya Hacı Fettah Efendinin halka yaptığı Kuvayi Milliye aleyhtarı konuşmalardan bahseder. Yüzü açık diye namuslu bir kızın az daha parçalattırılacağını anlatır.
Tosun Bey, üçüncü gününde halka bir duyuru yapar. Halktan bir miktar ordu için para toplanacağını söyler. Halk buna itaraz etse de boşuna! Fettah Efendinin yaptığı küstahça konuşmalarından dolayı cezasını çok ağır çekeceğini söyler.
Başta Fettah Efendinin karısı olmak üzere bir grup eşraf kadını Tosun Paşayı caydırmak için Aliye’ye yalvarmaya giderler. Okulda kadınlar kızı yakalayıp başlarlar dert yanmaya… Kadınların sızlanmalarına dayanamayan Aliye, onlara söz verir. 
Aliye, Tosun Beyle konuşur. Aliye’nin etkileyici gözleri ve sözleri, Tosun Paşayı ikna eder. Akşam Tosun Bey, ahaliyi toplayıp Aliye’yi Ömer Efendiden ister. Tosun Bey yapılacak olan bir baskın için başka bir köye gider ve Aliye’yi, Ömer Efendiye emanet eder.
Yalnız Hacı Fettah Efendinin öfkesi ve kini eskisinden çok fazladır ve Kantarcıların Hüseyin Efendinin beyninde bir hançer vardır. İkisinin de kafasında bir tek fikir hakimdir: Tosun’un hareketinden… kasabasındaki düşman komutana haber vermek, Tosun’un on beş gün sonra dönüp Aliye’yi almasının önlemek…
Hacı Fettah Efendi ve Uzun Hüseyin düşman karargahına varır. Komutan Damyanos’la görüşürler. Tosun Beyin tüm planlarını anlatırlar ona. Ömer Efendinin Tosun Beye olan yakınlığından bahsederler. Fettah Efendi, en kuvvetli duygularına değinir: Aliye… Aliye’den bahseder: güzelliğinden, şeytanlığından, kasabanın erkeklerini nasıl baştan çıkardığından… Fakat Uzun Hüseyin Aliye konusundan rahatsız olur. Çünkü ona yalnızca o sahip olmak ister.
Damyanos, Kasabayı altüst eden bu kadar önemli bir Türk kızını, hayalini şiddetle kamçılar. Kız güzel ve ona aşık olan Hüseyin Efendi çevrenin en zengini…. 
Aliye, Tosunsuz günlerini onun hayaliyle geçirir.
Sabaha karşı düşman ordusunun ayak sesleri duyulur. Halk tutunacak tek dal olan Hacı Fettah Efendiden yardım dilenirler. Ama Hacı Fettah Efendinin halktan bir isteği vardır: Birkaç Kuva-i Milliyecilerin öldürülmesi…. Başta Ömer Efendi!
Damyanos’u Fettah Efendi karşılar. Derhal Aliye’nin evini korumaya aldırttırır. Daha önceden servet sahiplerini öğrenmiştir. Anadolu’da edinebileceği son serveti burada elde etmeye karar verir. 
Ardadan iki hafta geçer. Zulüm yapma en fena devrini yaşamış ve durmuştur. Fakat Fettah Efendi muradına tam olarak erememiştir. Ömer Efendi bütün aramalara rağmen bulunamamıştır. Hüseyin Efendi ise Aliye’nin komutanın eline geçmesi ihtimaliyle azap içinde dolaşır. Bunu anlamış olan Damyanos Aliye’yi bir yem gibi kullanmak istemektedir.
Aliye küçük bir çocuktan Ömer Efendinin yakalandığı haberini alır. Beraber nöbetçi askerlere gözükmeden kaçarlar. Aliye, Damyanos’tan babasını serbest bırakmasını ister. Bu ihtaşamlı kız karşısında eli kolu bağlanan komutan kızın isteğini yerine getirir. Rumca konuşmaları ve komutanın Aliye'ye boyun eğmesi Fettah Efendiyi çileden çıkartır. Aliye’nin çarşaf giymiş gavur kızı olduğunu halka yayar. 
Domyanos, onları serbest bırakarak, Tosun Beyin kasabaya gelmesini sağlayıp onu öldürerek Aliye’ye sahip olmak düşüncesindedir.
Zaman geçer. Damyanos kızla görüşmelere başlar. Ona sevdiğini söyler. Zorla ona sahip olmak ister. Fakat başarılı olamaz. Çünkü o karşılıklı bir sevgi istemektedir. 
Karşılıklı ilişkiler bir süre devam eder. Bu arada Tosun Bey, gizlice Aliye’nin evine girmeyi başarır. Gece birlikte olurlar. Ertesi günü bu kasabayı düşman kuvvetlerinden temizlemek için Tosun Bey bir saldırı yapacaktır. Sabah uyandıklarında etraflarının askelerle çevrili olduğunu görürler. Bunun üzerine Aliye, Domyanos’a gider. Evinin etrafından askerlerin geri çekilmesini ister. Aliye’nin bu isteğine karşılık Damyanos ona evlenmeyi teklif eder. Aliye, düşmandan kurtulacak olan kasabasını düşünür: düşmandan, pisliklerden temizlenmiş Türk kasabası… Her şey onun kararına bağlıdır. Mecburen kabul eder. Üç-dört gün orada kalır. Sonra Türk ordusu kasabaya girer. Aliye hemen kaçıp saklanır. Türk ordusu bölgeye girene kadar Fettah Efendi Aliye’yi bulur. Bu arada Domyanos ve askerleri kasabayı terk eder. Aliye halkın önünde dövülür. “Vurun kahpeye, vurun kahpeye” diye bağıran Fettah Efendi halkı da ateşleyerek hep bir ağızdan “kahpe” diye bağırmalarını sağlar. Türk birlikleri Aliye’yi ölü olarak bulurlar. Tosun Bey yoktur. Çünkü vücudunun yarısı gitmiştir. Görevlendirdiği askerler ona Aliye’nin öldüğü haberini bildirirler. 
Ve Tosun Bey tarafından mezarı diktirilir. Birliğin başındaki Ali Beyden bir ricası vardır:”Ordunun kurtarıcısı, cephanenin atılmasını hayatı pahasına, en korkunç bir facia, belki ebedi bir leke karşılığında alan büyük bir kadın olduğunu ilan et!” Ve o bu topraklar üstünde gerçekleşmesi için hayatını verecektir: “Toprağınız toprağım, eviniz evim. Burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiç bir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!”


3. ANAFİKİR:


Bugün bu topraklar üzerinde güvenli yaşabiliyorsak, gülüp eğlenebiliyorsak, sevip seviliyorsak, rahatça uyuyup yeni bir güne “merhaba” diyebiliyorsak, mutlu bir yaşam sürebiliyorsak… unutmayalım ki tüm bunlar binlerce Aliyelerin namusunu, canını vatanının kurtulması uğruna feda ederek ve binlerce Tosun Paşaların gazi ya da şehit olmasıyla bu imkanlara kavuşabilmişizdir. Bugün bize düşen görev onların hala yaşayan bedenlerine acı ve ızdırap çektirtmemek…



4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:


a. Olaylar isimsiz bir kasabada geçmektedir. 

b. Kasabadaki şahıslar, iki gruba ayrılmıştır: Kuva-i Milliyciler ve Kuva-i Milliye karşıtları.
I.Aliye: Kuva-i Milliye taraftarıdır. Etkileyici, başdöndürücü gözleri onun en büyük silahı olmuştur. Siyah başörtüsü altından pembe, ince yüzü üzerine uzanan saçları halkın peşine düşmesine kafi gelmiştir. Kitapta başrolde görev almıştır.
II.Ömer Efendi ve Gülsüm Hala: Aliye’nin yeni ana-babası. Aliye’yi “kurtlar”ın elinden kurtaran Kuva-i Milliye taraftarı yaşlı bir aile. 
III.Hoca Fettah Efendi ve Uzun Hüseyin Efendi: Kasabayı galayana getiren, kasabada dedikodu yayan sadece kendi menfaatlerini düşünen iki Kuva-i Milliye düşmanı. Kasabanın en zenginleri olup halkı istedikleri gibi kullanan düşman taraftarları, vatan hainleri.
IV.Tosun Paşa: Kahraman bir Türk subayı. Kasabanın kurtulmasında başrolü oynamıştır. Yaptığı bazı zamansız ve dengesiz davranışlar ondan bazı şeylerin kopmasına neden olmuştur. KİTABIN ADI 
Anamın Kitabı
KİTABIN YAZARI Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
YAYINEVİ VE ADRESİ İletişim Yayınları Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ 1999
K İ T A B I N K O N U S U Bilinçaltının çocukluktaki önemi

KİTABIN ÖZETİ : 


Yakup Kadri, Aydın ve Manisa’da hüküm sürmüş Karaosmanoğulları sülalesine mensuptur. Yazar altı yaşına kadar babasının Mısır’daki İbrahim Paşa Konağına yerleşmiş ve İkbal Hanımla evlenene kadar burada yaşamıştır. İkbal Hanımla evlendikten sonra Kahire’ye yerleşmiştir. Daha sonra İbrahim Paşanın ölmesi nedeniyle Manisa’ya yerleşmiştir. Eser, hayatının doğrudan doğruya bu bölümleriyle ilgilidir.

Yazar babasını, çevresinde çok saygın bir kişiliğe sahip olmasına rağmen sevmez. Babasının konuşma tarzı, hareketleri, konuşması ve bilhassa annesine karşı olan davranışları yazara çok ilkel gelir. Nitekim babası eve geldiğinde önüne konulan terlikleri giydikten sonra annesini peşinden sürükler, kendisi ile ilgilenilmekte biraz gecikilse evi velveleye vererek huzursuzluk çıkartır.
Yazarda geçmişe daima bir özlem vardır. Lalasıyla Nil boyunca Ehramlara doğru ya da şehrin kalabalık caddelerine doğru yapılan gezintiler, hele babasıyla şehrin hayvanat bahçesi karakterindeki “Özbekiye Bahçesine” yaptığı araba gezintileri onun için tadına varılmaz saatlerdir.
Mısır’daki bu ihtişam dolu çocukluk günlerini, altı yaşında geldiği Manisa’daki sıkıntılı günler takip eder. Burada, okula giderken uyku sersemi kalkışını, eline “Amme Cüzzü” tutuşturularak sokak kapısından dışarı bırakılıverişini, kendisine kahvaltı olarak bir dilim kuru ekmekle bir topak tulum peyniri sunuluşunu hiç unutmaz. Hele okula giderken yolun bozukluğu onun için işkence dolu saatlerdir.
Okul hayatı ise ona göre pek verimsizdir. Okulun doksanlık kapıcısı onu teneffüslerde rahat bırakmaz. Sınıf hocası Mustafa Efendinin daima çatık ve kızgın suratı, okulun müdürü Hüseyin Efendinin şimşir sopası da onu rahatsız etmektedir. Ama yazarı mektepten asıl yıldıran okulun pisliği ve mundarlığıdır. Bu nedenle biraz utangaçlığından, bilhassada bu ağır koku yüzünden annesinin kendisine hazırladığı yemeği bile yemez, arkadaşlarına bırakır.
Mısır dönüşü Karaosmanoğulları sülalesi kendilerine itibar göstermediğinden sıkıntılı günler yaşarlar. Kendilerine babasının arkadaşı Hulusi Bey kucak açar. Onun konağında önce misafir olarak birkaç gün kaldıktan sonra konağın yanındaki küçük evi kiralalar. Bu evde yazarın ilk dikkatini çeken şey, evin arka kısmından kendisine çok yakın görünen Manisa Dağıdır. Dağa baktıkça, dağdaki boz renkli kaya diz çökmüş bir deve gibi, buradaki inde aslan gibi görünür kendisine. O dağdaki tabiat şekillerini iniş, yokuş, yar, oyuk, tepe masallardaki peri padişahının sarayındaki denizlere, kulelere benzer varlıklarmış gibi düşünür. Sürekli olarak bu dağa gitmek ister. Bir gün komşusunun oğlu Cemal ile oraya giderler. Fakat beklediğini bulamaz, hayal kırıklığına uğramıştır.
Çocukluğunda en derin, en ihtiraslı sevgisini tercih ettiği insan Afet Ninesidir. Ninesi, Kadri Beyin küçüğü Nazif Beyi kaybettiğinden bu yana tek sevgisini torunu Yakup Kadiri’ye yöneltmiştir. Ninesi onlarda kaldığı süreçte Yakup Kadri ondan ayrı yatmaz. Hatta ninesi hastalandığında bile ondan ayrılamaz. Hele ninesi kendi evine dönmeye kalsın; evde kıyametleri kopartır, günlerce ağlar, yemekten içmekten kesilir, evdekilere hayatı zehir eder.
Babasının hastalığı da eserde geniş yer alır. Babası hayatının son devresinde kendisini dünyadan iyice çekerek ahirete verir. Seccadesinin başına oturarak saatlerce tespih çeker, on dakikada kılınacak namazları yarım saatte bitirir. Yakup Kadiri’ye Kuran-ı Kerim öğretmeye çalışır. Ama Yakup Kadri bunu hiç beceremez. Yazarı bu derslerden evde bozulan antika saatler kurtarır. Babası günlerce saatleri yapmaya çalışır ama muvaffak olamaz.
Babası ölümüne doğru “Ramazanı Şerif” geliyor diye evin içinde çocukça bir sevinçle dolaşır. Ramazanı mutlaka İstanbul’da geçirmek niyetindedir. Fakat gidecekleri günün arifesinde babası ansızın hastalanarak yatağa düşer. Hastalığı çok ağırdır, çok geçmeden ölür. Yakup Kadiri’yi ölümden ziyade kardeşiyle birlikte komşusunun evinde geçirdikleri ayrılık geceleri etkiler. Babasının cesedi önüne götürüldüğünde diğerleri gibi ağlamak istediği halde ağlayamaz.
Çayırbaşı İlkokulunun, yazarın huyunun değişmesinde büyük rolü vardır. Okuldaki çocuklar öyle yabanidir ki onu okula evin kalfası götürmektedir. Kalfası teneffüslerde bile yanından ayrılmamaktadır. Ancak bu vaziyet yazara ağır gelmektedir. Buradaki çocuklar daima birbirleriyle kavga etmekte, çete savaşları yapmakta ve birbirlerine ağır küfürler savurmaktadırlar. Yine bir gün böyle bir kavga esnasında kalfanın (kendisinden 5 –6 yaş büyük) kavgayı ayırmaması nedeniyle kızarak kalfasına ağza alınmayacak küfürler savurup, yumruklamaya başlar. Bu nedenle kalfası onu bir daha okula götürmeye cesaret edemez. Ancak yazar kendisinden daha büyük birini dövmenin verdiği gururla kendisine olan güveni yerine gelir.
Bu olaydan haberinin olmadığını sandığı annesi ona küser. Bunu bilmeyen Yakup Kadri, annesinin ilgisini çekmek ve annesinin sevgisini tekrar kazanmak için çeşitli muziplikler yapar, kendisini yaralar. En küçük bir olayda bile üzerine titreyen annesi, bu olaylarda yanına bile gitmez. Sonunda yazar, durumu anlayarak bir daha ağzına öyle sözler almayacağına söz vererek annesinden özür diler ve elini öper. İşler yoluna girer.
KİTABIN ANA FİKRİ
Yazar çocukluk anılarından bahsetmekte, bunu yaparken de şuuraltı tekniğinden yararlanmaktadır. İnsanın alınyazısının çocuklukta yazıldığını ve hangi yaşa girerse girsin, şuuraltında daima çocukluk kaldığını savunur.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ :
Türk, romancı ve yazar. Romanlarında Türk toplumunun Tanzimat'tan bu yana çeşitli dönemlerdeki toplumsal erçekliğini sergilemiştir. 

27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi. 1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal yaşamının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 

YAPITLAR (başlıca): Roman: Kiralık Konak, 1922; Nur Baba, 1922; Hüküm Gecesi, 1927; Sodom ve Gomore, 1928; Yaban, 1932; Ankara, 1934; Bir Sürgün, 1937; Panaroma, 2 cilt, 1953-1954; Hep O Şarkı, 1956. Öykü: Bir Serencam, 1913; Rahmet, 1923; Milli Savaş Hikâyeleri, 1947. Anı: Zoraki Diplomat, 1955; Anamın Kitabı, 1957; Vatan Yolunda, 1958; Politikada 45 Yıl, 1968; Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, 1969. Çeşitli: Bütün Eserleri (bibliyografya içerir), ilk 15 cilt, (ö.s.), A.Öskırımlı (yay.), 1977-1984.

KARAKTERLERİN TAHLİLİ :

NİNE : Yakup Kadri’nin en çok sevdiği kişidir. Onun yanından ayrılmayı hiç istemez.
BABA : Dışarıda herkes tarafından çok sevilmesine rağmen evdekilere kötü davrandiği için Yakup Kadri tarafından sevilmez.
MUSTAFA EFENDİ : Daima çatık kaşlı ve kızgın suratlı sınıf hocasıdır.İTABIN ADI BİZ İNSANLAR
KİTABIN YAZARI PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ ÖTÜKEN
BASIM YILI 1987

1.KİTABIN KONUSU : AŞIK OLAN BİR İNSANIN DÜŞÜNME KABİLİYETİNİ NASIL KAYBETTİĞİ VE GERÇEKLERİ GÖREMEMESİ


2.KİTABIN ÖZETİ :KURTULUŞ SAVAŞI ZAMANINDA ZENGİN HALKTAN BAZILARI KENDİ ÇIKARLARI İÇİN İŞGALCİ DEVLETLER İLE YANKINLAŞMA İÇERİSİNE GİRER.ORHAN O DÖNEMDE YATILI OKULDA ÖĞRETMENLİK YAPMAKTADIR.TALEBELERİNDEN TAHSİN, SINIF ARKADAŞI CEMİL’İN KAŞINI TAŞ ATARAK PATLATIR.ORHAN,CEMİL’İN TEDAVİSİNİ YAPTIRIP ANNESİNİN YANINA GÖTÜRÜR.TAHSİN’İN CEMİL’E TAŞ ATMASININ NEDENİ ‘EŞŞEK TÜRK’ DİYE HİTAP ETMESİDİR. ORHAN KÖŞKTE CEMİL’İN ABLASI VEDIA’YI GÖRÜR.İLK BAKIŞTA BİRŞEY YOK ZANNEDER FAKAT AŞIK OLMUŞTUR.ORHAN TAHSİN OLAYINDAN SONRA OKULDAN İSTİFA EDER.ÇÜNKÜ ORHAN’A GÖRE CEMİL’İN BİLMEYEREK BÜTÜN TÜRK HALKINA HAKARET ETTİĞİNİ DÜŞÜNÜR.ARTIK ORHAN’I AÇLIK VE YOKSULLUĞUN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ GÜNLER BEKLEMEKTEDİR.KAR FIRTINASININ OLDUĞU BİR AKŞAM ORHAN YATAĞINDA SOĞUKTAN YATAMAZ.EN YAKIN CADDEYE ÇIKIP SON PARASIYLA SICAK BİR ÇAY İÇMEK İSTER.GİTTİĞİNDE KAHVEHANE KAPALIDIR VE OLDUĞU YERE DÜŞER.KAHVECİNİN ERKEN GELMESİYLE HAYATI KURTULUR VE ÖĞRETMENKEN EN İYİ ANLAŞTIĞI NECATİ’NİN EVİNE GİDER.NECAT’İ ORHAN’A BİR ARKADAŞININ ÇEVİRMEN ARADIĞINI SÖYLER.ARTIK ORHAN’INDA PARASI VARDIR. ESKİ ANILAR CANLANIR VE VEDİA TEKRAR AKLINA GELİR.ONU UNUTAMAZ AMA VEDİA İLE EVLANMEK İSTEYEN BİRÇOK KİŞİ VARDIR.BUNLARDAN SUBAY OLAN AHMET’İ GÖRDÜĞÜNDE BAŞINA GELECEKLERİ ANLAR AMA AŞKI DAHA ÜSTÜN GELİR.VE OLACAKLARI UMURSAMAZ. TAHSİN’İN BABASI BU ARADA HAPİSHANEDEN ÇIKAR.HAPİSHANEYE GİRMESİNİN NEDENİ VEDİA’NIN ANNESİDİR. VEDİA HERKESE AŞIKTIR VE BU ORHAN’I KORKUTUR.VEDIA İLE BİR AN ÖNCE EVLENMEK İSTER.VEDİA BUNA YANAŞMAMAKTADIR.VEDİA’NIN ANNESİ KÖYLÜLER TARAFINDAN SEVİLMEZ ÇÜNKÜ EVİNE FRANSIZ BAYRAĞI ASMIŞTIR.AHMET VEDİA’DAN UZAKLAŞMAK İÇİN CEPHEYE GİDER VE ORADA ÖLÜR.ORHAN VEDİA İLE BULUŞACAĞI BİR GÜN VEDİA’NIN HASTAHANEDE OLDUĞUNU ÖĞRENİR VE KOŞARAK HASTAHABEYE GİDER.VEDİA ŞUURSUZCA YATMAKTADIR.ORHAN GÜNLERCE HASTAHANEDE ONUN YANINDA KALIR.ÇOK HALSİZ DÜŞMÜŞTÜR.DOKTORLARIN TÜM ISRARLARINA RAĞMEN DİNLENMEYİ KABUL ETMEZ.VEDİA ESKİSİNDEN İYİDİR AMA HALA ŞUURU YERİNE GELMEMİŞTİR.İÇERİNİ HAVASINDAN SIKILAN ORHAN DIŞARIYA ÇIKMAK İÇİN AYĞA KALKAR AMA SENDELER.ÇOK BUNALIR.AYAĞA KALKMAK İÇİN TEKRAR HAREKET EDER.DUVARLARDAN TUTUNARAK KORİDORO ÇIKAR.AMA GÖZLERİ HİÇBİR ŞEY GÖRMEZ.MERDİVENLERDEN İNERKEN DENGESİNİ KAYBEDER VE DÜŞÜNMEK İSTEMEDİĞİNİ ÖLÜMÜ VEDİA’NIN AŞKINDAN OLUR.VEDİA ERTESİ SABAH İYİLEŞİR AMA AHMET’İN ÖLÜMÜÜNE NEDEN OLDUĞU GİBİ ORHAN’IDA BİLİNMEZLİKLERİN İÇİNE ATARAK ÖLÜMÜNE NEDEN OLUR.AMA VEDİA HALA YAŞAMAKTADIR. 


3.KİTABIN ANA FİKRİ:BİR ŞEYİ NE KADAR ÇOK İSTERSEK İSTEYELİM SAĞ DUYUMUZU,MANTIĞIMIZI ASLA KAYBETMEMELİ,HER ZAMAN GERÇEKLER DOĞRULTUSUNDA VE ARKADAŞLARIMIZIN ÖNERİLERİNE KULAK VEREREK KARAR VERMELİ,DUYGUSAL DAVRANMAMALIYIZ. 


4.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: KİTAPTA YABANCI CÜMLELERİN ÇOK FAZLA KULLANILMIŞ OLMASI KİTABIN AKICILIĞINI OLUMSUZ YÖNDE ETKİLEMEKTEDİR.KİTAP BİLDİĞİMİZ AŞK KURGUSU UZERİNE YAZILMASINA RAĞMEN ZAMAN OLARAK KURTULUŞ SAVAŞI YILLARININ SEÇİLMESİ OKUYUCUNUN İLG,S,N, ÇEKMEKTEDİR.OLAYLARIN FAZLA VE KARMAŞIK OLMASI OKUYUCUNUN İSTEĞİNİ KIRMAKTADIR.AŞK ROMANLARINDAN HOŞLANIYORSANIZ OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM

5.KİŞİLERİN VE OLAYLARIN İNCELENMESİ:
ORHAN :ÖĞRETMENDİR.FARKLI GÖRÜŞLERİ YÜZÜNDEN EVDEN GENÇ YAŞTA AYRILMIŞTIR. ARKADAŞLARI TARAFINDAN SEVİLİR AMA BİRAZ DİK KAFALIDIR.YAKIŞIKLI VE LAF YAPMASINI BİLEN BİRİSİDİR.VEDİA’YI SEVER.AŞIRI DUYGUSAL BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİR.
VEDİA:HER GÖRDÜĞÜNE AŞIK OLAN BİRİSİDİR.DUYGUSAL YÖNDEN GELİŞMEMİŞTİR.CİVARDAKİ EN GÜZEL KIZDIR.FİZİKSEL OLARAK NARİN BİR YAPIYA SAHİPTİR.ARKADAŞLARI TARAFINDAN SEVİLİR.ORHANLA BİRLİKTE BİRÇOK KİŞİYE AŞIKTIR.
AHMET :KENDİSİ SUBAYDIR. VEDİA’YA İLK GÖRDÜĞÜNDEN BERİ AŞIKTIR.BİRAZ FAZLA DUYGUSAL OLDUĞUNDAN GERÇEKLERİ GÖREMEZ.YAKIŞIKLI V ESAKİN BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİR.ÇEVRESİİNDE SEVİLİR.
TAHSİN:YATILI OKULUN EN SESSİZ ÖĞRENCİSİDİR.BABASI HAPİSHANEDE VE ANNESİ ÖLMÜŞTÜR.ZEKİDİR AMA FAZLA KONUŞMAZ.YERLİ HALK TARAFINDAN ÇOK SEVİLİR.DUYGUSAL AÇIDAN ÇOK ZARARLAR GÖRMÜŞTÜR AMA BELLİ ETMEZ.
CEMİL:VEDİA’NIN KARDEŞİDİR.BATI KİLTİRİ ALTINDA YETİŞMEKTEDİR. KENDİNİ BEĞENMİŞ OLDUĞUNDAN PEK SEVİLMEZ.BURNU HAVADADIR.ZEKİDİR AMA ARKADAŞLARINI HOR GÖRDÜĞÜNDEN YALNIZDIR.TEK DOSTU ONU YETİŞTİREN DADISIDIR.
NECATİ:ÖĞRETMENDİR.HER ALANDA BİLGİSİ VARDIR.ARKADAŞLARI ARASINDA SEVİLİR.ORHAN’IN EN İYİ DOSTUDUR.GERÇEKLERE GÖRE KARAR VERİR.YARDIM SEVERDİR.MİLLİYETÇİ BİR YAPIYA SAHİPTİR. 
VEDİA’NIN ANNESİ:BATI HAYRANIDIR.YERLİ HALK TARAFINDAN SEVİLMEZ.ÇOCUKLARINI BATILI GİBİ YETİŞTİRMEK İSTEMEKTEDİR.KOCASINI KAYBETMİŞTİR.HER GECE İSTİLA KUVVETLERİNE PARTİ VERİR.ZEKİ VE KİNCİ BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİR.HALKI UMURSAMAZ VE ONLARI KÜÇÜK GÖRÜR.

Boğaziçi Şıngır Mıngır

KİTABIN ADI: BOGAZİÇİ ŞINGIR MINGIR


1.KİTABIN KONUSU:

İstanbul’un güzel lıklerınden ve tarıhı eserlerınden bahsetmıstır.

2.KİTABIN ÖZETİ:



Bu kitap Boğaziçi’nin binbir çeşit güzelliklerini,tarihi eserlerini ve bu eserlerin özellikleri bütün güzellikleri ve ayrıntılarıyla dile getirilmektedir.Diğer bir bakıma Boğaziçi’nin insan haritasını verir.Ona Boğaziçi’nin Gizli Tarihi desekte olur.

Bu kitabı okudukça insan diyor ki;teşekkür Fatih Sultan Mehmet’e ve onun savaşkan gazilerine ki,dünyayı kesip onarmışünlü usta marangozlarla gelecek şu İstanbul ilini ve boğaz şehrini açmışlardır.
Boğaz’da yaşamak için yalısı olmak gerekir.Yalı içinde padişah bendeliğine yatmak gerekir.
Boğaz en taze, en çinli,en tangolu yüzünü Haziran,Temmuz,Ağustos ve Eylül aylarında gösterir.Vikyorya yeşili ve daha 88 yeşile boyanmış ağaçlar, çiçekler ve böceklerle ağzına kadar doludur.
Kız Kulesi ve Galata Kulesi’nin dünya üzerinde bir eşi daha olmadıgını çok iyi bir şekilde anlatıyor.Aynı zamanda tarihi özelliklerini de anlatılıyor.Galata kulesi Cenevizlilerden kalmadır.Fatih Sultan Mehmet onu onarttıgı gibi,2.Murat da 1582 yılında yenilemiştir.
Geçmiş yıllarda Boğaz çiçek ve meyve bahçesi demektir.Bahçeler daha çok setler, safalar halindedir.Bahçelere su arklarıyla havuzlar da özenle oturtulur.Son yüzyılda balık biçiminde havuzlara da rastlanır.Fiskiyeler ise türlü türlüdür.
O zamanlar hemen herkes lale kuyumcusudur.Damat İbrahim Paşanın türettiği söylenen İbrahimi adındaki lale eflatun üzerine beyaz benekleriyle çok gönül yarar.
Çinili Köşk’ün içinde aramadıgınız kadar mermer çşme,divanhanesinin ortasında da büyük bir havuz.Köşk’ün altından geçen bir su bahçedeki havuza dökülüyordur.
Ağustos ayında inanılmaz bir kalabalık vardır.Dere boyu sandallarla hınca hınç.Çayırlar adam almıyor.Üsküdar’dan,Karaköy’den, Haliç ve Boğaz iskelelerinden uçup gelenler bir seccadelik yer kapmak için birbirini çiğniyor.Paşa ve vezir hanımları için böyle bir zorunluluk yok.Onlar Arap halayıkların yardımıyla kendileri için düzenlenen köşeye yürümek inceliğinde bulunsunlar yetişir.
Kimi kadınlar da sandallardan dışarı çıkmaz, akşamı orada bulmayı yeğlerler.Dere boyundaki gölgeliği Küçüksu Çayırında bulmaya pek olanak yoktur.
Çimenlerin üzerinden sultanların arabaları ağır ağır geçer.Bu arabaları çeken öküzlerin başlıkları üzerindeki aynalarla, araba tentelerinin sarı kılıftan saçaklı kenarları güneşin altında pırıl pırıl parlar.Arabadaki sultanlar yüzlerinde herzamankinden daha az özenti ile bağlanmış yosmaklarıyla ipek minderlerin üzerlerine yaslanırlar.Öteden bir paşa hanımının süslü arabası geçer.Atlar süslü mü süslü.
Kağıthelvacılar,ketenhelvacılar,damla ve çam sakızları,elmaşekerciler,leblebiciler,macuncular,sucukcular daGirit fethine çıkmış yeniçeriler gibi sabahtan akşama olay gösterir.Mevsime göre değneklerde kiraz,çağla,şerbetten tatlı can eriği, İzmir Üzümü,Değirmendere fındığı,Bursa şeftalisi,kavun-karpuz satanların sayısı da pek kabarıktır.
Boğaz’ı tanımak,gezmese de gezmiş gibi olmak isteyenler için yazılmış bir kitap doğrusu.Boğaz’ı gezerken rehber olarak kullanılmasında da büyük fayda var.İnsanın bir kez daha teşekkür edesi geliyor içinden Fatih Sultan Mehmet’e bu değerli kitabı okudukça.

KİTABIN ANA FİKRİ:

İstanbulun hayatımızdaki ve tarihimizde ki önemi ve güzellikleri.KİTABIN ADI : BEYAZ GECELER

KİTABIN YAZARI : DOSTOYEVSKİ


YAYIM EVİ : VARLIK YAYINLARI


ADRESİ : CAĞALOĞLU YOKUŞU 40/2

İSTANBUL

BASIM YILI : DOKUZUNCU BASIM, 1986


KİTABIN KONUSU : Kitapta yalnız bir adamın iç dünyası anlatılmakta. Yazarımız kendini insanlardan soyutlamış birisi olduğu için sekiz yıldan beri aynı şehirde olmasına rağmen hiç arkadaşı olmayan bir kişiliğe sahiptir. Hayalci bir kimliği vardır. Hikayede bu yalnız adamın genç bir kızla tanışarak onunla arkadaş olması sonra da bu kıza aşık olması ve bu kızın yazarın hayatında meydana getirdiği değişiklikler kitabın ana konusudur.



KİTABIN ÖZETİ : Hikayenin ana karakteri olan yazar sekiz yıldır Petersburg’da yaşamasına rağmen hiç arkadaşı olmayan birisidir. Ama o bunu kendine pek dert etmemektedir. Çünkü tüm Petersburg sokaklarının kendisine ait olduğunu düşünmekte olan bir hayalcidir. Her gün saatlerce Petersburg sokaklarında gezer ve insanları, binaları izler. Petersbug’da kendine ait köşeler seçer ve saatlerce buralarda tek başına hiç ayrılmadan oturur. Petersburg’daki insanlar onun her şeyidir. Onlar mutlu ve neşeliyse o da mutlu ve neşelidir onlar hüzünlüyse o da hüzünlüdür. Yaz gelince herkes yazlıklara gittiğinde sokakların bomboş kalması onu hüzünlü bir ruh yapısına sokar. Üç gün boyunca Petersburg’da oradan oraya dolaşır durur. Ertesi gün yine böyle dolaşırken birden şehrin dışına çıktığını fark eder. Geri dönmek yerine kırlara ve ormanlara doğru yürür. Neşesi ve keyfi yerine gelmeye başlar. Gece yarısına kadar dolaşır.Evine dönerken nehir kenarında bir kızın parmaklıklara dayanarak ağladığını görür. Kadınlarla arası iyi olmamasına rağmen kıza yaklaşarak seslendi. Kız yazarın farkına varınca hemen oradan uzaklaşmaya başladı. Yazar da kızın peşinden gitmeye başladı ancak bir süre sonra bıraktı. Tam bu sırada kızın peşine başka bir adam takıldı ve kızın kolundan yakaladı. Yazar hemen devreye girerek kızı adamın elinden kurtardı ve evine kadar kıza eşlik etti. Bu sırada kız yazardan hoşlanmaya başlar. Yazar da kızdan çok etkilenmiştir 

ve onun niçin ağladığını öğrenmek ister. Kız da onu daha yakından tanıdığı takdir de belki sorununun ne olduğunu söyleyebileceğini diyerek adamın hikayesini dinlemek için ertesi gün buluşmaya karar verir. Buna en çok yazar sevinir. İlk defa bir kadınla bu kadar yakın olarak konuşmuştur ve ertesi gün için ondan randevu almıştır. Yazar tüm gün boyunca akşamın gelmesini sabırsızlıkla bekler.Gece sözleştikleri gibi buluşurlar. Kız buluştuklarında yazarın hikayesini dinlemeye başlamadan önce onun kendisine aşık olmamasını ister. Aksi takdirde onunla arkadaşlığını bitirmek zorunda kalacağını söyler. Yazar bunu hemen kabul eder ve hikayesini anlatmaya başlar. Ona ne kadar yalnız olduğunu, nasıl bir hayalci olduğunu, yani her şeyi olduğu gibi anlatır. Kız yazarın hikayesini dinleyip de içinde bulunduğu durumu öğrenince yazara kendisinin onu asla bırakmayacağını söyler. Aslında Nastenka’nın durumu da yazarınkinden pek de farklı değildir. O da en az onun kadar yalnız biridir. Nastenka ninesiyle birlikte kalmaktadır. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiştir. Yaptığı bir yaramazlıktan dolayı ninesi onu iki yıldır kendi eteğine ilikleyerek bir yere gitmesini engellemiştir. Bu nedenle o da çok büyük bir yalnızlık içindedir. Ninesi kör olduğu için devemlı olarak tüm gününü ona kitap okuyarak ya da örgü olarak geçirmektedir. Kızın ninesinin tavan aralı küçük, eski ve ahşap bir evi vardır. Tavan arasını kiraya vermektedirler. Bir gün tavan arasını taşralı biri kiralar. Nastenka adama aşık olur. Kiracı bir gün ayrılıp Moskova’ya gideceğini söylediğinde Nastenka onu da götürmesi için kiracıya yalvarır. Kiracıysa fakir biri olduğunu, onu o an için Moskova’ya götüremeyeceğini ve evlenemeyeceğini, tam bir yıl sonra geri döneceğini, döndüğünde o da isterse ondan başkasıyla evlenmeyeceğini söyler ve ertesi gün ayrılır. Yazarın Nastenka’yla karşılaştığı gün bir yıl dolmuştur fakat kiracı sözünde durmayarak gelmemiştir. Yazar kızı teselli etmek için ona bir mektup yazmasını ister. Kız yazdığı mektubu yazara vererek ondan mektubu ona iletmesini ister. Yazar mektubu kızın verdiği adrese teslim eder ama iki gün boyunca bir cevap gelmez. Bu arada yazar da kıza aşık olmuştur ama onu kaybetmek istemediği için bunu söyleyemez. İki gün boyunca kiracıdan bir mektubun gelmemesi kızı çok üzer. Yazar kızın bu üzüntüsü karşısında kendisini daha fazla tutamaz ve onu sevdiğini söyler. Kız ilk başta çok şaşırır. Ama kiracı gelmeyerek onun sevgisini hiçe saymıştır. Böyle bir adamın sevgisini hakketmediğini düşünür. Kendini seven ve değer veren biri varken neden başkasını beklediğine bir anlam veremez ve o da yazarı sevdiğini söyler. İkisi beraber Petersburg sokaklarında mutlulk içinde dolaşmaya ve evlilik hayalleri kurmaya başlarlar. Petersburg sokaklarında el ele dolaşırlarken karanlıkta bir adam görürler. Adam bunlara yaklaştığında Nastenka birden durur. Adam yavaşça onlara yaklaşır ve Nastenka’ya seslenir. Nastenka hemen ona koşar ve el ele tutuşarak karanlık içinde kaybolurlar. Ertesi gün Nastenka yazara bir mektup gönderir ve ondan özür dileyerek onu affetmesini ister. Mektupta bir hafta içinde evleneceklerini, eşini onunla tanıştırmak istediğini ve ölene kadar onunla arkadaş kalmak istediğini söyler. Yazar Nastenka’ya kızamaz. Ona yaşatmış olduğu dört gün için Nastenka’ya minnettardır.

ANA FİKİR : Kitapta aşkın insanlar için ne kadar önemli olduğu, hayattan ve insanlardan tamamen kopmuş birini bile tekrardan canlandırdığı, aşık olunan kişiden kolay kolay vazgeçilemeyeceği, sevilen kişi sevene ne kadar acı çektirirse çektirsin ona karşı bir kin güdülemeyeceği öykünün ana fikrini oluşturuyor.


KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ


YAZAR : Petersburg’da sekiz yıl geçirmesine rağmen hiç arkadaşı olmayan biri. Ancak bu durumdan pek de şikayetçi sayılmaz. Oturmak için çoğu zaman cehennemin bucağındaki yerleri seçer. Gündüz ışığından kaçmak için oralara sığınır ve sümüklü böcek gibi oradan ayrılmak bilmez. Hayalci, yalnız ve fakirdir. Kendini kimseye benzemeyen, gülünç bir adama benzetiyor. Kendine özgü bir tabiatı olduğuna inanıyor.


NASTENKA : On yedi yaşında, sevimli, esmer bir kız. Küçükken anne ve babasını kaybettiği için ninesiyle kalıyor. Fazla eğitimi yok. Ninesi onu eteğine iğneleyerek bir yere gitmesini engelliyor. Bütün gününü kitap okuyarak ya da örgü örerek geçiriyor. Bu yüzden de çok yalnız bir kız. Kiracılarına aşık.


NASTENKA’NIN NİNESİ : Eskiden zengin biridir. Tavan aralı eski ve ahşap bir evi vardır. Geçimini dul maaşı ve tavan arasının kirasıyla sağlamaktadır. Kör ve yaşlı bir kadındır.


KİRACI : Taşralı, Petersburg’a yeni gelmiş, orta yaşlı, yakışıklı, fakir, bir yıllığına iş için Moskova’ya gitmiş birisi. 

Çanlar Kimin İçin Çalıyor

KİTABIN:
ADI: Çanlar Kimin İçin Çalıyor
YAZARI:Ernest HEMINGWAY
YAYINEVİ-ADRESİ:Cem Yayınevi-NuruosmaniyeCad. Kardeşler Han 3/3 Cağaloğlu/İstanbul
BASIMYILI:Birinci Basım, 1991
KONUSU:İspanyol iç savaşı sırasında isyancı çetelerle birlikte bir köprüyü havaya uçurmak için uğraşan bir İngiliz bombacının başından geçen olaylar ve gerçek aşkını bulması.

KİTABIN ÖZETİ :

Roberto Jordan, çok zor bir göreve seçilmişti. Gerçi daha önce birçok defa yaptığı işlerden biriydi ama yinede General Golz onu bu görev için bizzat kendi görevlendirmişti. General Golz’un tümeninin taarruza başlamasıyla beraber köprüyü uçurması gerekecekti. Uçakların bomba sesleri duyulunca köprü uçmuş olacaktı.
Yaşlı bir adam ona kılavuz olarak verilmişti. 68 yaşına rağmen dinç ve kuvvetli bir görüntüsü vardı. Dağda Amerikalıya yardım edecek çetelerin hepsini tanıyordu. Gerçi çoğu işe yaramaz adamlardı ama tren işini iyi yapmışlardı. Kaşkin görevini çok iyi yapmış, treni bölgedeki çetelerle beraber havaya uçurmuştu. Daha sonrada başka bir iş esnasında ölmüştü.
Yaşlı adam Roberto ‘yu köprüye götürdü. Köprünün iki yanında iki nöbetçi vardı ve biraz uzağında 7 askerin kaldığı bir karakol vardı. Dinamitleri, yarım saatlik uzaklıkta bir tepede olan Pablo’ nun yerine götürdüler. Ağaçların arasında olan bu yerde Pablonun dört atı vardı. Pablo 50 yaşını geçmişti, çok akıllı ve tecrübeli bir adamdı. Tren işinde o da vardı. Çingene, Fernando, eşi Pilar ‘da. Tren işi esnasında kurtardıkları Maria’ yı hepsi de taşımışlardı.
Pablo Cumhuriyetçiydi, çetelerin hepsi Cumhuriyetçiydi. Ama köprü işini öğrendiğinde Pablo ‘nun hoşuna gitmedi bu iş. Tren işi daha mantıklı idi. Onun kadar kampta sözü geçen Pilar, Roberto ‘yu destekleyince diğerleri de desteklediler. Pilar başkanlığı Pablo ’nun elinden aldı ve köprü için Roberto ‘ya yardım edeceğini söyledi. El Sordo (diğer çete reisi) ‘nun da yardım edeceğinden şüphe yoktu. Dağlarda yüzlerce adam olmasına rağmen El Sordo ‘nunkilerle beraber topu topu 18 kişi bulabilmişlerdi. Diğerleri güvenilir değildi. Köprünün imha edilmesinden dolayı Pilar ve Sordo adamlarıyla beraber bu bölgeyi terk etmek zorunda kalacaklardı. O akşam Sordo gelmeyince ertesi gün Pilar ve Maria ‘yla beraber, Roberto Jordan El Sordo ‘nun yanına gitmeye karar verdiler. Maria trenden baygın halde kurtulmuştu. O zamanlar saçı tamamen kesilmiş olmasına rağmen, büyüdükçe Maria güzelleşmişti. Maria ve Roberto birbirlerine ilk görüşte aşık olmuşlardı. Pilar, Roberto ‘dan bu iş bitince kızı götürmesini istemiş, Roberto ‘da kabul etmişti.
El Sordo Cumhuriyetçi ruhunu dağlarda koruyan ender çete reislerinden biriydi. Roberto Jordan, El Sordo ‘nun kendisine yardım edeceğinden emin olmuştu. Altı at vardı. El Sordo, daha sonraki kaçış için gereken atları bulmak için gayret göstereceğini söyledi. Ne de olsa köprü işinden sonra buralardan gitmek zorunda kalacaktı.
Roberto, Maria ve Pilar akşama doğru barınaklarına döndüler. Pablo köprü işinden yana değildi. Roberto Jordan onu öldürmek zorunda olduğunu biliyordu. Diğer adamların hepsi de onun ölmesini istiyorlardı. Köprü işini bozabilirdi Pablo. Bir an mağaradan dışarı çıkan Pablo ‘nun kaçtığını düşündü herkes. Çünkü kaçarken birkaç dinamit lokumu da götürmüştü.
Roberto dışarıda yatmaya alışkındı. Gece bayağı ilerlemiş ve Maria ‘nın güzelliği onu büyülüyordu. Maria sıcacıktı. Bir ses üzerine arkaya dönünce Faşist Süvarilerden birini karanlıkların arasından zorda olsa seçebildi. Tabancasıyla onu vurdu. Tam kalbine gelmişti mermi. Diğer süvarilerinde gelmesi yakındı. Adamlarıyla beraber pusu kurdu ve kardan ayak izini takip etmesini beklediği diğer süvarileri bekledi. Süvariler bekledikleri gibi geldiler. Onları farketmemişlerdi, ama ilerlemelerine devam edip gittiler.
Silah sesleri Sordo ‘nun barınağından geliyordu. Sordo ’nun yerini bulmuşlardı. Birkaç saat sonra silah sesleri kesildiğinde Sordo ve adamları ölmüştü.Artık yalnızdılar. Köprü sabaha uçurulacaktı.
Pablo gece yarısı beş abamla geldi. Pablo kaçamamıştı. İhaneti kendine yedirememişti. Roberto Pabloyu karşısında görünce ümitlendi. Köprü işi olabilirdi.Pilar ve yanındakiler üstteki karakolu, Pablo yeni getirdiği beş atlı ile alttaki karakolu imha edecekti.
Uçakların bombaları sabaha karşı duyuldu, Anselmo ve Roberto köprüdeki iki nöbetçiyi öldürdüler. Roberto dinamitleri yerleştirirken acele edemezdi. Neredeyse başarmak üzereydi. Diğer iki karakoldan silah sesleri ardı ardına geliyordu. Dinamitleri yerleştirdi ve Anselmo ile beraber ipi germeden köprüden bir miktar uzaklaştılar. Pilar ve yanındakiler karakolu halletmişlerdi ama iki adamı ölmüştü Pilar‘ın. Roberto ipi çekti ve köprü ortadan ikiye ayrıldı. Gökden yağan demir parçalarından biri Anselmo ‘yu öldürmüştü. Yaşlı adam çok küçük gözüküyordu.
Pablo tek başına kurtulmuştu tanktan. Karakolu imha edememişlerdi ama Pablo tek başına kurtulmuştu. Artık herkese yetecek kadar at vardı. Maria çok seviniyordu, Roberto yaşıyordu. Atlarla hızla ilerliyorlardı. Pablo ‘nun kaçmak için çok güzel planları olsa gerekti.
Bayırı çıktıkça Roberto ‘nun atı yavaşlıyordu. Zavallı hayvanın nefesleri bile hızlanmıştı. Büyük bir gürültü ile Roberto ‘nun ayağı, düşen atın altında kalmıştı. Ayağı kırılmış ve kırık kemik Roberto ‘nun kaslarını yırtmıştı. Daha fazla ilerleyemezdi. Yardıma gelenlerle vedalaşıp, orda kalmak istediğini söyledi. Diğerleri giderlerken, biliyordu. Daha General Golz ‘dan emir alırken böyle olacağını biliyordu.

ANAFİKİR:Savaş tam anlamıyla bir yıkımdır, her iki tarafa da zarar verir ve aslında her insan öldürmekten pişmanlık duyar. Aşk ise zaman ve mekan tanımaksızın bir savaşın ortasında dahi yeşerebilir.


KİTAPTAKİ KARAKTERLER:


Robert JORDAN: Amerika’da bir ispanyolca öğretmeniyken İspanyol iç savaşının patlak vermesi üzerine birden bire bombacı olarak eğitilip İspanya’ya yollanmış olan kültürlü, bilgili ve yakışıklı bir İngiliz.

Maria:Bir tren patlaması esnasında Pilar ve Pablo tarafından kurtarılan ve daha sonradan Robert Jordan’ın aşık olduğu genç kız.
Anselmo:Yeni görevi için ona rehberlik edecek ve çetelerle bağlantısını sağlayacak olan yaşlı bir adam.
Pablo:Robert Jordan’a yardım eden çetenin lideri.
Pilar:Pablo’nun kadını.
Sordo:Bir çete lideri.

Doğunun Limanları

KİTABIN ADI :DOĞUNUN LİMANLARI
KİTABIN YAZARI :AMIN MAALOUF
ÇEVİREN :ESİN TALU-ÇELİKKAN
BASIM YILI :İSTANBUL EKİM 1998
BASIM EVİ :ŞEFİK MATBAASI

1.KİTABIN KONUSU:

İsyan Kitabdar adlı bir kişinin yaşam hikayesi,başından geçen olaylar,doğumundan bu zamana kadar olan herşeyi anlatmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Yazar, kitabında bir kişinin hayat hikayesini, yaşamını anlatmaktadır. Bu kişiye 1976 haziranında metroda rastlamış ve onu bir tarih kitabındaki resminden hatırlamıştır. Yazar bu kişiyi yani İsyan Kitabdar’ı takip etmiştir. Kitabdar, yazara bir sokağın nerede olduğunu sormuştur. Bu sokağın ismi “Hubert Hughes Sokağı Direnişçi 1919-1944”tür. Kitabdar’da eski bir direnişçidir.
Yazar, Kitabdar’ı rahat bırakmamış, onunla tanışmış ve sohbete başlamıştır. Kitabdar, dört gün içinde Paris’teki otuz direnişçi ismi taşıyan cadde ve sokağı gezecektir. Bir kahveye gidip otururlar. Yazar, kitabdar’ın direnişçi olduğunu bildiği için onun hayatını anlatmasını ister. İsyan, tüm yaşamını bu dört gün içinde anlatacaktır. Ve anlatmaya başlar:
Eskiden bir padişah varmış. Bazı nedenlerden dolayı yerine yeğeni tahta oturmuş ve bunun üzerine padişah odasına kapanmıştır. Kimsenin yanına gelmesini istememektedir. Ancak kızı İffet’i çok sevdiğini bilenler onun odaya girmesini istemişlerdir. İffet odaya girdiğinde büyük bir çığlık atar,babası intihar etmiştir. Bu olaydan sonra neşeli, hoş,akıllı İffet gitmiş,yerine suskun,aklını yitirmiş bir kız gelmiştir.
Annesi kızının iyileşmesi için deli doktoru Kitabdar’ı çağırmıştır. Doktor iyileştirmek için Adana’daki köşküne götürmeyi önermiş ve anneside kabul etmiştir. Ama ne var ki günün birinde İffet hamile kalmıştır. Kitabdar’ın kuramlarına göre çocuk doğurmanın şoku ile İffet eski haline dönebilecekti. Nihayet çocuk doğdu ama pek bir faydası olmamıştı. Doktor çamura bulandırılmış, herkes onun hakkında kötü şeyler söylemektedir. Çocoğun babasız olduğunu söylenemezdi, çünkü İffet’le nikahlanmışlardı ama artık kimse kapılarından adım atmaz olmuştu. Doğan çocuk ise İsyan’ın babasıydı.16 yaşına girdiğinde babası vefat etti. Ermeni olan fen öğretmeni Nubar’la aralarında sıkı dostluk başlamıştı. Nubar’ın 10 yaşında bir kızı vardı, Cecile. Beş yıl sonra babasının arkadaşı ile evlenirler. Babası, Beyrut’ta bir kaşane yaptırmıştı ve oraya taşındılar. Nubar onlarla oturmak istememiş ve mütevazi bir ev kiralamıştı. Aynı zamanda valinin resmi fotografçısı olmuştu.
1914 yazının savaş başlamıştı. Cecile, İsyan’nın ablasına hamileydi. İsyan, 1919’da doğmuş ve 1922 Eylülünde son çocuğu olan Salem’i doğurmuştu. Son doğum esnasında Cecile ölmüş,evin yeni hanımı ablası İffet olmuştu.


Babası,annesinin ölümüne neden olduğu için Salem’i hiç sevmezdi. O da küçük yaşta hırsızlık,kavga gibi kötü suçlar işlemiş ve hapse girmişti. Bu yüzden babası bütün ümidini İsyan’da toplamıştı.

1936-1937 yıllarında İsyan, Bakarlaryanın 1. ve 2. sınavlaında ülkenin en iyi notunu almıştı. Babasından Montpellier tıp fakültesine gitmek için izin aldı ve temmuz sonunda gemi ile Marsilya’ya gitti. Oradan trenle Montpellier’e geçti. Burada bir ev kiralamış ve ev sahibeside Madam Berroy idi. Fakültede çok çalıştığı için ismi kısa zamanda ineğe çıkmıştı.
Bir akşam Bertnard isimli bir adamla tanıştılar. Bertnard o zamanın öncü direnişçilerindendi. İsyan’ın düşünceleri beğenisini kazanmış,onu direnişçi saflarına katmak istiyordu. Bu bir örgüttü, özgürlük örgütü. Ona bazı kağıtlar verdi,okumasını ve sonrada dağıtmasını söyledi. O da artık bir direnişçi olmuştu ve bu savaştaki ismi Bakü’ydü. Bu sistem böyle bir yıl devam etti.
Günün birinde bir jandarmanın oturduğu binaya girdiğini görmüş ve oradan uzaklaşmıştı. Bir ay önce kaldığı bir örgüt evine gitmişti. Burada bir çift ve yanlarında bir kız vardı. Kız çok hoşuna gitmişti ve ismi Clara idi. O gece geç vakte kadar sohbet ettiler. Ertesi sabah kerkes kendi yoluna ayrılmıştı. Clara’da bir direnişçiydi. Bakü örgütte çok başarılı olmuş artık önemli görevlerde yer almaktaydı.
Bir gün savaş başlamış ve nihayet kurtuluşa ulaşılmıştı. Daha sonra İsyan Montpellier’e geri dönmüş ve Madam Berroy’ı görmeye gitmişti. O yokken olanlar hakkında bilgi edinmiş ve kendinin yani Bakü’nün çok ünlü biri olduğunu anlamıştı. Herkes onu bir kahraman gibi görmekteydi. Ertesi gün gemi ile Beyrut’a dönmüştü. Limanda büyük bir kalabalık onu bekliyordu. Herkes onu alkışlıyor,sevinçlerini gösteriyorlardı. Oradan babasıyla birlikte eve döndüler. İsyan diğerlerinin nerede olduğunu sormuştu. Nubar ve büyükannesi Amerika’ya gitmiş, ablası ise Mısırlı Mahmut’la evlenip oraya gitmişti. Kardeşi Salem zaten onbeş yıl hapse atılmıştı. Babası yaşlı kaçık annesiyle evde yalnız kalmıştı. Geldiğinden on gün sonra büyükannesi İffet vefat etmiş ve defin töreninin bir padişah kızına yapıldığı unutulmamışdı.
Definin ertesi günü Clara, İsyan’ın yanına gelmişti. Beraber bahçeye çıkıp konuştular. Clara,Hayfa’ya gidiyormuş ve vapuru Beyrut Limanı’na demir atmıştı. Dayısıyla birliktelerdi ve limanın karşısındaki otelde kalıyorlardı. Bir süre daha sohbet ettiler ve Clara ayrıldı. İsyan onu bir daha görememe korkusu içindeydi. Ertesi günü bir taksiye atlayarak Clara’nın yanına gitti. Ona “bana yaz”demişti ve adresini vermişti. Clara da İsyan’ın dudağına bir öpücük kondurarak otele doğru koşmaya başlamıştı.
İki ay sonra Clara mektup atmıştı. Mektubunda Arap-Yahudi kavgalarını sona erdirmek için çabaladığı yazılıydı. Bu arada Kitabdar’da konferanslar vererek yaşadığı maceraları anlatıyordu. Çeşitli semtlerden, kentlerden ve köylerden çağrılar geliyordu. Bu sayede tüm ülkede tanınan biri olmuştu.
Bir gün konferanslarından birinde Clara’yı gördü ve konferansı kısa kesdi. Clara’yı babasıyla tanıştırdı. Clara bir konferansını dinlemek istemişti ve konferansında hayatını anlatmasını istiyordu. Kabul etti ama heyecanlanmamak için Clara’dan bakmamasını istemişti. Konferansa başladığında hayatını değil Clara’ya olan sevgisininde bahsediyordu. Ve Clara’ya evlenme teklif etti. Clara’da bir süre bekledikten sonra evet yanıtını verdi.
Evliliklerinin nasıl olacağını düşünmeye başladılar. Beyrut’ta resmi nikah yoktu bu yüzden Fransa’ya gitmeye karar verdiler ve gerekli evrakları hazırlamak için ayrıldılar. 20 Haziran’da, Paris’te, Horloge Rıhtımı’nda öğlen buluşacaklardı.Bu yerin Horloge Rıhtımı olması nedeni eski bir hikayede iki sevgilinin orada buluşmalarıydı.O gün buluştular ve evlendiler.Sonra Beyrut’a geri döndüler.Döndükten sonra kitabdar malikanesinde büyük bir şölen verildi,mutlu bir yaşam başlıyordu.Ta ki genel af ilanı ile kardeşinin eve dönmesine kadar…Bu olaydan sonra Clara ile İsyan Hafya’ya gitmeye karar verdiler,orada mutlu bir yaşama başladılar ve Clara hamileydi.



Birgün Kahire’den yani ablasından bir telgraf geldi.Babasının hasta olduğu yazmaktaydı ve İsyan derhal Beyrut’a hareket etti,Clara’sız. Babası felç geçirmiş ve birkaç ay sonra vefat etmiştir. Ablası daha sonra Kahire’ye geri dönmüştür. Babasının ölümü ile İsyan rahatsızlanmış ve ruhsal dengesi bozulmaya başlamıştır. Bir tane kız çocuğu olduğu haberi mektupla kendisine gelmişti. İsmini Kitabdar’ın istediği gibi Nadya koymuşlardı.Mektupta birde kızının fotoğrafı vardı. Aynı zamanda İsrail-Arap Savaşı patlak verdiği için Hafya’yada gidememektedir. Kardeşi Salem İsyan’nın bu halinden yararlanarak mirasa konmak istemiş ve İsyan’ı Dr.Dawwab’ın kliniğine göndermişti.Burada zengin ailelerin deliren hastaları yer almaktadır. Her sabah hastalara yüksek dozajda uyuşturucu madde veriliyor ve herkes ruh gibi ortalıklarda dolaşıyordu. Bu yüzden zor ve yavaş konuşuyor,yürüyor ve kitap okuyordu.Bertnard İsyan’ı ziyarete gelmiş onun bu haline çok üzülmüştür. Ayrılırken Bertnard’a sağ iç cebindeki kızının fotoğrafını göstermiş ama Bertnard bunun bir yardım çağrısı olduğunu anlamamıştı.İsyan’ın oradan kurtulup normal yaşama dönmek istediğini anlamamıştı.

Kitabdar yaşamadan iyice sıkılmış ve artık ölmek istiyordu. İş bu haldeyken kararını değiştirecek bir olay gerçekleşti. Kızı Nadya üniversiteye yazılmak için Paris’e gelmişti.Clara,Nadya’dan Bertnard’ı görmesini istemiştir.Bertnard’ın yanına gittiğinde babasının durumunu öğrenmiş ve özellikle fotoğraf hikayesi Nadya’nın çok ilgisini çekmişti. Babasını oradan kurtarma savaşına başlayacaktı. Oda arkadaşı Christine Paris’in en büyük kuyumcularından birinin kızıydı. Nadya,kimlikleri değiştirmeyi teklif etmiş ve Christine kabul etmişti.Christine’nin pasaportundaki resmi çıkarıp Nadya’nın kini taktılar.Artık kimse Nadya’dan şüphelenmeyecekti.Nihayet 1968’de uçakla doğuya hareket etti.Beyrut’a geldiğinin ertesi günü Dr.Dawwab’ın kliniğine gitti.Doktor para düşkünü olduğu için onu hoş karşılamıştı.Nadya ise babasının sorunları olduğunu ve uygun bir yer aradığını söylemişti.Beraber kliniği gezmeye başladılar.Nadya hastaların olduğu odaya geldiğinde Kitabdar kitap okumaktaydı.Bir vesile ile onunla muhabbet etmiş ona bir kitap vermişti.Bu sırada Kitabdar kitabı açtığında yazarın isminin yukarısında “Nadya K.” yazılıydı ve kızı olduğunu anlamıştı.Ama durumu fark ettirmemek için sesini çıkarmıyordu.Nadya gittikten sonra hemen mektubu okumuş ve kendi için savaş verdiğini anlamıştı.
Yaşama bağlılığı artmış ve ona yardım etmek istiyordu. Öncelikle ilaçların dozunu azalmaya başladı. Nadya klinikten sonra Bertnard’ın yanına gidip olanları anlatmıştı.Berdnard babasını oradan çıkarmanın bir faydası olmadığını söylemiş ve Nadya oradan ayrılmıştı.Nadya genç bir adamla tanışımış onunla evlenmiş ve Brezilya’ya gitmişlerdi. Burada hamile kalmıştı.Doğacak çocuğun adını Bakü koycak ve babasını böylece yaşatacaktı.Bu sırada çatışmalar tekrar başlamış, silah sesleri kliniğe kadar gelmekteydi.Dr.Dawwab ve elemanlar orayı terk edip kaçmışlardı. Sabah olunca Kitabdar “gidiyorum”diyerek oradan ayrıldı. Başkente gidiyordu ve vardığında Fransız Büyükelçiliğine gitti. Burada onu Bertnard’ın yanına götürdüler.Bertnard, Clara’dan söz etmek istemiş ama Kitabdar lafını keserek sadece adresini istemişti.Clara’ya mektup yazıp,randevu vermişti.Buluşma zamanını düşünmüş ve 20 Haziran öğle vakti,Horloge rıhtımı yazmıştı.Evet yarın 20 Haziran’dı ve dördüncü gün bitmişti.
Yazar rıhtımın karşısından dürbünle oraya bakıyor, yavaş yavaş köprüye doğru ilerliyor ve ortasında duruyor.Az sonra kır saçlı bir kadın İsyan’a doğru yaklaşıyor ve birbirlerine sarılıyorlar,ağlıyorlar. “El ele mi gidecekler yoksa herbiri kendini yoluna mı?”diye merak ediyor. Ama bu kadarının yeterli olduğunu,uzaklaşması gerektiğini düşünüyor.
Yoldan geçenler var,durmuş onlara bakıyorlar,meraklı,duygulanmış.Ama ben onlara aynı biçimde bakamam;ben yoldan geçen biri değilim ki…

3.ANAFİKİR :

Bu Dünya’da insanın başına hergün değişik olaylar gelebilir. Bunlara hazırlıklı olmak ve gerekirse savaşmak kendimize yapacağımız en büyük iyilik olur.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İSYAN KİTABDAR: Hayatını anlatan kişidir. Yardımsever ve görevinde başarılı olmuş bir direnişçidir. Girişken ve verdiği savaştan dönmeyen bir kişidir.
İFFET:İsyan’ın büyükannesidir. Padişah kızıdır ama babasının ölümünden sonra ruhsal dengesi bozulmuştur.
DR.KİTABDAR:İsyan’ın babasıdır. İffet’i iyileştirmek için çaba göstermiş vefakar bir insdandır.
NUBAR:Ermeni fen öğretmenidir. Yenilikçi ve Dr. Kitabdar gibi medeni bir insandır.
CECİLE: İsyan Kitabdar’ın annesi ve Nubar’ın kızıdır. Son çocuğu olan Salem’ı doğururken ölmüştür.
İFFET:Cecile’nin kızı ve İsyan’ın ablasıdır. Annesinin ölümü ile evin yeni hanımı olmuştur. Mısırlı Mahmut’la evlenmiş ve mutlu bir yaşam yaşamıştır.
SALEM:cecile’nin oğlu ve İsyan’ın kerdeşidir. Annesinin ölümüne sebep olmuştur. Aile yapısından farklı bir yapıya sahiptir ve küçük yaşta kötü alışkanlıklar kazanmıştır.
BERTNARD: İleri ve öncü bir direnişçidir. İsyan’la araları çok iyidir. Savaşını sonuna kadar sürdüren bir insandır.
CLARA: Bir direnişçi ve İsyan’ın karısıdır. Çok güzel ve çekici bir kızdır. Nadya isimli bir kızı vardır.
MADAM BERROY: İsyan’ın Montpiller’deki kiraladığı evin sahibesidir.
NADYA: İsyan’ın ve Clara’nın kızıdır. Babası gibi girişken ve korkusuz bir kızdır.
DR.DAWWAB: Zengin ailelerin deliren kişilerine bakan ,cimri para göz bir insandır. Kendinden başka kimseyi düşünmemektedir.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Gerçekten çok ilginç ve etkileyici bir kitap. Ben sık sık kitap okumayan biriyim ama bu kitabı severek okudum. Çünkü bir sonraki olayda ne olacağını merak ediyordum. Bu kitabın çabuk ve sık sık okunmasını sağlıyor. Merakımdan dolayı gecelere kadar kitabı okudum. Bütün arkadaşlarıma da bu kitabı okumalarında tavsiyede bulundum.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGi:
Amin Maalouf. 1949’da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı;1976’dan beri Paris’te yaşıyor. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.
Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, ilk kitabı Les Croisades vues par les Arabes(1983,Arapların Gözüyle Haçlılar) ile tanındı ve bu kitabın çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986’da yayımlanan ve aynı yıl Fransız-Arap Dostluk Ödülü’nü kazanan ikinci kitabı (ilk romanı) Leon I’Africain (Afrikalı Leo) ise bugün bir “klasik” kabul edilmektedir.
Maalouf’un 1988’de yayımlanan ikinci romanı Samarcande (Semerkant) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf’un sonraki kitapları yine romandı:Les Jardins de lumiere (1991, Işık Bahçeleri) ve Le Premier Siecle apres Beatrice (1992, Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl).KİTABIN ADI ESKİ HASTALIK
KİTABIN YAZARI REŞAT NURİ GÜNTEKİN 
YAYIN EVİ VE ADRESİ İnkîlap Kitabevi,Ankara Caddesi ,No:95 Sirkeci İSTANBUL
BASIM YILI 1984



1.KİTABIN KONUSU:

Farklı kültürler çerçevesinde yetişmiş iki insanın hayatlarını birleştirmeleri sonucunda meydana gelen mutsuz bir evlilik;aşk,tutku ve sadakat ve vefa kavramları çevresinde dönen olaylar kiabın konusunu oluştur.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Züleyha,küçük yaştan itibaren annesiyle birlikte İstanbul’da yaşayan bir kızdır. Batı kültürünün yaşam tarzında büyüyen ve eğitimini bu yabancı okularda tamamlayan Züleyha’nın babası Ali Osman Bey ,subay olup bu yıllarda Anadolu’nun düşman işgalinden kurtulması için Millî Mücadeleye katılır. Züleyha’nın İstanbul’da geçirdiği yıllar aynı zamanda İstanbul’un düşman altında olduğu yıllar olduğu için batı kültürünün etkisi oldukça fazlaydı. Züleyha’nın dayısı Şevki Bey’in tanınmış kişilerden olması sebebiyle bu yaşantıdan uzak değildir.Millî Mücadelenin sona ermesiyle Ali Osman Bey,İstanbul’a geri döner. Fakat burada kalıcı değildir. Ailesininde kendisiyle Anadolu’ya gelmesini ister. Züleyha’da tahsilini yarıda bırakarak ailesiyle birlikte Anadolu’ya gider. İlk başlarda ortama alışamayan Züleyha daha sonra duruma ayak uydurur. Artık Züleyha babasıyla ilgilenir olur ve babasının kahramanlık hikayelerini dinler olur.Burada babasının emir subaylığını yapmış Yusuf’la tanışır. Fakat Yusuf, Züleyha’nın Ali Osman Bey’in kızı olması nedeniyle aynı ortamda bulunmaktan kaçınır. Bu zaman zarfında Züleyha’nın annesi vefat eder. Züleyha’yı babası ile Yusuf’un Annesi teselli eder. Daha sonra Yusuf ile Züleyha evlenir ve dünyaya bakış tarzlarının farklı olması nedeniyle araları açılır,mahkemeye başvururlar. İstanbul’a geri dönen Züleyha dayısının yanına gider. Ve ordan da korkarak İzmir’e taşınır. Züleyha geçidiği trafik kazası nedeniyle hastanede yatmaktadır. O arada Yusuf Züleyha’yı hastaneden alır ve Gölyüzü’ne döner. Yolculuk esnasında araları oldukça yumuşar. Eve vardıktan birkaç hafta sonra mahkeme kararı gelir ve artık resmen ayrılmışlardır. Yusuf’un tüm bunlara rağmen kendisini hastaneden alıp eve getirme nedenini Yusuf’un Ali Osman Bey’e olan saygısından olduğunu öğrenen Züleyha trenle İstanbul’a geri döner.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

İnsan ilişkilerinde en önemli husus olan karşılıklı sevgi ve saygıyı geliştirmemiz için ,bunların yanı sıra aşk , sadakat gibi değerlerede önem vermeliyiz

4.KİTABTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Kitabtaki olaylar çok iyi kurgulanmakla beraber yapılan tasvirlerle daha da kuvvetlendirilmiş,gerçek dışı bir tasvire yer verilmemiştir.
ZÜLEYHA: Çevresindeki kişilerden ve olaylardan kolaylıkla etkilenebilen,insanlar üzerinde otorite kurmayı amaçlayan ,kibirli bir kızdır.
YUSUF: Gelenek ve göreneklerine oldukça bağlı, yüksek eğitim görmüş,Ali Osman Bey’e sonsuz saygısı olan bir insan.
ALİ OSMAN BEY: memleketini ve insanlarını seven,halkın sevdiği bir komutandır.Züleyha’nın yanlış düşüncelerinden vazgeçmesi için çalısır.

erdi Ve Şürekası

KİTABIN ADI FERDİ VE ŞÜREKASI
KİTABIN YAZARI HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
KİTABIN YAYIN EVİ İNKILAP VE AKA
BASIM YILI 1984


1)KİTABIN KONUSU:

Zengin kızın fakir gence aşkının trajedik sonu.

2) KİTABIN ÖZETİ:

İsmail Tayfur, Ferdi ve Ortakları Ticaretevi’nde veznedâr olarak çalışmaktadır.Bir gün Ferdi Efendi, İsmail Tayfur’u yanına çağırıp onun çok çalıştığını bahane edip kârın % 0.5’ini alcağını söyler.
İsmail Tayfur bu durumdan şüphelenir ve bu konuyu şirketin emektar veznedârı ve rahmetli babasının dostu Hasan Tahsin Efendi’ye açar. Hasan Tahsin Efendi bunun Ferdi Efendi’nin kızı Hacer’in ona olan ilgisinden kaynaklandığını söyler.Gerçekten de Hacer çocukken şirkete geldiğinde İsmail Tayfur’a farklı yaklaşmıştır.Hatta birgün İsmail Tayfur’un hesap defterinin arasına güller doldurmuştur.
Hacer artık şirkete gitmesi yasaklanınca tüm duygularını hâtıra defterine yazmaya başlar fakat bir gün eve geç gelince babası odasına çıkar ve Hacer’in hâtıra defterini okur.Hacer gelince de Ferdi Efendi niye kendisinin haberi olmadığını ve kendisini İsmail Tayfur’la evlendireceğini söyler.İşte maaş zammının sebebi budur.
Bir gün İsmail Tayfur’un annesi Besime Hanım ve babasının getirdiği kimsesiz Saniha evdeyken Hacer’in öğretmeni eve gelir.Besime Hanım’a Hacer’le İsmail Tayfur’un birbirlerini sevdiğini ve nişan hazırlıklarına başlamaları gerektiğini ballandıra ballandıra anlatır ve “gençlerin bundan haberdâr olmamaları gerektiğini” ekler.
Aslında Saniha ile İsmail Tayfur habersizce birbirlerini sevmektedirler.Fakat Saniha bu nişan haberini duyunca yıkılır.İsmail Tayfur’un tüm çabalarına rağmen –Saniha’nın da inadıyla- Hacer’le evlenirler.Fakat aralarındaki ilişkinin eskisinden farkı yoktur.
Bir gece Hacer uyandığında İsmail Tayfur’u yanında göremez ve heyecanlanır. İsmail Tayfur’u aramaya çıkar ve onu Saniha’yla konuşurken görür şaşırır ve üzülür.Odaya gelir ve İsmail Tayfur geldiğinde Hacer onu suçlar, kapıyı kilitler ve yatağı ateşe verir. İsmail Tayfur anahtarı zorla alır, kapıyı açar.Bu sırada Hacer’in elbisesi tutuşmuştur, Hacer’î yakalar ve evden çıkarlar.Evin her tarafı tutuşmuş ve tüm ev halkı bahçeye çıkmıştır. İsmail Tayfur’da Hacer’î getirir ve yere bırakır. Hacer ölene dek bekler ve öldüğünde gülmeye başlar.
İsmail Tayfur artık tamamen delirmişti ve sadece gülüyordu. Ferdi Efendi’de bu olaylara çok üzülmüş ve İsmail Tayfur’a maaş bağlamıştı. Hasan Tahsin Efendi ara sıra onu ziyaret ediyordu ama hâlinde bir değişiklik hissetmiyordu.

3)KİTABIN ANA FİKRİ:

Bir zenginlik hayalinin her zaman mutlu sonla bitmemesi, trajediyle sonuçlanabilmesi.

4)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Hayatın nasıl olursa olsun hiçbir zaman toz pembe olmadığının ve kolay yoldan amaçlarımıza ulaşmaya çalışmanın bazen kötü neticeler doğurabileceğini anlatan bir eserdir.KİTAP ADI H HUZUR
K KİTABIN YAZARI A AHMED HAMDİ TANPINAR
Y YAYIMEVİ VE ADRESİ R İMGE YAYINEVİ
B BASIM YILI A 1998


KİTAPIN KONUSU: Bir dünya görüşüne, bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının "huzursuzlukları"nı dile getiren bir roman. Huzur'un kahramanlarından Mümtaz roman boyunca kendisini "huzur"a kavuşturacak bir "iç nizam"ı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler içiçe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hakim olan Mümtaz'la Nuran'ın aşklarıdır. İstanbul bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, âdeta bir roman kahramanı gibi ele alınır. 


KİTABIN ÖZETİ:

Mümtaz, Nuran’a olduğu kadar,İstanbul’a da aşıktır.Huzur’da İstanbul sadece bir güzel şehir, roman kişilerinin içinde yaşadığı bir çevre degildir;başlı başına bir roman kişisidir, bir sevgilidir.Bir bu değil, elbette, Huzur.Birtakım sorunların özellikle tartışıldığı, temel sorunun Batı-Doğu çatışması biçiminde görüldüğü bir tarihsel dönem içinde gerçek bir “huzur”suzluğu yaşayan bir aydın kuşağının kendilerince bir yeni bileşime varmak çabalaının çok belirgin olduğu bir roman…Fakat ağır basan Mümtaz-Nuran ikilisinin aşkı oluyor.
Huzur, dört bölümdür.Birinci bölüm, Mümtaz’ın amcasının oğlu “İhsan “.”Bir ayağı sakat, çiçekbozuğu, gözlerinin içi gülen bir adam .”Mümtaz ‘ın ilk izlenimi budur.İhsan hakkında ufak tefek bilgiler veren bu bölüm ,gerçekte, Mümtaz’ın çoçukluk yıllarını, kişiliğinin oluşmasında etkisi olan olayları, İhsan’la karşılaştıktan sonraki fikri gelişmesini anlatır.
19. sayfada, bir geriye dönüşle Mümtaz’ın çoçukluğu anlatılır.Mümtaz, çoçukluğunda, savaşın dehşetini yaşamış, vurulan babasının ve kısa bir süre sonra ölen annesinin ölümünü görmüş, mahzun, yalnızlığı ve hayal kurmayı seven bir çoçuktur.
Mümtaz’la Nuran bir sene evvel, bir mayıs sabahı Ada vapurunda tanışmışlardır.Mümtaz Nuran’la tanışmadan önce çok kötü bir durumdaydı, kensine ölümü kurtuluş olarak gördügü zamanda Nuran’la tanışması onu Nuran’a olan sevgisini daha çok artırdı.
Mümtaz Nuran’ı sade güzel ve seven, sevilmekten hoşlanan kadın değildi.Herşeyden evvel çok iyi bir arkadaştı.Garip bir anlayışı, güzel şeyleri bilerek tadışı vardı.Musikiden iyi anlıyordu.
Nuran’ın Mümtaz’a karşı olan sevgisinde annelik hissi, aşk, hayranlık ve biraz da minnet vardı.Kitabın birinci bölümünde bunlar anlatılmaktadır.
Yazın bitmesi sanki Mümtaz’la Nuran’ın aşklarının da sona ermesidir:”Teşrin ortalarına doğru saadetleri yavaş yavaş gölgelenmeye başlamıştı.” Mümtaz yazı masasını, lambayı, kitaplarını düşündü.Plakalarını gözden geçirdi.Hepsi can sıkıcıydılar.Hayat, çok defa bir şeye asılmakla kabildir.Genç adam bu mucizeli bağlanışı hiç bir yerde bulamıyordu.”
Üçüncü bölüm”Suat”dır.Suat’ın,”Evet, bir adımda eski, yeni ne varsa hepsini silkip fırlatmalı.Bu bölümde uzun uzun musiki gecesi anlatılır.Nuran’ın Mümtaz’dan uzaklaşır gibi olması, Adile ve Yaşar çevresinde geçen geceler, Mümtaz’ın acıları “yarı vakitlerini yazı hatırlamakla” geçirmeleri ve sonunda Suat’ın bir Dostoyevski romanından çıkıp gelmişe benzeyen davranışı , Mümtaz’ın evinde kendini asarak Nuran’la Mümtaz’ın aşkına son darbeyi indirmesi… 
Suat’ın intiharı Nuran’I çok etkiler Mümtaz’la evlenecekleri gün gördüğü bu sahne karşısında yıkılır, alır başını Bursa’ya gider.Suat yaşarken yapamadığını kendini öldürerek yapmıştır.
Dördüncü bölüm “Mümtaz “dır, ilk üç bölümün “muhassala”sı olan Mümtaz.Mümtaz’da Suat saplantısı ve ruhsal dengesizlik başlar.Nuran’ı kaybetmiştir.Mümtaz, Nuran’ı kaybederse çıldıracağını daha 166. sayfada söylemişti. Ve Mümtaz Nuran’ı kaybetmiştir.Mümtaz için dehşet verici olan ikinci şey, savaşın başlaması, kitabın son sayfasında gerçekleşir.”Yan pencerelerden birinde bir radyo, Hitler’in o gece verdiği hücum emrini tekrarlıyordu.İhsan da iyileşmeye başlamıştır;yani Mümtaz’ı ayakta tutmaya yarayan sorumluluk duygusu da dayanığını yitirmiştir.Sonunda Mümtaz çıldırır.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Yaşamımızdaki tüm olumsuzluklara rağmen, yaşama azmimizi hiç bir zaman kaybetmemeliyiz.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE SAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: 
Mümtaz: Küçük yaşta anne ve babasını kaybetmiştir. Amcaoğlu İhsan’ın yanında yaşamaktadır. Mümtaz’I n her şeyiyle İhsan ilgilenmiştir. Mümtaz hoşgörülü, sevecen, çalışkan bir insandır.
Nuran: Fahir’den boşandıktan sonra yaşama Mümtazla bağlanmıştır. İyi kalpli, dost canlısı, sempatik bir kişiliktir.
İhsan: Mümtaz’ın amcasının oğludur.Mümtaz’la yakından ilgilenmiştir. Ağır bir hastalık geçirmiştir. Babacan, hoşgörülü, kültürlü birisidir.
Macide: İhsan’ın karısıdır. Genellikle duygularıyla hareket eden iyi kalpli biridir.
Suat: Mümtaz’ın akrabasıdır ve Nuran’ın liseden arkadaşıdır.lise yıllarında Nuran’a aşıktır. Herkes tarafından hala sorumsuz bir insan gözüyle bakılmaktadır. Bu onu olumsuz yönde etkilemektedir.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta herkes kendinden birşeyler bulabilir sürükleyici bir anlatımı var insanlara kısa ip uçlarıyla daha sonra gerçekleşecek olaylar hakkında bilgi veriyor. Olaylar günümüzde de gerçekleşebilecek türdendir.Benim kanaatim ; herkesin bu kitabı okuması lazımdır.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul'da doğdu.İstanbul'da Ravaz-i Maarif İbtidaisi'nde, Sinop ve Siirt rüşdiyelerinde, Vefa, Kerkük ve Antalya sultanilerinde öğrenim gördü. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden 1923 yılında mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi (1932 - 1939). 1939 yılında İstanbul Üniversitesi'ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı. Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptıktan ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne yeniden döndü ve bu görevde iken 24 Ocak 1962 tarihinde İstanbul'da öldü. KİTABIN ADI HÜKÜM GECESİ
KİTABIN YAZARI YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ İLETİŞİM YAYINLARI
BASIM YILI 1987


1.KİTABIN KONUSU:


Gazeteci Ahmet Samim’in öldürüldüğü 9 Haziran 1910 öncesiyle Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürüldüğü 11 Haziran 1913 sonrasını içine alan bir zaman dilimindeki olaylar ‘Hüküm Gecesi’ nde kaleme alınmıştır. 31 Mart Olayı’ndan sonra iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti ile muhalefet arasındaki siyasi çekişmenin öyküsüdür sergilenen.


2.KİTABIN ÖZETİ:


AHMET KERİM muhalif bir gazeteci ve yazılarıyla İttihat ve Terakki’ye karşı cephe almıştır. Aynı gayeyi takip eden Ahmet Samim’in de yakın dostudur. Olay 1908-1911 yılları arsında geçmektedir. Bu dönemde İttihat ve Terakki ile muhalefet arasında siyasi bir çekişme yaşanmaktadır. Aslında bu toplumun sorunlarına çözüm getirmekten uzak bir post kavgasıdır. Ordu güçsüzdür ve politikaya gömülmüştür. Ülkenin hiçbir sorununa somut çözümler getirilememekte, dış borçlar artmakta, kurtuluş Batı’nın desteğinde aranmaktadır. İktidar için çarpışan kişiler çıkar peşindedirler yalnızca. Aydınlar, devlet adamları, ipleri Batı emperyalizminin elinde olan kuklalardır bir bakıma.

Bireysel çıkarların öne alındığı siyasi çatışmaların toplumun sorunlarına çözüm getirmeyişi; imparatorluğun parçalanmasında dış güçlerin etkisi, neyi savunduğunu, neye karşı olduğunu bilmeyen, tarihin kendisine yüklediği kurtarıcılık görevi altında ezilen bir kuşağın dramının boyutları; politik hırsların egemen olduğu bir ortamda insana özgü duyguların, özlemlerin, tutkuların yozlaşması, kardeşliğin düşmanlığa, sevginin sevgisizliğe, özverinin bencilliğedönüşmesi de dönemin nitelikleri olarak sıralanabilir.
İttihat veTerakki’nin çirkin siyasi oynlar oynayışı, düşünce yoksulluğu, baskıyı, kaba gücü olağan sayan yönetim anlayışıyla kıyasıya eleşirilirken, mıhalefetin iki yüzlülüğü, çıkarcılğı da eleştiriye maruz kalıyor. İttihatçılar ve İtilafçılar bir madalyonun değişik görünümdeki iki yüzü gibidir. Aynı maddeden yapılmışlardır, nitelikçe hiçbir ayrımları yoktur. Olaylar da gerçekte olduğu gibi aktarılmıştır.
Akşam üstü evine dönerken köşebaşındaki konağın önünden her geçişinde birkaç saniye duraklayıp içerden gelen şarkı ile karışık piyano sesini dinlemek Ahmet Kerim’de alışkanlık haline gelir. Bu güzel sesin sahibi Samiye’yi görmek için can atar içeri girmek için her duraklayışında konağın önünde lakin kendine hakim olmasını bilir ve yoluna devam eder. Belki de kiminle karşılaşacağını bilmeden böyle yapar. Fakat bir gün matbaaya doğru yol alırken Samiye ile yolları defalarca yolları kesişir, defalarca göz göze gelirler. Nihayet ikisi de konuşma cesaretini toplarlar. Tabii ki bu konuşma öncesinde mektuplaşmalar olur. Samiye İttihat ve Terakki Fırkası’ndan olan ağabeyi Selim Necati’nin isteğine uyarak Ahmet Kerim’I gece yarısı odasına alır. Ahmet Kerim’I Samiye’nin yatak odasında yakalayıp bir ırz düşmanı gibi öldürme girişimi başarısızlıkla sonuçlanır. Samiye kendini bağışlatmak için çırpınır, bu duygunun, bu isteğin tutsağı olur, bu yolda her çılgınlığı göz önüne alır. Ahmet Kerim ise alabildiğine katı bir duygusuzlukla karşılar onun bütün girişimlerini. Aşkı nefrete döner artık. Bu inanç, genç kızdaki değişimi görmesini engeller. Sıradan bir olay biçiminde verilen, ayrıntısız, kısacık bir ölüm haberi geç de olsa Ahmet Kerim’I, bu ölümden kendisini sorumlu tutacağı yeni bir ruh halinin içine iter. Nefret, yerini suçluluk duygusuna bırakır. Artık bundan sonrası Ahmet Kerim için bir nefis muhasebesi dönemidir.
Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’yı öldürmektn sanık kimselerle birlikte tutklanmak ölümle karşı karşıya getirmiştir genç adamı. Bekirağa bölüğünde, suçsuz ve haksız, idam korkusuyla ‘Hüküm Gece’ sini beklerken bile kişiliğine kabaht bulmaz, bütün sebep ve sonuçlarıyla hayat hesabının yükünü zamanına ve neslinin tarihine yükler.
Sırf hürriyete yapılan baskıya karşı koymak ve kişiliğini satılığa çıkarmamak için muhalefete geçen Ahmet Kerim, birdenbire kendini aralarında hiçbir öz ve niyet birliği bulnmayan hasip, Halil Paşazade Ömer Beyler ile Necip Mollalar’ın, Neşet Paşalar’ın, Saim Efendiler’in içinde bulur. Ondan sonrası artık kaybedilmiş bir davadır. Sinop sürgünü Ahmet Kerim’I içkinin kucağına atmış, alkolden yoksun kaldığı günlerde kafası yağı tükenmiş bir kandile dönen, eli titreyen bir adamdır. Zavallı anacığına mektup bile yazamaz hale gelir. Ahmet Kerim için asıl acı şey ise henüz Sinop’a gitmeden kendini tanımış olmasıdır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Ahmet Kerim çok büyük darbeler alır, bunlardan birincisi; Samiye’nin yaptıklarıdır. Bu olayda Ahmet Kerim de suçludur çünkü Samiye’yi hiç dinlemez. İkincisi ise Sırrı Bey’in onu arkasından bıçaklamasıdır.

Ahmet Kerim tam bir muhaliftir. Herkesin ak dediğine o kara der. Kendi bildiğini okur. Kişiliğini Sinop sürgününe gitmeden önce tanır ve ne kadar büyük yanlışlıklar yaptığının farkına varır geç de olsa.
Samiye, genç, güzel, ve çekici biridir. Ahmet Kerim’I büyülemesini bilmiştir.
Sırrı Bey, Ahmet Kerim’I arkasından vurarak nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu sergilemiştir.İTABIN ADI:KADIN PENÇESİ
KİTABIN YAZARI:HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ VE ADRESİ:İNKILÂP VE AKA KİATABEVLERİ KOLL. ŞTİ.ANKARA CADDESİ NO:95-İSTANBUL
BASIM YILI-YERİ:1980-İSTANBUL

1)KİTABIN KONUSU:İnsanlardan kendini soyutlayan ama önüne geçilmez bir ihtiyaç olan aşka boyun eğerek evlenmiş,fakat sevdiği kadın bunu terk edince dünyayla bağlarını koparan bir gencin hikayesini anlatıyor 

2)KİTABIN ÖZETİ:Yazar iki arkadaşının teklifiyle bara gitmeye karar verir.Fakat bu teklifin altında başka bir maksat olduğunu anladığını belirten bakışlarla arkadaşlarını yoklayınca , bir üçüncü kişiden bahsettiler.Bu üçüncü kişi hakkında yazarın bildikleri şunlardı:Kolları ve bacakları vucüduna oranla daha uzun ,yüzü koyu sarı lekelerle dolu birisiydi.aynı zamanda bu genç çok duygusal , çok ince ve üzüntüye düşkün birisiydi.Fakat kendisinin hiç sevilmediği ve hiç bir zaman sevilmeyeceğine inanıyordu.Bu yüzden kendisini sürekli diğer insanlardan soyutluyordu.Fakat içinde bir türlü tatmin edilemeyen sevmek duygusunun önüne geçememiş ve sonunda patlama yaparak bir kızla evlenmişti.Evlendiği kız önceden zengin ama şimdi fakir olan bir âilenin kızı idi.Kız hala eski alışkanlıklarından vazgeçmemiş şaşa’lı bir hayat yaşamaya devam ediyordu.Bir müddet sonra gelen haberlere göre kadın kocasını terketmişti zaten.Beş aya sonra alınan haberlere göre kadı gece hayatına dakmış , barlarda sabahlara kadar eğlenip her gece başka bir erkeğin kollarında barı terk ediyormuş.Adam her gece kadının gittiği bara gidip şunun bunun kollarında dönen kadını izleyip,içiyormuş. Adam bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsla her gece bara gidiyordu.Adamın hikayesi buydu.Arkadaşlarının öneri ise adamı bu lanet hayattan kurtarmaktı.Bunun için ikisininde bulunabileceği bara gittiler.Adam barda oturmuş bir köşeye içiyor, kadın ise genç bir adamın kollarında eğleniyordu.Bunlarda gidip adamın masasına oturdular.Fakat adam gözlerini kadından hiç ayırmıyordu.Kadın ile genç adam öpüşmek üzereyken bir şangırtı sesi ile irkildi herkes.Adam buna dayanamamış ,elindeki bardağı avuçunda parcalamıştı.Bunu gören kadın genç adamın kollarından koşarak gelip adamın karşısına oturdu ve rlindeki bir mendille elini sarmaya başladı. Bu arada adama bu gece misafiri olmasını teklif etti.Bunun üzerine yazar ve arkadaşları adamı kadını pençesinde bırakıp çekip , gittiler.
3)ANAFİKİR: Evlenmek ,hem toplumun temelini oluşturan âilenin temelleri atıldığı bir in için hem de bir insanın hayatını paylaşacağı bir eşi seçeceği için çok ciddi bir kurumdur.Bunun için evliliğe gereken önem verilmelidir.Böylelikle hem toplumdaki insanlar daha mutlu olurlar ve buna paralel olarak toplumun da huzuru artar.
4)YAZARIN KİTABI YAZDIĞI DÖNEM HAKKINDA BİLGİ:
Edebiyat-ı Cedide, II.Abdülhamit (hük. 1878-1909) devrinde, Servet-i Fünun dergisi çevresinde toplanan sanatçıların Batı edebiyatı yolunda meydana getirdikleri bir edebiyat hareketidir.
Bu edebiyat, 1896’dan 1901’e kadar sürmüştür. Recai-zâde Mahmut Ekrem, 1895 sonunda, Malûmat adlı bir dergide yazan Muallim Naci izleyicileriyle kafiyenin göz için mi, kulak için mi olduğu tartışmasına girişmiş ve bu gazeteye karşı cevaplarının bir kısmım Ser­vet-i Fünun dergisinde yayınlamıştır. Servet-i Fünun, Recai-zâde'nin Mekteb-i Mülkiye’den öğrencisi olan Ahmet İhsan Tokgöz tarafından 1891 yılından beri çıkarılmakta idi. Recai-zâde, bunu bir edebiyat dergisi hâline getirmek için Ahmet İhsan‘la anlaşmış ve kendisinin Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) den öğrencisi olan Tevfik Fikret’i derginin “kısm-ı.edebî ser-muharrirliği” ne getirmiştir. O sırada Mektep ve başka dergilerde yazan ve Recai-zâde tarafını tutan başka gençlerin de 1896’da bu dergi çevresinde toplanmasıyla “Edebiyat-ı Cedide” topluluğu meydana gelmiştir. 
Edebiyat-ı Cedide’nin başlıca özellikleri şu noktalar üzerinde toplanabilir:
a. Edebiyat-i Cedide sanatçıları Batı uygarlığına, özellikle Fransa’ya hayranlık göstermişler, Türkiye’nin Avrupalaşma yoluyla yükseleceğine inanmışlar, orada sanat, bilim, ne buldularsa Türkiye’ye aktarmaya çalışmışlar; laik bir zihniyeti benimsemişler ve daima dindışı şiirler yazmışlardır.
b. Devlet ve siyaset konularına dokunmak, vatan, hürriyet, istikIâl, inkılap v.b. gibi, sözcük ve kavramları kullanmak yasak olduğu için, açıkça toplumsal yazılar yazmak olanağı bulunamamış, ancak aşk, merhamet v.b. gibi suya, sabuna dokunmayan temalar üzerinde dolaşılmıştır.
C. Çağdaş Fransız edebiyatı örnek tutulmuş, hikâye ve romanda Realizm ve Naturalizm, şiirde Parnasizm ve Sembolizm akımlarının etkisi altında kalmıştır; Parnasyenlerin etkisiyle, “sanat sanat içindir” görüşü benimsenmiştir. 
d. Tanzimat sanatçılarının tersine olarak, halka seslenmek düşünülmemiş, havasa mahsus bir edebiyat meydana getirilmiştir ; kendilerinin de söylediği gibi ; “Servet-i Fünun edebiyatı umuma avâma mahsus değildir”. 
e. Edebiyat-ı Cedide sanatçıları çoklukla şiir. mensur şiir, hikâye, roman, fıkra ve makale türlerinde yazmışlar, tiyatro türünde eser vermemişler, ancak Meşrutiyetten sonra birkaç piyes denemesine girişmişlerdir. 
f. Edebiyat-ı Cedide nazmında, şiirin konusu genişletilmiş, en basit günlü olay, gözlem ve duygular dahi şiir malzemesi olarak kullanılmıştır; yalnız aruz veznine değer verilmiş, Tanzimat sanatçılarının tersine olarak, hece yazan hiçbir zaman ciddiye alınmamıştır (hece vezni ile yalnız çocuk şiirleri yazılmıştır) ; kafiyenin göz için değil, kulak için olduğu kabul edilmiştir;
g. Hikâye ve roman türünde teknik kuvvetlenmiş (mesela, süs için yazılan gereksiz tasvirler ve konu dışı bilgi vermeleri vak’anın yürüyüşü durdurulmamış, serde yazarın kişiliği gizlenmiştir) ; Fransız realist ve natüralist yazarlarının eserleri örnek tutulmuş; bunun sonucu olarak, hep hayatta görülen ya da görülmesi olanağı bulunan olay ve kişiler anlatılmıştır; vak’alar çok defa İstanbul’da geçirilmiştir. (Abdülhamit devrinde memlekette gezi özgürlüğü olmadığı için, yazarlar memleketin İstanbul dışındaki yerlerini tanımıyorlardı). 
5)YAZARIN HAYATI 
a)Yazarın öz geçmişi
Halid Ziya’nın ailesi, "Uşak’ta helvacılıkla uğraşırken, İzmir’e göçerek "Uşşakizadeler" diye anılmaya başlayan zengin bir ailedir. Bu aile, işleri çok gelişince İstanbul’a da bir şube açtı ve bu şubeyi sermayesiyle birlikte oğul Hacı Halil Efendi’ye verdi. Halid Ziya, Hacı Halil Efendi’nin üçüncü çocuğu olarak 1866’da İstanbul’da doğdu. İstanbul’da ilk mektep, askeri rüşdiye... (1873-1878) Babasının işleri kötü gitmeye başlayınca Halid Ziya annesiyle birlikte İzmir’e dedesinin yanına gönderildi. Öğrenimini İzmir Rüşdiyesi’nde sürdürdü. (1878) Bu arada babasının işlerini düzene koyup İzmir’e gelişi ve yeni bir ticaretevi açışıyla sığıntı olma düşüncesini de zihninden atan Halid Ziya, ikinci bir okula hazırlık için Frenk Mahallesi’nin Alioti bölümündeki Auguste de Jaba adlı avukatın emrine verildi.
Halid Ziya, babasının katibi olarak işe başladı, bu iş edebiyat merakıyla pek bağdaşmadığından yeni iş tavsiyelerini dikkate aldı, ancak İstanbul’da hariciyeci olmak için yaptığı başvuru sonuçsuz kaldı. İzmir’e dönüşünde Rüşdiye öğretmenliğine başladı ve akabinde Osmanlı Bankası’na girdi. İstanbul’da Reji Genel Müdürlüğü’nün başkatiplik teklifini kabul ederek İzmir’den ayrıldı (1893). Reji’deki çalışma günlerinde Servet-i Fünun’a da katılarak edebi faaliyetlerini yoğunlaştıran Halid Ziya, Meşrutiyet’ten sonra bir süre Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde Batı edebiyatı okuttu sonra Mabeyn Başkatibi oldu (1909). Buradan ayrıldıktan sonra memuriyete dönmeyen ve tüm zamanlarını edebiyata veren Halid Ziya 23 Mayıs 1945 tarihinde İstanbul’da öldü.
b)Yazarın eserleri
Romanları:Nemide,Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar
Hikayeleri:Bir İzdivacın Tarih-i Muâşakası, Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Nâkıl (4 Cilt yerli ve yabancı öyküler), Bu Muydu?, Heyhat, Küçük Fıkralar (3 Cilt), Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet, Bir Şi’r-i Hayal, Sepette Bulunmuş, Bir Hikâye-i Sevda, Hepsinden Acı, Onu Beklerken, Aşka Dair, İhtiyar Dost, Kadın Pençesi, İzmir Hikâyesi.
Hatırıları:Kırk Yıl, Bir Acı Hikaye, Saray ve Ötesi.
Deneme:Sanata Dair 
c)Yazarın edebi kişiliği
Halit Ziya Uşaklıgil hikayeciliğimizin kurucularından sayılabilir.
Hikayelerinde , romanlarından daha gerçektidir.Esasen Fransız Realistlerinden Maupassant
biçimine uygun hikayeler yazmıştır.Bu biçimin belirgin özelliği ‘konusu belli ve plânlı küçük romanı andıran hikayelerdir’.
Halit Ziya Uşaklıgil ,hikayelerinin çoğunda ezilmiş , ıstırap çekmiş , elinden imkanları alınmış insanların hayatlarını anlatmayı hedeflemiştir.Ya da kaderine boyun eğen insanların hayatlarını ele almıştır.Küçük insanlar dediğimiz bu tiplerin meselelerini başarıyla gözler önüne sermiştir. Onların dertlerinin , yaşama biçimlerini , imkansızlıklarını gerçekçi bir gözle ele almayı denemiştir.
Halit Ziya , özellikle küçük hikayede verimli ve başarılı olmuştur.Kuvvetli bir hikaye etme tekniği ile her yönden kevvetli hikayeler yazmıştır.Hikayelerinin bir özelliği ise ; yazarla , şairle, toplumla , tabiatla, insanla ve bütün canlı ile birlikte yürümesidir.Yoksa bu hikayeler , okuyunun gözünün önünden bir olay geçiren , ilgi veren , yormadan seyrettiren , memnun eden cinsten değildir.
Halit Ziya . millî hikayelerinde gerçekci çizgiden hemen hemen hiç ayrılmaz. Birkaç çizgiyle renkli tablolar çizmede başarılıdır.KİTABIN ADI :MAHŞER
KİTABIN YAZARI :PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ :ÖTÜKEN 
BASIM YILI :1973
SAYFA SAYISI :296 

1.KİTABIN KONUSU:

Nihad’ın Muazzez’e aşkını ve düşündüğü İstanbul’un nasıl değiştigini ,devletin ne kadar kötü duruma düştüğünü anlatıyor.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Nihad vapurla İstanbul’a gelir.Çanakkale Savaşından daha yeni çıkmıştır ve uzun zamandır İstanbul’u görmüyordu.İlk olarak arkadaşı Faik’in yanına gitti.Daha sonra iş aramaya başladı.Bir gün Seniha Hanımla karşılaştı. Seniha onu evine davet etti.
Ertesi gün Seniha’nın yaşadığı eve gitti.Orada Muazzez ile tanıştı. Seniha Nihad’dan kızına öğretmenlik yapmasını ve onun bir kaç mektubunu kaydetmesini istiyordu. Nihad bu işi hemen kabul etti.Daha sonra Muazzez ile balkona çıktılar.İçerideki odada Seniha’yı ve Alaaddin Beğ’i gördüler.Aralarında kötü işler hakkında konuşuyorlardı.Bunları Nihad ve Muazzez duydular. Nihad çok şaşırmıştı.Çünkü o yıllardır bu insanlar için savaşmıştı.Muazzez ile bu konuları konuşmak için buluşma kararı aldılar.
Bir kaç gün sonra Nihad’la Muazzez buluştular.Seniha ve kocası Mahir Beğ’in yaptıklarını anlatıyordu.İkisinin ne kadar sahtekar insanlar olduklarını , Seniha’nın vücudunu kullanarak erkekleri nasıl kandırdığını ve daha sonra onları nasıl kullandığını anlatıyordu.Onlar bunlarla da kalmayıp Muazzez’in annesinin apartmanını dalavere ile almışlardı.. Nihad bunları duyunca şok olmuştu.
Nihad çalışmak için apartmana gitti. ilk iş olarak mektupları kaydetmeye başladı.Mektuplar hep sahtekarlıkları anlatıyordu. Bunları kaydetmeye mecburdu çünkü zar zor bir iş bulmuştu ve Muazzez’i görmek için başka çare yoktu.
Bir gün dolaşmaya çıktı ve sokakta Alaaddin Beğin gazetesinde çalışan hikaye yazarı Kerim Beğ ile karşılaştı.Biraz muhabbet ettiler. Nihad ona Mahir Beğleri ve çevirdikleri dalavereyi anlatıyordu.
Nihad iyice Muazzez’e alışmıştı.O da tabiki ona alışmıştı.Ama arada bir sorun vardı Muazzez’i Alaaddin Beğ İle evlendirmeyi düşünüyorlardı.Fakat bunu Muazzez istemiyordu.İlk başlarda Seniha Hanım’da buna izin vermiyordu ama Nihad ile Muazzez arasında bir yakınlaşma olduğunu anlayınca oda bunu kabul etti.
Bir gün yine dolaşırken Kerim Beğle karşılaştı.Ona olan biteni anlattı. Kerim Beğ ona kızı apartmandan kaçırmasını söyledi.Ama bunu Nihad hiç düşünmüyordu çünkü kendi karnını bile Seniha ’nın verdiği bir kaç kuruşla doyuruyordu.Ama aklında bu fikir kaldı ve bunu Muazzez’e açmayı düşündü.

Bir zaman sonra Muazzez ile konuşurken konuyu ona anlattı. Muazzez bu fikri biraz yadırgadıysa da eğer zor durumda kalırsa onunla beraber kaçabilecegini söyledi. 

Bir akşam eğlencesinde mebus kendini kaybetti ve Muazzez’e saldırdı.O da Nihad‘dan yardım istedi. Nihad mebusu engelledi.Bunun üzerine Seniha ve Mahir Nihad’I evlerinden kovdu.Muazzez ’de bu saldırılara katlanamayacagını ve kaçmak için Nihad’ın dışarda beklemesini istedi.O akşam ikisi beraberce apartmandan kaçtılar.Birlikte Nihad ’ın arkadaşı Faik’in yanına gittiler ve bir kaç gün orda kaldılar.Bu zamanda Nihad bir ev aramaya Muazzez ise iki üç ev eşyası almaya başladı. Bir süre sonra Nihad Muazzez’i arkadaşları Haldun, Necdet ve Nail ile tanıştırdı . 
Nihad ile Muazzez birlikte bir eve taşındılar. Nihad iş arıyordu fakat İstanbul’da iş bulamıyordu. Ay başı yaklaşmıştı ve ev sahibi Emine Hanım birkaç gün sonra kirayı almak için gelecekti. Nihat bunun için Faik’ten borç istemeye gitti ama onda da metelik yoktu. Kahveye uğradılar ve orada Rıza’yla karşılaştılar. Rıza bir aktördü ama artık geçimini dalavere ile sağlıyordu. Nihad’a biraz para verdi ve tiyarosunda suflör olarak çalışmasını istedi,oda kabul etti 
Nihad tiyatroda işe başlamaya gitti ama ortalarda kimseler yoktu. Rıza’yla birkaç kişi tiyatroya geldiler. Tiyatro hiçbirinin umrunda değildi. Daha bir prova bile yapmamışlardı. Ertesi gün tiyatro sahneleniyordu.Nihad bir kutuya girdi ve oyunculara rollerini okuyordu.Ama hiç biri birşey anlamadıgı ve duymadıgı için komik bir durum oluşuyordu.Nihad kutunun içinden yere düştü ve kaçar gibi orayı terketti.Rezil olmuştu.
Nihad bundan sonra çok degişti.Dünya’ya lanet etmeye ve Devlet’in bu gidişatına dur demeye kararlıydı.Bunun için ihtilal yapmayı düşünüyordu.Kendi gibi düşünenlerle toplantılar yapmaya başlamıştı.Bu durum Muazzez’in hiçte hoşuna gitmiyordu.Nihad bir yandanda mebusun gazetesi için Kerim Beğin aracılığıyla eserler çeviriyordu.
Bir gün Nihad ile Muazzez tartışmaya başladılar.Muazzez Seniha’yı görmek istiyordu ama Nihad buna izin vermiyordu.Muazzez çok ısrar etmesine rağmen Nihad’ı bir türlü kandıramıyordu.Ertesi gün Muazzez hastalandı.Nihad onun yanından hiç ayrılmıyordu.Akşam olunca kapı çalındı.Dışarda bir zabit Nihad’ı karakola götürmek istiyordu.Nihad ne oldugunu anlamadan zabitle beraber karakola gitti.Devlet hakkında kötü söz söylemekten üç gün içeride yattı.Daha sonra doğru Muazzez’in yanına gitti.O hala yaşıyordu ve Muazzez apartmana gitmek istedigini söylüyordu.Nihad yine kabul etmiyordu.
Ertesi gün Nihad uyandıgında Muazzez’in apartmana gittigini öğrendi.Üç gün geçti .Muazzez eve döndü ve Nihad ile konuşmaya çalıştı fakat Nihad hiç yanıt vermiyordu.En sonunda Muaazzez dayanamıyarak evden çıkıp gitti.
Nihad mahalleden başka bir yere taşındı.Nişantaşında Şükriye adında bir kadının evinde kalmaya başladı.Kimseyle konuşmuyordu.Herkes onu merak ediyordu.Bir gün ev sahibi dayanamayıp Nihad’a ne oldugunu sordu.Oda olan biteni anlattı.Kadın bu duruma çok üzüldü,yardım etmeyi çok istiyordu ama elinden bir şey gelmezdi.
Bir süre sonra Nihad Muazzez’in yanına gitti ama onu bulamadı.Aklında intihar etme fikri yatıyordu çünkü dünyadan bıkmıştı.En sonunda ayaklarını bağlayarak kendini denize attı.Ama tekrar yaşamayı seçti.Denizden karaya çıktı ve doğru Kerim Beğ’i görmek için apartmana gitti.Ordanda Kerim ile beraber Kerim’in evine gittiler.Kerim ona güzel bir iş bulmuştu ve Muazzez’in onu aradıgını söylüyordu.Bunun üzerine ikisi beraber direk Muazzez’in yanına gittiler.
Muazzez ile Nihad barıştılar.Nihad Muazzez’i intihar etmek istediği yere götürdü ve ayagına bağladıgı kemeri ona gösterdi.Muazzez çok şaşırmıştı ama Nihad bunları gerçekten yapmıştı.İkisi birlikte ufka baktılar ve hayat onlar için yeni başlıyordu.
3.KİTABIN ANAFİKRİ:
İnsan ne kadar kötü duruma düşerse düşsün hayatından bezmemeli,aşkını.sevgisini kaybetmeyip sabretmelidir.
4.OLAYIN KAHRAMANLARI:
NİHAD:Çanakkale’de savaşmıs yirmialta yaşında dürüst ,hayatını kendıi emeğiyle kazanmaya çalışan romanın asıl kahramanıdır.
MUAZZEZ:Genç ve güzel ,iyi bir aile terbiyesi almış ,insanları seven ve onlara değer veren namuslu bir kızdır.
SENİHA HANIM:Bir kaç kez evlenip boşanmış en sonunda kendi gibi sahtekar biriyle evlenmiş,zeki, işten pazarlıklı bir kadın.
MAHİR BEY:Seniha’nın kocasıdır.Tüccardır ama gelirinin çogunu devleti soyarak karşılayan namussuz bir kişidir.
ALAADDIN BEY:Mebus ve ayrıca bir gazetenin sahibidir.Seniha’nın etkisinde kalan dalavereci bir şahıstır.
FAİK:Nihad’ın en yakın arkadaşıdır.İyi ve her zaman yardım sever biri olarak romanda görülür.
EMİNE HANIM.Faizci,sadece paraya deger veren , beş para etmez bir kadındır.
ŞÜKRİYE HANIM:Nihad’ın ev sahipliğini yapmış,ihtiyar ve oldukça iyi bir kadındır.

Bir Sürgün, Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Dr. Hikmet; İstanbul’un kibar ve devleti seven, çocuklarına çok şefkatli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Dr. Hikmet’in babası Ruşen Bey, Sultan Murad taraftarı olması nedeni ile 28, 29 yılı aşkın göz hapsindedirler. O dönemde, bu göz hapsindeki aile ile münasebeti çok yakındakiler dışındaki aileler göze alamamaktadırlar.
        Doktor Hikmet okulu bitirip iş hayatına atılacağı zaman; tam olarak nedenini bilmediği suçlardan dolayı İstanbul’dan İzmir’e sürgüne gönderilir. O dönemde İzmir Valisi olan Kamil Paşa sayesinde İzmir’de kısmen hürriyet vardır. İstediği kitapçıya girip istediği yayınlara rahatça bakabilmektedir. İzmir’in ayrıca sürgündeki insanlar için Türkiye’den diğer ülkelere kaçış yeridir.
        Doktor Hikmet İzmir’de Guraba hastanesinde çalışmaktadır. Yakında bir ev ve o civarda bir de sık sık ziyaret ettiği kitapçı vardır. Bunların aralarındaki mesafe 3 km. bile yoktur ve hayatını burada geçirmektedir. Jön Türklerde olduğu gibi Fransa, Dr.Hikmet içinde hürriyetin, medeniyetin ve özgürlüğün beşiğidir. Fransa hakkında çok bilgiye sahip olmasının da verdiği güvenle aniden Fransa’ya gitmeye karar verir ve kendini Fransa’ya giden gemide bulur.
        Gemi İstanbul’dan hareket ederken; bir Ermeni komitecisinin kaçak binmesinden dolayı yaşanan sorunun, gemiye bir kaçak gibi binen Doktor Hikmet içinde yaşanacağı korkusu vardır. Kaçak gibi binen bu yolcunun, neden böyle bindiği merak konusudur. Yolcular kendi aralarında konuşurken; Türklerin ‘Jeune Turc(Genç Türkler)’ ve ‘Viene Turc(Yaşlı Türkler)’ ikiye ayrıldığından, yönetimdekilerin ise yaşlı Türklerin elinde olduğundan bahsetmektedirler. Jön Türklerin ‘Kızıl Sultanı’ ve tamamen rejimi değiştirmek istedikleri ve bundan dolayı yakalananların şiddetli bir şekilde cezalandırıldığı kaçabilenlerin ise Avrupa’ya sığındığı; Dr. Hikmet’in de, kaçanlardan biri olduğu bahsi geçmektedir. Jön Türklerin komite merkezi Paris’te olduğu, bu şahısların hepsinin Fransızca bildiği, Fransız okullarında eğitim gördükleri ve kültürünü aldıkları bahsi geçmektedir. Yolculuk sırasında; İstanbul’dan kaçak olarak binen Ermeni komitecisi ile tanışır ve ortak bazı noktalarından dolayı yakın görmesine rağmen, Ermeni komitecisi ondan uzak durmaktadır. Zorlu yolculuğun sonlarına doğru; hayalindeki Fransa sınırına geldiklerinde; yanındaki yolculardan biri olan papaza Monte Kristo adasını sorar. Papaz ise; Monte Kristo’nun tamamen uydurma kötü bir masal olduğunu, hükümetin ise aldığı tedbirlerle Hıristiyanlığa halkı korumaya çalışırken Farmasonların kucağına attığını anlatır.
        Doktor Hikmet, zorlu yolculuğun ardından Paris’e varır. Adeta hayal alemindedir, okuduğu kitaplardaki bahsi geçen yerlerdedir. Paris’e ait olan her parçanın ayrı bir yeri vardır. Çok zaman geçmeden bu hayal aleminden çıkarak, sokaklarını, insanlarını ve çevresini İzmir’le kıyaslamaktadır. Türkiye kendisine daha sıcak gelmektedir. Otel bulur ve yerleşir. Bir taraftan Paris’i tanımaya çalışırken; diğer taraftan bir boşluk içerisindedir. Plansız bir şekilde yaşamak, ona ölüm gibi gelmektedir. Yaşadığı bu boşluktan dolayı, kendisi ile çelişkiye girmemek için ufak işler bulmaktadır. Bu işlerden biri Paris’teki Türkleri arayıp bulmak diğeri ise; ailesine mektup yazıp durumu bildirmektir. ‘Bir şeyler yapıyorum’ düşüncesine kendisini inandırmaya çalışken; mektubu nasıl nereye göndereceğini  düşünmektedir. İlk önce Jön Türklerin çıkarmış olduğu gazeteye bakarak adresi bulmak istemektedir, ama gazetede sadece mektup kutusu numarası bulunmaktadır. Gazetenin yanında bir broşürden Ahmet Rıza’nın adresine ulaşır. Adrese gider; ama Ahmet Rıza’nın nadiren uğradığını öğrenir. Kahvenin birinde oturup ailesine gönderecek mektubu yazarken; 10 senedir Fransa’da bulunan Ragıp Bey’le tanışır. Ragıp  Bey yardım sever birisidir. Uzun yıllar Fransa’da kalmasına rağmen Fransızca’ya hakim değildir ve kendi kültürünü taşımaktadır. Dr. Hikmet; Ragıp Bey’den, Jön Türklerin Pres Sabahattin ve Ahmet Rıza taraftarları olarak ikiye ayrıldığını ve bunların bir araya gelip bir şeyler yapamayacağını öğrenmektedir.
        Doktor Hikmet Paris’te bütün bir yıl kimseye muhtaç olmaksızın geçinebileceğini tahmin etmektedir. Daha sonrası için ise; nöbetçi hekimlik veya bir hekimin yanında asistanlık yaparak geçimini sağlamayı düşünmektedir.
        Ahmet Rıza Bey’le görüşmesinde; Ragıp Bey’le ilgili olarak, elinin açık olduğunu ve bundan dolayı şüphelendiğini dile getirmektedir. Ahmet Rıza Bey ise; bu konuda şüphe beslememesi gerektiğini ailesinin ve çevresinin verdiği kültür olduğunu anlatmaktadır.
        Ragıp Bey; Doktor Hikmet’in gönüllü rehberi olmaktadır. Paris’i bir taraftan ona gezdirirken; diğer taraftan da yalnızlığını paylaştığı en yakın dostu olmaktadır. Dr. Hikmet, Paris’i gezerken, okuyup hayalinde yaşattığı Paris’i görememektedir. Bu da onun memleket hasretini artırmaktadır.
        Memleketinden kaçtığı, Paris’e ayak bastığı günden beri, tuhaf bir duyguya kapılır. Kendisini dünyanın en ilginç ve gülünç adamı zanneder. Herkesi böyle düşündüğünü ve bu haline güldüğünü düşünmektedir. Bunun milliyetinden kaynakladığını düşünerek ayıp bir şey gibi saklamaktadır, hatta Ragıp Bey’le bile dolaşmaktan çekinmeye başlar. Ragıp Bey ise umursamaz ve rahattır. İkdam’da Paris mektuplarını yazan Ali Kemal Bey ile tanışır. Ali Kemal Bey; ona Fransa’da Türkiye’de alınan diplomaların geçerliliği olmadığını ve tekrar okula giderek eğitim almasını tavsiye eder ama Dr. Hikmet ise, eğitimi düşünmemektedir.
        Paris’in kocaman bir mağaraya benzediği; havaların soğuk olması, günlerce gökyüzü bir kurşun kubbe renginde ve bunun arkasında, güneş paslı bakır bir levha gibi görünmesi, gözle görülmeyen ve sesi işitilmeyen yağmurun ise, bu madeni yerin bir yapışkan kurum yağıyla karışarak yerleri ıslatması anlatılmaktadır.
        Ragıp Bey, Vaugiard sokağında iki odalı bir küçücük apartmanda oturmaktadır. Evin duvarları, taban tahtası, tavanı, eşyası ve hatta kendisine has kokusu ile, Beşiktaş’ta ve Cihangir’de herhangi bir orta halli Türk evinden nakledilmişe benzemektedir. Pencerelerdeki perdelerden, köşede duran aynalı konsola; her biri meşhur hattatın süslü yazıları ve pirinçten yapılan mangal ve kanepenin üzerine serilmiş Osmanlı halısı Dr. Hikmet’i çok etkilemiş çocukluğunu hatırlatır. Gözleri yaşarır ve yurt hasretini yüreğinde acısını hisseder. Dr. Hikmet kendi kendine “Burada hiçbir şey güzel değil. Bütün bu eşyada zarafet ve sanat namına hoşuma gidebilecek hiçbir şey görmüyorum. Kendimi bildim bileli bu dekordan nefret etmişimdir. Şu halde birden bire bu içlenmemin sebebi nedir?” der.
        Ragıp Bey işte çalışması gerektiğini ve yardımcı olabileceğini söyler. Dr. Hikmet bu duruma sevinerek böyle bir ricada bulunmak istediğini belirtir. Rağıp Bey, her gün uğradığı bir ahbab evi gibi alışkan ve emin olarak daha önce tanıştığı Dr. Foissard’ın evinin ziline basar. Kapı açılır. Evin hizmetçisi karşılar ve ne istediklerini sorar. Dr. Foissard’ı görmek istediklerini söylerler. Evin hizmetçisinin yüzü, boş yere rahatsız edilmiş bir insan çehresinin yüzü gibi ekşir. Önceden randevu almadan kabul edilemeyeceklerini eşikte bir kale nöbetçisi gibi dimdik ayakta duran uşak söyler. Ev dört katlı cephesi büyük kesme taşlardan örülmüş ve iri, tunç halkalı dökme demirden kapısı ile de kaleye benzer. Ragıp Bey, onunla Mısırlı Prensesin evinde tanıştığını söyler ve haber vermesini ister. Hizmetçinin yüzü yumuşar. İçeriye alır. Kartvizitini ister. Oniki yıldan beri Fransızcasını geliştirememiş olmasına rağmen alafranga adabı muaşeretin bütün şatafatlı gösterişleri iyi bilmektedir. Köşesi altın markalı küçük cep cüzdanının içinden bir kart çıkarıp uzatır. Özel bir iş için buraya geldiklerini belirtir. Uşak kartı gümüş tepsiye koyarak sessiz adımlarla holün loş yerlerinde gözden kaybolur. Geriye döndüğü vakit uşağın davranışları daha sıcaktır ve nezaketli tavır takınır. Ellerinden şapkalarını, bastonlarını alır ve odalardan birini açar içeriye davet ederek burada beklemelerini söyler. Oda, ipekle kaplı, aynı renkte perdeler, camların kenarından düşey kıvrımlarla parkenin üzerine sarkmaktadır. Kenarları altın süslemeli deri koltuklar; ortada bir mermer masa, köşelerde, tıklım tıklım bardak çanak, çömlek ve biblolarla dolu vitrinler bulunmaktadır. Ragıp Bey, zenginliğinden ve zevkinden bahsetti ama Dr. Hikmet’e göre ise, zevkle döşenmiş bir şey göremediği gibi bir doktorun evine göre çok karmaşıktı. Ne mermer masa, ne raflar ne koltuklar ne de yerdeki halı temizlik hissi vermemektedir. Eşyaların hepsinin üzeri tozla kaplı ve uzun müddet kapalı kalmış yerlerin bayat kokusu her tarafı sarmaktadır. Evin eşyalarının değerli gözükmesinden dolayı Ragıp Bey, çok para kazandığından bahseder. Dr. Hikmet ise; bahsedilen her şeyi ilk duyuyormuş gibi can kulağıyla dinler gözükmektedir. Zaman ilerler ümidin yerini yeis almaya başlar. İkisi de beklemenin verdiği sıkıntıya kapılarak beklemektedirler. Salonun kapısının açılması ile Dr. Foissard’ı görürler. Dr. Foissard; uzun boylu, kamburumsu gövdesi yer yer ağarmış saçlı biridir. Ragıp Bey hemen önünü ilikler ve elini uzatır ama ev sahibi şaşırır. Uşağın ona Japon misafirlerinin beklediğini söylediğini söyler. Dr.Foissard, niçin geldikleri anlayınca, yer ve zaman olarak yanlış olduğunu belirtir. Ayrıca işlerin onların düşündüğü gibi basit olmadığını metotları öğrenmesini tavsiye eder. Hastanede kendisini görmesini ister ama yardımcı olmaz.
        Doktor Hikmet’in Paris’teki aşık olduğu Arlette; mektup irtibatını sağlayan ailenin kızıdır. Kızın başka bir erkekle irtibatının olduğunu bilmesine rağmen sevmektedir. Kızın ilk tanıştığı andan itibaren yakınlaşma göstermesine rağmen; Dr. Hikmet kişiliğindeki çekingenlikten dolayı pasif kalır. Kız tarafından alay konusu olur.
        Yaşadığı olayların kendi üzerinde bıraktığı etkileri tahlil ettikçe beceriksizliği, sersemliği ve sıkılganlığı sonucuna varmaktadır. Dilini kendi dili kadar iyi bildiği edebiyatı ve kültürüne kendi kültüründen daha yakın olduğu bu dünyaya kendi has vatanına girer gibi girmek istemekte, fakat çok geçmeden yabancı bir dünya olduğunu anlar.
        Arlette ve annesi ise planlı bir şekilde ilişkilerini, evlilikle sonuçlanması için uğraşmaktadırlar. Doktor Hikmet hastalanır ve ona Arlette bakar. Hastalılığının tamamen geçmesi için; bir süre kuru havası ve güneş alan başka bir yerde bulunması gerekmektedir. Arlette’nin de yanında gelmesini söyler. Arlette ise annesinden izin alması gerektiğini anlatır. Dr. Hikmet, Arlette’nin annesinden izin istediğinde, annesi en azından nişan yapması gerektiğini ve dönüşte de evlenmesini tavsiye eder. Dr. Hikmet ise; tanışmasından içinde bulunduğu zamana kadar geçen sürede, ailenin kendisine yakınlığını ve yaşanan olayları gözden geçirince durumu fark eder ve haber vermeden tek başına gider. İki ay kadar kaldıktan sonra tekrar döner.
        Paris’e dönüşünün ikinci günü Doktor Hikmet, kendisini ziyarete gelen Arlette’e içini dökmek için hazırlanırken, sokak kapısı telaşlı biri tarafından çalınır. Kapıyı açınca karşısında kasaplık yapan ev sahibini görür. Ziyaretinin sebebinin iki aydan beri kiranın ödenmediğidir. Orada olmasa da ev kirasını göndermesi gerektiğini söyler. Dr. Hikmet; Arlette’nin böyle bir hadisenin olmasından dolayı çok sıkılmıştır. Ev sahibi bir taraftan konuşurken diğer taraftan eşyalara göz atmaktadır. Evdeki eşyaları gördükçe rahatlar. Kirayı vermezse eşyalara el koymayı düşünmektedir. Dr. Hikmet, evden parasının geleceğini ve birkaç gün daha süre vermesini ister. Bir haftada anlaşırlar. Bir insanın duyabileceği hazları orada duymuştu Dr. Hikmet. Orada sevmişti ve seviliyor gibi olmuştu. Çok tabi olarak yüreğinde bir parçalanış vardı. Diğer taraftan da ilk kez böyle bir olaya maruz kalmanın verdiği utanma ve keder vardır. Ailesinden, bu sıralarda mektup alır. Babası maddi durumlarının iyi olmadığını ancak küçük bir miktar olan emekli maaşının üçte birini görebileceğini belirtmektedir.
        Maddi olarak sıkıntıda olan Dr. Hikmet; iki aydan beri ev kirasını ödeyemediğinden evden ayrılarak iyi şartlara sahip olmayan bir otele yerleşir. Odası otelin üçüncü katında, tavanı basık, eşyası derme çatma ve temizliği şüphelidir. Odaya gelince üstü yeşil çuha örtülü dört köşe bir masaya oturur. Başını ellerinin arasına alır, odacıya bile bakmaktan korkar. ‘Ne acayip talih, benim talihim’ diye düşünmektedir. Yerleştiği oteli, dışardan her gördüğünde garip bir irkilme ve soğukluk geldiğini hatırlar. Günün birinde bu otele yerleşeceğine ihtimal vermemesine rağmen artık oradadır. Evde bıraktığı eşyaları nasıl alacağını düşünürken, sevgilisinin kardeşi aklına gelir. Albert’i tesadüfen bir kahvenin kapısında rastlar. Onu aradığını söyler. Münakaşa veya konuşmasına fırsat vermeden konuyu açar. Albert, tanıdıkları arasında ev sahibi tarafından ilk sokağa atılan olmadığını konunun bahsetmeye bile değmeyeceğini belirtir. Ev sahibi olan kasabın ev sahipleri içinde en çekilmezi olduğunu söyler.
        Dr. Hikmet’in hayatı büsbütün değişmektedir. Kara talih selinin akıntısına karşı kürek çekmekten kolları yorulmuş ve kendini akıntıya bırakır. Bir gün yemek yiyorsa bir gün aç yatmaktadır. Bazen bir günü sütlü bir bardak kahve ile geçirmektedir. Ciğerlerinin, kapalı yerlerde, türlü türlü dumanlarıyla her gün biraz daha yıpranmaktadır. Açık havanın hasretini çekmektedir. Yağmursuz olan havalarda birkaç saat dışarıda kalıp temiz hava teneffüs etmektedir. Uykusuz ve rahatsız geçirdiği geceler sabahları çok öksürmektedir. Oda arkadaşı olan Morotof ona memleketinin Çar’la İngiltere Kralı arasıda paylaşılacağını söyler. Doktor Hikmet memlekete dair kötü haberler alınca Jön Türklerle dertleşmektedir. Olaylar üzerinde konuştukça Jön Türklerin Abdülhamit’le bir düşündüğünü fark eder.
        Otelde tekrar hastalanır ve kısa süre içinde ölür.
           Yakup Kadri; romanlarında Türk toplumunun Tanzimat’tan sonraki gelişim sürecini, özellikle siyasal değişmeleri konu edinen, bu değişmelerin toplumun ve bireylerin yaşayışına etkilerini, koşulların belirleyiciliğini işlemiştir. Bir Sürgün de ise; romanlarını oturttuğu tarihsel sürecin ilk aşamasını ele almaktadır.
        Meşrutiyet’in gerçekleşmesinde önemlice payları olan Jön Türkler, bunların Paris’teki yaşayışları ve eylemleri romanın çatışını oluşturur. Dr. Hikmet’i Paris’e gitmesi ve orada yaklaşık olarak bir yıl yaşaması ve vefatı söz konusudur. Yani romandaki zaman dilimi bir yıldır. Romanın içerisinde bahsi geçen olaylardan; İttihat ve Terakki içerisindeki çekişme 1902’deki Paris Kongresidir, başka bölümlerde ise; vapur yolculuğunda eline geçen Prens Sebahattin’in Paris’te Terakki isminde çıkarttığı gazete ilk çıkış tarihi 1906’dır. Değişik tarihlerdeki olayları romanda, romandaki geçen yılın içinde olmuş gibi gösterilmiştir.
        Jön Türkler’den bahsederken; hep eleştirel bir tutum sergilenmiştir. İdeolojik açıdan yeteriz, bilgisi sınırlı ve kavrama yeteneğinden yoksun kişiler olarak anlatılmıştır. Tanzimat’tan sonra Türk aydının yaşadığı, Batılılaşma hareketinin ürünü olan ikilik düşüncesi anlatılmıştır. Burada Dr. Hikmet’in, kişiliğinde sergilenen dram aslında Batı’ya hayran ama Doğu kültüründen kopamamış Osmanlı aydınının çıkmazını anlatmaktadır.
        Romanın başında, bira bardağından arta kalmış su çemberi içerisinde dönüp duran karıncayla Dr. Hikmet hayatı arasında kurulan bağlantı söz konusu dramı göz önüne sermektedir. Sürgün olarak bulunduğu İzmir’deki dünyasının sınırları bellidir.
        Gerçekle hayal alemi, edebiyatla hayat arasındaki ilişkiyi kuramamanın, gerçekliği somut olarak, yaşayarak soyut olarak kavramamın sonucunu gösteren bir dram.

Yaşadığım Gibi, Ahmet Hamdi Tanpınar

Ahmet Hamdi Tanpınar (1901 – 1962), Türk edebiyatının en önemli şair ve yazarlarından biridir. O, batı edebiyatını çok iyi tetkik etmiş, çok iyi anlamış, ama Türk kültürünün, Türk edebiyatının ateşli bir savunucusu, etkili bir tanıtıcısı olmuş, gerçek bir vatanseverdir. Kendisi milliyetçi bir yazardır, ancak milliyetçiliği doktriner değil, Türk milletine, Türk kültürüne karşı duyduğu derin alaka ve aşktan kaynaklanan bir kültür milliyetçiliğidir. Şimdi özetini arz edeceğimiz eseri, onun bir ömür boyu Cumhuriyet, Ülkü, Ulus, Oluş, vs gibi gazete ve dergilerde yayınlanmış çeşitli konulardaki bilgi, görgü ve görüşlerini ortaya koyduğu deneme yazılarının, kendisi vefat ettikten sonra toplanmasıyla oluşturulmuştur. 
Kitap; içindekiler, giriş ve önsözlerin bulunduğu bölüm hariç yedi bölümden oluşmaktadır:
a.    İnsan ve Cemiyet
b.    İnsan ve Ötesi
c.    Üç Şehir
ç.     Paris Tesadüfleri
d.    Türk Dili ve Edebiyatı (mülakatlar)
 f.    Musiki
 g.   Plastik Sanatlar

2.     BÖLÜMLERİN ÖZETİ:

a.    İnsan ve Cemiyet:
Bu bölümde yazarın , insan – toplum ilişkisi, doğu ve batı arasındaki esaslı farklar, kültür ve sanat yollarında gösterdiğimiz devamsızlık, insanın inkılaplar karşısındaki iç dünyası, aydınların durumu, Bulgar göçmenleri, kitaplardan duyulan korku, edebiyatta bitmeyen çıraklık, Musolini, savaş ve barış, Atatürk’ten alınacak dersler gibi konulardaki görüşleri yer alıyor.
    İnsan – toplum ilişkisiyle ilgili yazısında, insanların fert halinde toplumsallıktan uzaklaştıkça bir zaaflar bütünü olduğunu, cemiyet hayatına yaklaştıkça zaaflardan kurtulduğunu dile getiriyor. Şark  ile garp arasındaki temel farkın yaptığı işi şahsen yaşamak noktasında olduğunu, şarklının her olaya yüzeysel yaklaştığını, garplının ise o işi yaşadığını ifade ediyor. Kültür ve sanat yollarında gösterdiğimiz devamsızlığı ele alırken büyük bir kültür, sanat ve insan buhranı içinde bulunduğumuzu, on sene sonra daha başka şeyleri de kaybedebileceğimizi vurguluyor. İnsanın inkılaplar karşısındaki iç dünyası bahsi içerisinde Tanzimattan beri süregelen inkılaplar karşısında insanımızın duruşu ve eski ve yeniye karşı yaklaşımı tasvir ediliyor. Aydınların, bir ağacın köklerinden beslendiği gibi geçmişten güç almasını, bunu çağdaş düşünce ile harmanlamasını tavsiye ediyor. Bulgaristan’dan göç etmek zorunda kalan soydaşlarımızın bizim için taşıması gereken manevi değeri ortaya koyduktan sonra, toplumumuzun bu felaket karşısındaki duyarsızlığını eleştiriyor.  Edebiyatta bitmeyen çıraklık konulu yazıda, edebiyatçılarımızın bir türlü halkın nabzına etki edememesinin sebebi olarak, yazarlarımızın hangi kariyere sahip olursa olsun Türk gibi düşünüp Frenk gibi anlatmaları gösteriliyor. İkinci dünya savaşından uzak kalışımızı büyük bir zafer olarak addediyor, Musolini’nin dev bir cüce olduğunu, yeni bir barışın ilk cümlesinin savaşı yasaklaması gerektiğini vurguluyor. Yazarın Atatürk hakkında da bir çok yazısı mevcut, kendisi tam bir Atatürk hayranı olup, bunu her vesile ile ortaya koyuyor.
b.    İnsan ve Ötesi: Önceki bölüme nazaran daha kısa olup, yazarın insanlar ve manevi yönleriyle ilgili, gözlemlerden yola çıkarak duygu ve düşünceleri bu bölümde aktarılıyor.
    “İnsan ve ötesi” başlıklı (bölüm başlığıyla aynı) insan manzaralarının yazarda uyardığı duygular; hiçbir şeyin görüldüğü gibi basit olmadığı, her birinin bir hikayesi olduğu anlatılıyor.
    İkinci deneme olan “Güzel ve Sevgi Arasında” başlıklı yazı, güzel ile sevgi arasında yazarın yarattığı bir diyalog olup, güzelin ne kadar sığ ve geçici, sevginin ne kadar derin ve ebedi olduğunu, ama güzel ve sevginin ne kadar birbirine bağlı olduğunu gözler önüne seriyor.
    “Aşka Dair” ve “Aşk ve Ölüm” başlıklı yazılarda ise, aşkın ruhlarda nasıl yankılandığını biraz da mistizme kayarak anlatıyor.
c.    Üç Şehir: Üç şehir (İstanbul, Bursa ve Kahramanmaraş – özellikle de İstanbul) ile ilgili duygu ve düşüncelerini, tarihi olaylara da telmihler yaparak, halkın nabzından aldığı veriler ve bugünkü durumları da göz önüne alarak ortaya koyuyor.
    “İstanbul’un Mevsimleri ve Sanatlarımız” başlıklı yazıda, her mevsimi bir başka güzel olan İstanbul’umuzun yüzyıllar boyu Türk edebiyatında, Türk resim sanatında, Türk musikisindeki yerini biraz da nostaljik ve duygusal bir dille anlatıyor.
    “Karanlıkların Tadı” başlıklı yazıda 1940’larda elektriğin ve sokak aydınlatmasının yeni yeni yaygınlaşmasıyla, bu alışılmadık durumun çağrıştırdığı eskiye ve yolların karanlığına karşı özlem dile getiriliyor.
    “Lodosa, Sise ve Lüfere Dair” isimli yazıda İstanbul’da yaşanan yoğun bir sis olayının, lodosun ve bu olaylardan etkilenen balıkçıların yazarda uyandırdığı duygular anlatılıyor.
    “Yaklaşan Büyük Yıldönümü” başlıklı bölümde İstanbul’un fethinin 500’üncü yıldönümünün uyandırdığı duygular, tarihsel ve sanatsal bir perspektif içinde anlatılıyor, bütün bunları anlatırken de, her cümlesiyle İstanbul’un ne kadar bizim olduğuna dair vurgu yapılıyor, Erzurum, Konya, Van, Bursa ne kadar vatansa, İstanbul’un da Türkün en fazla emek verdiği şehir olarak o kadar vatan olduğu haykırılıyor.
    “İstanbul’un Fethi ve Mütareke Gençleri” başlıklı yazıda ise, İstanbul’un işgali yıllarında yazarın kendisinin de içinde bulunduğu Türk İstanbul gençlerinin duygu ve düşünceleri, yaşanan canlanış, yapılan mücadeleler ve Yahya Kemal’in o zamanki gençlik üz erindeki manevi etkisi yansıtılıyor.
    “Türk İstanbul” ve “İstanbul’un  İmarı” adlı denemelerinde ise İstanbul’un tanzimattan sonraki safhalarda aldığı şekiller, mimari tarzlardaki değişiklikler, günümüzdeki durum ve bunların gönüllerde uyardığı etkiler dile getiriliyor. Bununla birlikte, şehrin imarı için de imarın şehirleşme uzmanları tarafından yapılması, boğazın imarına özel dikkat gösterilmesi, hiçbir çirkinliğe meydan verilmemesi gibi tavsiyelerde bulunuluyor.
    “İbrahim Paşa Sarayı Meselesi” konulu yazıda, yıkılması tasarlanan İbrahim Paşa Sarayının sahip olduğu güzellikler tasvir ediliyor, Sultanahmet meydanı civarındaki bu sarayın yıkılmasının oradaki güzelliği bozacağı vurgulanıyor.
    “Şehir” yazısında ise, şehirleşme sürecindeki İstanbul’un inkılaplar arasında yapısının bozulması, özünün mahiyetinin değişmesi konusunda bir arkadaşıyla yaptığı diyaloglar anlatılıyor.
    “Kenar Semtlerde Bir Gezinti” konulu yazısında; İstanbul’un kenar semtlerinden birinde dolaşırken yaşadığı hislerini kaleme almış yazarımız. Bunu, “İstanbul’un izbe mahallelerinde dolaşmak kadar öğretici bir şey pek azdır” satırlarıyla ifade ediyor. Oralarda çocukların görünüşleri, oyunları, olası hikayeleri yazarı çok etkilemiş ve bunları yazıya dökmüş.
    Diğer bir yazısı olan “Bursa’nın Daveti” bizlere, Bursa’daki o manevi ortamı anlatıyor. Selçuklu tarihinden başlayıp kendi yaşadığı güne kadar Türk tarihini sanat tarihi açısından ele alıp tartıştıktan sonra; Bursa şehrimizin nasıl bu tarihle, bu sanatla dopdolu olduğunu, Bursa’da ataların nasıl bir manevi ortam yarattıklarını ve bu yönüyle manevi bir merkez oluşunu gözler önüne seriyor.
    Bir sonraki yazısı olan “Bursa Yangını” da Bursa’da Ağustos 1958’de Ulucami ve Kapalıçarşı civarında çıkmış ve büyük maddi zarara ve tarihi eserlerde ziyana yol açan yangınla ilgili düşünceler, tarihe saygı ve muhafaza, şehirleşme konularındaki fikirlerle birlikte aktarılıyor.
    Maraş’ın (şimdiki Kahramanmaraş) kurtuluşunun 26’ncı yıldönümündeki izlenimlerini anlattığı 1 Mart 1946 tarihli yazısında ise, bu kahraman şehrin destanlaşan mücadelesine yaraşır şekilde, o zamanki şehitlerin çocukları ve gaziler tarafından tertiplenen kutlamaların ihtişamı, bu “bayramı” nasıl coşkuyla kutladıkları, nasıl yeniden o kurtuluş günlerindeki gibi yek vücut oldukları, onlardan biri gibi yaşanan bir heyecanla naklediliyor.
    ç.     Paris Tesadüfleri: Yazar değişik zamanlarda çok kereler Paris’e gidip gelmiştir. Fransız kültür ve edebiyatını çok iyi şekilde tetkik etmiştir ve birçok Fransız dostları vardır. Kitabın bu bölümünde Paris anıları ve Fransız dostlarıyla ilgili yazıları vardır. Bu bölümün ilk yazısı olan “Bir Uçak Yolculuğundan Notlar” başlıklı yazıda, 1958’de ömründe ilk kez uçakla Paris’e giderken yaşadığı duyguları, insanlığın medeniyet tarihinden esintilerle birlikte aktarıyor.
    Sonraki yazıları “Paris’te İlk Günler” ve “Dolu Bir Gün” 1954 seyahatindeki ilk günlerini ve Paris’te bulunan birçok dostuyla paylaşımlarını anlatıyor. Paris’te hemen her milletten insanların olması yazarın dikkatini çekmiş. Bu kültür ve sanat şehrinde bulunmaktan tatlı bir sevinç duyduğu da yazdıkları arasında.
    “Bir Dostu Uğurlarken” başlıklı yazısında 2’nci Dünya Savaşı sırasında Paris’ten Türkiye’ye sığınmış, 1955’e kadar İstanbul’da çeşitli kültürel faaliyetler ve Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapmış bir Fransız dostunu Paris’e uğurlarken hissettiklerini, kendisiyle dostluğunun temellerini ve anılarını da anlatarak aktarıyor.
    d.     Türk Dili ve Edebiyatı (Mülakatlar): Tanzimat Edebiyatı konusunda akademik kariyer yapmış (Tanzimat Edebiyatı profesörü), batı edebiyatını çok iyi tetkik etmiş ve anlamış, her türlü sanatla ilgili bilgi sahibi, edebiyatımızda ölmez eserlere imza atmış olan yazarımızın Türk Dili ve Edebiyatıyla ilgili çeşitli yayın organlarında yer almış röportajları, konuşmaları bu bölümde yer alıyor:
    İlk röportaj Şahap Sıtkı tarafından yapılmış ve “Varlık” dergisinin 1 Şubat 1947 tarihli sayısında “Ahmet Hamdi Tanpınar’la Konuştum” başlığıyla yayınlanmış. Şiire dair bu röportajda yazar o günkü şairlerin sanatsal özelliklerini, batı ile Türk şiirinin münasebetlerini, edebiyatımızın Tanzimat, Fecriati, Servetifünun devrelerindeki gelişimini kısaca özetledikten sonra, Türk şiirinin geleceğine dair tahminlerde bulunuyor ve ümitsiz bir tablo çiziyor.
    “Ahmet Hamdi Tanpınar Diyor ki…” başlığıyla “Yücel” dergisinin Ağustos 1950 sayısında yayınlanan röportajında daha çok sosyal içerikli olarak, köyün kültürümüz, ekonomimiz bakımından önemi, köylerin kalkınması, köy enstitüleri, aydınlar ve üniversitelerin köye olabilecek katkılarına dair sorulara cevaplar veriyor. Köyün kültürümüz, ekonomimiz bakımından önemi konusunda köye çok önem verilmesi gerektiği ve bunun milli bir görev olduğunu anlatıyor. Köylerin kalkınmasıyla ilgili olarak, iyi bir eğitimin bu konuda yeterli olmadığını, aydınların bu konuda bir şeyler yapması gerektiğini, devletin de köylünün hayatını kolaylaştırma yolunda çalışması gereğini vurguluyor. Köy enstitüleri için, memleket realiteleriyle yoğrulmamış olduklarını söylüyor. Her yöreye göre ayrı ayrı düzenlenmesi gerektiğini vurguluyor. Aydınlar ve üniversitelerin köye olabilecek katkıları ile ilgili olarak, aydın ve üniversitelinin ancak milli davanın hastası olmak şartıyla köye faydalı olabileceğini düşünüyor.
    “Ahmet Hamdi Tanpınar’la Bir Konuşma” başlığıyla “Varlık” dergisinin 1 Aralık 1950 tarihli sayısında yayınlanan yazı tamamıyla Türk edebiyatına dairdir. Edebiyatımızın gelişimi için milletini ve dünyayı çok iyi anlamış, milli ve geniş bir ufka sahip edipler gerektiğini anlatıyor.  Edebiyatımızın dünya edebiyatında bir yeri olabilmesi ve dünyaya açılabilmesi için de, kendi köklerine daha fazla bağlı kalması, daha fazla milli olması, mukallitlikten sıyrılması ve kendini yeniden bulması gerektiğini vurguluyor.
    “Ahmet Hamdi Tanpınar Anlatıyor” başlıklı müteakip yazı yine “Varlık” dergisinde, 1 Aralık 1951 tarihli sayısında yayınlanmıştır ve o devrin bir başka yazarı olan Yaşar Nabi’nin edebiyatımızdaki kısırlığı giderebilmek için yapılabileceklere dair anketine cevap olarak yazılmış bir mektuptur. Yazarın buradaki ana fikri şu satırlarıyla özetlenebilir: “O (halk) tutarsa her şey vardır. Devlet ancak bazı şeyleri o isterse ve karar verirse kolaylaştırır. Şunu da söyleyeyim ki, devletin bir edebiyatı tam benimsemesi hiçbir yerde görülmemiştir ve fayda da vermemiştir. Münevverlerimiz edebiyatımıza hiç olmazsa Abdülaziz ve Abdülhamit devirlerindeki bakışla, o sevgiyle dönerlerse edebiyatımız değişir. Fakat bunun için kendimizi bugünkünden daha başka türlü sevmeliyiz.”
    “Ahmet Hamdi Tanpınar Diyor ki” başlıklı yazı “Hisar” dergisinin 1 Mayıs 1953 tarihli sayısında çıkmış. Bu yazıda da edebiyatımızın sorunları tartışılıyor. O günkü şiirimizin en büyük meselesinin gençlerin vezni büsbütün bırakmış görünmeleri olduğunu değerlendiriyor. Şiirin bir milletin öz malı olduğunu, hangi şekilde olursa olsun dilin çiçeği olduğunu ve herkesin malı olan bir ölçü istediğini ifade ediyor.
    Kitabın 315’inci sayfasından 353’üncü sayfasına kadar yazarın yukarıdakilere benzer düşüncelerine dair  muhtelif dergilerde muhtelif zamanlarda yayınlanmış mülakatlar mevcuttur. Birbirine benzer düşünceler olduğundan burada yer verilmeyip “Musiki” bölümüne geçilmiştir.
    f.     Musiki: Yazarın bu konuda da geniş bir dağarcığı olduğunu, edebiyatta olduğu gibi batı müziğini de tanıdığını, ancak Türk musikisinin gerçek bir hayranı olduğunu ve bu konuda da milliliği savunduğunu görüyoruz. Aşağıdaki paragraflarda onun bu husustaki yazılarında yer alan  genel düşünce tarzı anlatılacaktır:
    Bu bölümdeki ilk yazının başlığı “Musiki Hülyaları”. Yazar burada müziğin çeşidini belirtmeden o viyolonsellerin, o flütlerin, o davulların, o piyanonun vs. dinlerken verdiği hazzı her biri için ayrı bir paragraf açarak dile getiriyor. O çalgıların ahenkle anlattıkları her ritmin, her melodinin ruhunda yarattığı dalgalanmayı, her birinin neler çağrıştırdığını tasvir ediyor.
    Bir sonraki yazısı “İstanbul Konservatuarı ve Musikimiz”. Yazar bu yazısında, 1941 yılında İstanbul Konservatuarının tarihi musikimizi unutulmuşluktan kurtarmak maksadıyla uzman sanatçılardan bir heyet teşkil etmesini ve hazırlıklar bitince halk için yerli konserler düzenleyecek olmasını takdirle karşılıyor; tarihte kalan o muazzam hazinenin gün yüzüne çıkarılacak ve halka mal edilecek olmasını mutlulukla karşılıyor.
    Klasik Türk musikisinin son üstadı İsmail Itri Dede Efendi’nin hayatını, sanatını, Osmanlı’daki sanat anlayışını ve sanatkara verilen önemi “İsmail Dede” başlıklı yazısında dile getiriyor. Itri’nin en önemli özelliklerinden birinin halk ağzına, halk hayatına daima açık olması olduğunu, Mesnevi kadar Yunus Divanına da bağlı olduğunu ve ikisinden de beslendiğini, aynı zamanda Tuna boyu ve şehir türkülerini de bildiğini anlatıyor.
    “Yahya Kemal ve Türk Musikisi” başlığıyla kitapta yer alan yazı, birçok şiiri bestelenmiş ve ölümsüzleşmiş olan Yahya Kemal’in ölümünden sonra eserlerinden oluşan bir konser nedeniyle yaptığı bir radyo konuşmasının tam metni. Yahya Kemal‘in bir talebesi olarak, Türk edebiyat tarihinden başlıyor ve Yahya Kemal’in sanatını ve edebiyatımıza katkılarını anlatıyor.
    g.    Plastik Sanatlar: Bu bölümde yazarın resim ve heykel sanatıyla ilgili görüşleri ve çeşitli sanatçılara dair düşünceleri yer alıyor:
    “Anavatan Topraklarındaki Türk Eserlerinin Ortaya Konması” başlıklı yazıda Anavatan topraklarındaki Türk eserlerinin ortaya konması şerefinin Türk sanatkarına bırakılması gerektiğini, bu yapılmadığı takdirde Türk heykeltıraşlığının gelişmeyeceğini, cılız ve çelimsiz kalacağını vurguluyor.
    Bu bölümdeki bir diğer yazı olan “Kendi Kendimize Doğru”; milli tarihimizin hemen hemen hiç uğraşılmamış bir konusu olan Türk tezyinî sanatları hakkında çalışmalar yapmaya başlayan bir şahsa duyulan minnetten bahisle İstanbul’un Fethinden önceki dönemde ve Selçuklu döneminde Türk sanatının ne kadar muazzam olduğunu, o zamanki Türklerin bunlarla ne kadar iç içe olduğunu ve hayatlarının ne kadar normal bir parçası olduğunu dile getiriyor.
    “Resim ve Heykel Müzesi” başlıklı yazı 1938’de kurulan resim ve heykel müzesinin kurulmasının Cumhuriyet tarihimiz açısından önemini vurguluyor. Bu müzenin Türk resim ve heykel sanatına yapacağı olumlu etkileri anlatıyor.
    “Sanatkarı da Hatırlayalım” başlığıyla yayınlanan yazısında ise, sanatı takdir eder izlerken sanatçıyı da hatırlamanın, sanatçıya sevgi ve alaka göstermenin öneminden bahsediyor. Başka ülkelerde böyle yetenekler için neler yapılabildiğini bizdeki gibi alakasız kalınmadığını belirterek bu sevgi ve alakanın sanatımızı geliştireceği vurgulanıyor.
    “Güzel Sanatlar Akademisi Sergisi” başlıklı yazısında yazar, Güzel Sanatlar Akademisi sergisinin Türk güzel sanatlarının gelişimi için ümit verici eserlerle dopdolu olduğunu anlattıktan sonra sanatçının mesajını topluma nasıl ileteceği,  nasıl tüm topluma mal olabileceği konusunda bilgiler veriyor. Bir sonraki “Gençlerin Sergisi ve Sanat Meselemiz” başlıklı yazıda ise, bir başka sergi ile ilgili benzer görüşlere yer veriliyor. Yazının sonunda, sergide yer alan eserleri yaratan sanatçılara takdir olarak “bu memleketin ne parlak, ne doğurgan ne yaratıcı istidatlara gebe olduğunu, bu sergi yarım saatte insana öğretebilir” ifadesi yer alıyor.
    Kitapta sayfa 412’den 449’a kadar yazarın gezdiği çeşitli ressamların sergilerine dair izlenimleri yer alıyor. Sayfa 450’de ise, “Çocuk ve Resim” başlığı altında bir köy enstitüsünde çocukların yaptığı resim sergisiyle ilgili izlenimler yer alıyor. Bu köy çocuklarının tamamına yakınının ressam gibi resim yaptığı ve yazarın bu sergiden çok etkilendiği anlatılıyor.
    “Çocuk Dünyası” başlığı altında ise, yazarın bir yılbaşı etkinliği olarak “Doğan Kardeş” dergisinin tertiplediği resim ve yazı yarışmasının yazı jürisinde yer alması, bu yarışmada görülen güzellikler anlatılıyor. Yazar bu etkinliği çok eğlenceli ve düşündürücü bulmuş. Bu yarışmada gördüklerinden sonra geleceğe dair daha bir ümitlendiğini belirtiyor.
    “Fotoğraf ve Resme Dair” yazısında, fotoğraf sanatının hayatımıza katkıları anlatıldıktan sonra fotoğraf ve resim sanatları arasında bir karşılaştırma yapılıyor. Fotoğraf ve resim arasındaki farklar, fotoğrafın imkan – kabiliyetleri ve zayıf yanları, resim sanatının imkan – kabiliyetleri ve zayıf tarafları mukayeseli olarak ortaya konuyor.
    Kitaptaki son yazı “Füreya’nın Seramik Sergisi” başlığını taşıyor. Yazar bu yazısında Türk sanatının bütün bir köşesini (seramik sanatı) dolduran dostunun sergisine dair izlenimlerini aktarıyor. 

Bir Devrin Romanı

KİTABIN ADI : Bir Devrin Romanı
KİTABIN YAZARI : Halide Nusret ZORLUTUNA
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Semih Matbaacılık Ltd. Şti. ANKARA
BASIM YILI : Haziran 1986

1.KİTABIN KONUSU: Yazarın yaşamış olduğu üç devri anlatıyor.


2.KİTABIN ÖZETİ:

Halide ilk okuma derslerini annesinden almaya başlamıştı. Halide ile dedesi devamlı İstanbul’un sokaklarında dolaşırlardı. Bir defasında Halide ile dedesi padişahın cülüs şenliğine denk gelmişlerdi. Bu Halide için ilk idi. Halide buna hayran kalmıştı. Bu şenliği izlemeye daldıklarından saatin kaç olduğunun farkında değillerdi gece olmuştu acele eve döndüler ama annesi onlara çok kızmıştı.
İzmir’de bulunan Halit Amcalarını ziyarete gideceklerdi. Halide ilk defa vapur yolculuğu yapacaktı. Vapurda geçen günler çok sıkıntılıydı. İstanbul’dan İzmirE altı günde gitmişlerdi ancak bu altı gün onlara altı yıl gibi gelmşti. Onları vapur iskelesinde karşıladılar ve doğruca amcalarının bahçeli büyük evlerine geldiler. Herkes çok sevinçliydi. Sözde iki haftalığına gelmişlerdi fakat uzaya uzaya üç dört ay kadar kaldılar.
Bu arada Halide’nin babası Cumhuriyet taraftarı olduğu için sürgünde idi. Daha sonra tekrar istanbul’a döndü. Halide hergün aldıkları Hukuk- u Umumiye Gazetesini okuyordu. Babasının sürgünden geldiği gün en mutlu gündü. Babası bir kahraman gibi karşılanmıştı. Babası geldikten sonra bir parti kurdu daha sonra tayini Kerkük’e çıktı. Bu arada 31 Mart olayı patlak vermişti. Kerkük’e gidişleri pek zahmetli olmuştu. Annesi Halide’nin eğitiminden endişeleniyordu. Onu bir okula yazdırmak istiyordu. Babası ise buna gerek olmadığını annesiyle beraber çalışmasını gerekirse öğretmen tutabileceklerini söylemişti.
Kerkük’te o sıralar eşkiyalık azalmış halk dükkanlarını kilitlemeden evlerine gidebilecek düzeye gelmişti. Halide yaşından birkaç yaş fazla gösteriyordu. Babası onun ata binmesini atış yapmasını istiyordu. Bunu öğrenen Halide çok sevinmişti. Sonra ata binme ve atış kursları almaya başlamıştı. Yeni olmasına karşın ata binmekte iyiydi. Atışıda ilk defa olmasına rağmen çevredkilerden alkış alacak kadar iyiydi.
Babasının buradaki görevi bitmiş tekrar İstanbul’a gideceklerdi. Bağdat’a gelip burdan vapur ile İstanbul’ gideceklerdi. Yolda durdukları her limanda alışveriş yapıyorlardı. Havalar çok sıcaktı bunun için annesi ve Halide kamaralarından dışarı çıkamıyorlardı. Akdenize geldiklerinde fırtınaya yakalanmışlardı. Gene sıkıntılı günler başlamıştı. Marmara’ya kadar böyle devam etmişti. Zorda olsa İstanbul’a gelmişlerdi. Halide rıhtıma asyak bastığında yere düşer gibi yapıp peçesinin altından yeri öpmüştü.
İstanbul’a geldikten sonra Halide’de roman okuma isteği doğmuştu sürekli olarak roman okuyordu. Bundan dolayı yapması gereken işleri aksatıyordu. Bunu farkeden annesi Halide’ye okuma yasağı koymuştu.
Dünya Harbi patlak vermişti. Herkes savaşı kazanma ümidindeydi. Ancak Osmanlı Devleti bu savaştan sonra yıkılmaya mahkum olmuştu. Mondros’tan sonra herşey dahada kötüye gitmeye başlamıştı.
Halide artık iyice genç kız gibi görünüyordu. Onunla evlenmek isteyen birçok delikanlı vardı. Am annesi onun daha küçük olduğunu söyleyip evlenmesini istemiyordu. İzmir’in Yunanlılar tarafından haksız ve insafsız işgali Türk İstanbul’u bir kere daha içnden vurmuştu. Tüm anadolu düşman ayakları altındaydı. Annesi ise İzmir’de bulunan akrabalarını merak ediyordu. Birgün necati çıkıp gelmişti ve herkesin sağ olduğunu daha sonra onlarında geleceğini söylemişti. Annesi Necatiyi çok severdi.
Halide artık yazmaya başlamıştı . yazıları herkesin dikkatini çekiyordu. Günler böyle gelip geçiyordu. Halide artık tanına bir yazar haline gelmişti. İstanbul Üniversitesi edebiyat fakültesi tarih bölümündeki öğrenimini yarıda bırakarak öğretmenliğe başladı.
Nerede olursa olsun görev yapmaya hazırdı. Vatanının yavrularını bağrına basmak , okutmak için can atıyordu. İlk tayini Edirneye çıktı. O zamanlar Edirne çoksoğuktu gittiği okul bir kız lisesiydi okul geniş bahçeli büyük bir okuldu. İlk gün çok heyecanlıydı. Öğrencileri onun şair olduğunu biliyorlardı. Onunla karşılaşmak için çok heycanlılardı. Halide karşısındaki öğrencilerin yetişkin , görgülü ve sygılı olduklarını öğrenince heycanı biraz olsun azalmıştı. Bu arada Halide’ye çok güzel mektuplar gelmeye başlamıştı. Bu gizli aşığın kim olduğunu öğrenmek istiyorlardı. Ama mektupta adres falan yoktu. Sadece Kamuran diye imzalanıyordu. Bu gizli aşığı bulmaya karar vermişlerdi dostlarının Edirne’de tanımadığı kişi yoktu. Bulabileceklerinden emindiler. Bir gün Halide mektup yollamak için postahaneye gittiğinde gene kamuran imzalı bir mektup gördü. Gönderen ise daha önceden sınavlarına girdiği erkek lisesi öğrencilerinden bir delikanlıydı. Halide bozuntuya vermeyip gelecek mektubu bekliyordu. Mektup ertesi gün gelmişti bu mektupte diğerleri gibi güzel bir mektuptu. Halide bir öğrencinin nasıl olurda kendisinden büyük birisine, öğretmenine aşk mektubu göndermesini kabullenemiyordu. Arkadaşları ise bunun okadar önemli olmadığını böyle şeylerin olabileceğini söyleyip onu sakinleştirdiler. Müdür Bey ile araları gayet iyiydi. İstedikleri zaman müdür beyden izin alıp sinemaya gidebiliyorlardı. Gene böyle bir akşamdan sonra Halide ertesi günkü derse bakmadan girmişti. O gün öğretmenliğindeki ilk potu kırmıştı. Öğrencileri çok saygılı olduğundan bozuntuya vermediler. Halide’nin mezun ettiği ilk öğrenciler çok başarılılardı. Onların başarısını bütün çevre duymuştu. Halide’ye her yerden kutlam mesajları geliyordu.
Kurtuluş Savaş’ ı kazanılmış artık inkılaplar yapılıyordu. Şapka kanunundan sonra kendilerine şapka alacaklardı fakat alışkın olmadıklarından kendilerine uygun bir şapka bulamamışlardı. Bulgaristan’a gidip oradaki Türklerle buluştular. Orada çok iyi karşılandılar. Daha sonra Şufuk Nihal ile tanıştılar. Kısa sürede arkadaşlıkları güçlendi.
1930’dan sonra yurdun dört bucağını dolaşmaya başlamışlardı. Kırklareli, Kars, Kastamonu, Urfa, Maraş… kocası emir subayı olduğu için onunla beraber gidiyordu.bütün bu yurt köşelerinde güzel anıları olmuştu. Kızı Emine bu şark görevlerinden birinde dünyaya gelmişti.
Yirmi beş yıl içinde üç devri birden görmüştü.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

Kapkara gecelerin ardından gelen ışıklı günler öylesine güzel olur ki çetiklerimizi unuturuz.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Halide : Kitabın kahramanı Halide’dir. Halide devamlı annesinin yanında bulunduğundan annesini çok sever. Babasını ise ilk gördüğünde yedi yaşındaydı ve beklediği gibi fotoğraflarda gördüğü gibi güzel olmadığını gördüğü için ona karşı biraz soğuktu ama onu çok sevdiğini babası öldüğünden sonra anladı. Halide zayıf, kara gözlü, uzun saçlı,çok iyi kalpli, olgun, yaşından büyük gösteren bir kadındı. Herkesle gayet iyi anlaşabiliyordu. Vatanını çok seviyordu. Vatanının evlatları için okulunu yarıda bırakıp öğretmenlik istemişti.
Annesi : Halide’nin en iyi arkadaşı annesidir. Annesi çok iyi öğrenim görmüş bir kadındı. Halideye ilk dersleri annedi vermiştir. Küçük yaşta anne ve babasını kaybettiği için halaları tarafından on altı yaşında evlenmiştir. Çok sadık bir kişidir kocası sürgüne gönderilgiğinde çocuğuna hem ana hem baba olmuştur.

Babası : Halide’nin babası yüzbaşı iken Zonguldak’a cumhuriyet yanlısı olduğu için sürgüne gönderilmişti. Babası cumhuriyet aşığı bir beyfendiydi. Süründen geldikten hemen sonra bir parti kurdu. Halk onu yaaptığı faaliyetlerden dolayı çok seviyordu. Babası uzun boylu, mavi gözlü, geniş omulu birisiydi


Hacı dede : Ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyardır. Halide’nin rahmetli dedesinin Hacı Hüseyin Hüsnü Bey onu yetiştirmiş, birlikte Hacca gitmiş o da ona bakmıştı. Halide hacı dedesini çok severdi.

aatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergah Yayınevi, 1954, İstanbul

    Romanın kahramanı Hayri İrdal’ın saatlere ve zamana olan ilgisi çocukluk yıllarında başlamıştır. İçinde bulunduğu toplum, batılaşmanın sosyal hayatın tüm noktalara nüfuz ettiği, kavramların ve terimlerin yeniden anlam bulduğu, toplumsal hafızanın silinip üzerine yeni anlayışların yeni bakış açılarının yazıldığı bir değişim sürecini yaşamaktadır. Hayri İrdal da bu değişim sürecinden nasibini almakta ve gerçek dünya ile hayal dünyası arasında gidip gelmektedir. Olaylar dizisi roman kahramanını bir anda değişim sürecini gerçekleştiren aktörlerden birisi haline getirir. Halit Ayarcı ile tanışması ve Saatleri Ayarlama Enstitüsünde müdür muavini olarak çalışması hayatının dönüm noktasıdır.

Hayri İrdal fakir bir ailenin çocuğudur ve Fatih Rüştiyesinde okur. Saatlere ilgi duyması dayısının kendisine sünnet hediyesi olarak aldığı bir kol saati ile başlar. O kadar değişir ki hayatı saatin hediye edildiği günü doğum günü olarak kabul eder. Birinci Dünya savaşına katılır ve döner. Döndüğünde babası savaşta ölmüştür ve harp sonunda İstanbul’da halkın çaresizlik ve fakirlik içinde olduğunu görür. 
Savaştan dönen birçok genç gibi o da iş aramaya başlar. Bu esnada Abdüsselam beyin Emine adlı kızıyla evlenir. Bu evlilik çok anlamsız bir evliliktir. Emine hanım onun için çok uygun bir eş değildir Ancak savaş sonrası işsizlik ve İstanbul’da yaşam şartlarının ağırlaşması onu Abdüsselam beyin yanında kalmaya zorlar ve bu evlilik zorunlu hale gelir. Bu evlilikten Zehra ve Ahmet adında çocukları olur. Abdüsselam bey ölür ve Hayri İrdal oğulları ile miras mücadelesine girişir ancak Hayri İrdal birşey elde edemez. Ancak daha sonra oğulları tarafından Abdüsselam beye ait bir elması çaldığı suçlamasıyla karşı karşıya kalır ve dava edilir.
Mahkeme onun adli tıpta bir psikolog tarafından dinlenmesine karar verir ve burada Doktor Ramiz ile tanışır. Doktor Ramiz Hayri İrdal’ın rahatsızlığı olduğuna ve belirli bir süre tedavi olması gerektiğine karar verir. Hayri İrdal’ın tedavi olduğuna inanan Doktor Ramiz tahliyesine karar verir ancak dostlukları devam eder. Tahliye olduktan sonra  Fener Postanesinde memur olarak iş bulur. Eşi Emine bir hastalığa tutulur ve ölür. Doktor Ramiz psikanaliz cemiyeti kurar ve Hayri İrdal’ı da cemiyete müdür olarak alır. Aynı zamanda ispirtizmacılar cemiyetinde de muhasebeci olarak görev yapar. Doktor Ramiz öğrenimini yut dışında yapmıştır ve alanında kendisini ispat etmeye çalışmaktadır. Hayri İrdal da onun ilk hastasıdır. Hayri İrdal’ın durumunu kendisine bir fırsat bilir ve hasta olmadığı halde üzerinden derin psikanalizler yaparak etrafındakilere kendini ispata girişir. Cemiyette, Hayri İrdal’ı kendisinin iyileştirdiği bir hasta olarak tanıtır.
Daha sonra cemiyette Pakize ile tanışır ve ikinci evliliğini yapar. Psikanaliz cemiyetindeyken hayatında çok büyük değişikliler yapacak olan Doktor Ramiz’in okul arkadaşı Halit Ayarcı ile tanışır. Doktor Ramiz Hayri İrdal’dan Halit Ayarcı’ya daha önceden bahsetmiştir. Aralarında bir hiç de samimi olmayan bir dostluğun gelişmesini istemektedir. Hayri İrdal ise bu zengin beyefendiyi etkilemek için saatler konusundaki bilgisini kullanır ve Halit Ayarcı’nın saatini onarır. Halit ayarcı ile İstanbul sokaklarında dolaşırlar anlattığı hikâyelerle onu etkilemeye çalışır. Ancak bu esnada küçük kızı otuz hasta yatağında ölümle mücadele etmektedir.
Hayri İrdal, Doktor Ramiz ve Halit ayarcı ile İstanbul gecelerinde gününü gün eder ve aslında hayat tarzının yaşam seviyesinin uyuşmadığı bu adamlara kendisinde olmayan özelliklerini anlatarak onların gözünde bir yerlere gelmek ister. Halit Ayarcı aslında Hayri İrdal’ın hiç de kendi seviyesinde bir insan olmadığını bilmektedir. Ancak gelecekte ondan bir menfaat beklercesine devamlı dalkavukluk yapmaktadır. Bazen Hayri İrdal bu hayatın kendisine ait olmadığını anlamakta ve içten içe vicdanen rahatsız olmaktadır. Ancak olayların akıp gitmesi ve bu beyfendilerin onu yükseklerde bir yerlerde tutması gerçekleri görmesini engeller.
Hayri İrdal Halit Ayarcı’ya karşı artık kendisini çok yakın hissetmektedir ve aile sorunlarını anlatır. Evde iki baldızı, bir oğlu ve bir kızıyla bohem bir hayat yaşadığından dem vurur. Baldızının hiçbir kabiliyeti olmadığı halde şarkıcı olmak istediğini ancak bunun mümkün olamayacağını ve dolayısıyla evin içinde kendisinin bunalmasından dert yanar. Halit Ayarcı ise hiç de öyle düşünmemektedir. Musikinin sanatsal olarak o zaman için çok önemi yoktur. Önemli olan bu sanatı icra etme cesaretidir. Musiki bilgisi, sesin eğitilmesi gibi şeyler sonradan zaten olacaktır. Gerçektende Halit Ayarcı bir gazino ayarlar ve baldızına sahnede musiki icra etmesi için fırsat verir. Aslında Hayri İrdal’ın düştüğü durum çok kötüdür. Çünkü baldızı hiçte şerefli olmayan bir meslek icra etmektedir. Ancak o bunun farkında olmadan sahnedeki baldızını ‘’icra ettiği sanattan’’ dolayı alkışlamaktadır.
Halit Ayarcı eğitimini Amerika’da yapmış bir iş adamı olarak İstanbul’a geldiğinde zenginliğine zenginlik katmak amacıyla fırsat kollamaktadır. İstanbul, Avrupalılaşmanın ve değişimin yaşandığı sancılı bir dönemin içindedir. Toplum her gün yeni bir şeyle karşılaşmakta ve hayatın içerinse direkt olarak giren ve toplumun tüm fertlerini etkileyen hadiselerin tanımları dahi yapılamadan uygulanmaktadır. Halit Ayarcı için bu durum bulunmaz bir fırsattır. Zamanın toplum için önem arz etmeye başladığı düşüncesinden hareketle günlük hayatta kullanılan saatlerin günün gerçek zamanına göre ayarlanması işine girişerek bir enstitü kurar. Tabi bu enstitüyü devletten aldığı destekle kuracaktır.
Belediye reisi ile anlaşır bir daire kiralar ve içerisini sanki bir devlet dairesi gibi masalar ve daktilolarla donattırır. Belediye reisini modern zamanın gereği olarak, halkın zamana sahip olması, zamanın şuuruna varması ve zamanı kullanması konularında enstitü vasıtasıyla eğitileceğine dair sözler verir. Enstitü aynı zamanda bazı ekipler görevlendirerek İstanbul’un çeşitli yerlerinde şubeler açarak halkın üzerinde taşıdığı ve ya umum yerlerdeki saatleri ayarlama faaliyetini de başlatır. Halit Ayarcı belediye reisini içten içe işlemeye devam eder ve enstitünün ne kadar gerekli ve önemli bir iş yaptığını bahane ederek daha geniş daha lüks bir binaya taşınması gerektiği konusunda ikna eder.
Enstitü büyüdükçe Halit Ayarcı ve Hayri İrdal daha çok akrabasını kadroya alır. Ancak Hayri İrdal’ın kafasında enstitünün hala mantıkla açıklanabilir işler yaptığına dair düşünceler yoktur. Zaman zaman Halit Ayarcı ile enstitünün anlamsız bir müessese olduğu konusunda tartışmalara girer. Halit Ayarcı onu sözüm ona realist olmaya davet ederek susturur. Aslında Hayri İrdal itirazlarını çok fazla derinleştiremez çünkü o da bu müesseseden maaş almakta ve birçok akrabası da onun gibi bu enstitü vasıtasıyla geçimini sürdürmektedir. Gün geçtikçe belediye reisinin enstitünün halka faydalı işler yaptığı konusundaki düşünceleri değişir. Halit Ayarcı yine devreye girer ve Hayri İrdal’ın uydurması olan Şeyh Ahmet Zamani hakkında bir kitap yazması konusunda bütün itirazlarına rağmen Hayri İrdal‘ı ikna eder. Bu esnada gazeteler enstitüye yakın ilgi duyar ve günlerce manşetlerinden enstitü ile ilgili haberler yapar. Halit Ayarcı’nın bir iş adamı olarak bu işin içinde olmasına çok anlam veremez basın ancak bu arada Hayri İrdal’ı yerlere göklere sığdıramaz. Hakkında birçok makale çıkar ve hayali Şeyh Ahmet Zamani Efendi’nin takipçisiymiş gibi göstererek bir filozof kimliği yükler.
Enstitünün yaptığı işin doktrinini anlatan ’Şeyh Ahmet zamani ve Eseri’’ adlı kitabı da tamamlar. Yazdığı kitap 18 dile tercüme edilir. Yurt dışında da bu kitap yankı uyandırır. Hollandalı Van Humbert adında bir bilim adamı sırf onunla tanışmak ve Şeyh Ahmet Zamani’yi tanımak için İstanbul’a gelir. Basın Hayri İrdal’ı artık bir Faust bir Voltaire gibi görmektedir. Bu esnada enstitünün gerçek yüzünü gören gazeteler de vardır. Bu gazetelere göre Halit Ayarcı halkla dalga geçen bir iş adamı, Hayri İrdal ise onun kuklasıdır. Saatleri ayarlama enstitüsünün ünü Avrupa ve Amerika’da da duyulur ve yabancı heyetler enstitüde inceleme yapmak üzere İstanbul’a gelir. Gelen heyet enstitünün yaptığı işin son derece gereksiz bir faaliyet olduğu kanaatine varır ve dolayısıyla kayda değer bir çalışma yapmadan ülkeyi terk eder.
Enstitünün kadrosu artık çok büyümüştür ve eleştirirler gittikçe artmaktadır. Halit Ayarcı da artık enstitüde etkisini kaybetmek üzeredir. Hayri İrdal ile enstitünün yaptığı işle alakalı tartışmalar giderek daha da derinleşir ve aralarında ayrılık rüzgârları esmeye başlar. Nihayetinde hükümet enstitüyü lağıv etmeye karar verir ve tasfiye işlemleri için bir komisyon kurar. Halit Ayarcı ise belirli bir süre ortadan kaybolur ve daha sonra bir trafik kazasında öldüğü haberi gelir. Enstitünün tasfiyesi esnasında Hayri İrdal’ın görevinde bir değişiklik olmayacak ve müdür yardımcılığı görevine devam edecektir ve gerçek ile hayal arasında mutluluğunu sürdürecektir. 

Esir Şehrin İnsanları, Kemal Tahir

Esir Şehrin İnsanları, Kemal Tahir, İthaki Yayınları, 2000, İstanbul
Kurtuluş Savaşı Zamanı İstanbul
Salt bilgiyle yoğrulmuş tarih eğitim ve öğretimi, bireyin tarihe karşı olumsuz tutumlar sergilemesine, tarihten uzak kalmasına ve tarihe yabancılık duymasına neden olabilmektedir. Tüm bu olumsuzlukları minimize etmek için tarihi romanların, tarihsel bilgiler ile birlikte senkronize olarak verilmesi yerinde olur. Tarihi romanlar, tarihe karşı olan ilgisizliği ve ön yargıları en aza indirgeyen, yok edebilen ve tarihi sevdiren yapıtlardır.
    Mayası akademik tarihi bilgi olan tarihi romanlar, bireyin okuma hazzını, doygunlaştıracağı gibi bilgisinde ve entelektüel dağarcığında ilerlemeye olanak tanır. Ülkemizde son dönemlerde tarihi roman yazımında büyük ilerlemeler katledilmiş olmasına rağmen bu durum emekleme dönemindeki bir bebeğin çabası kadardır.
    Sosyal bilimlerde branşlaşmalar olmasına rağmen branşlar-alanlar arasında keskin bir çizgi yoktur. Branşlar arasında bilgi bazında sürekli bir sirkülasyon vardır.
    Tarih ve edebiyatın etkileşimi de bize tarihin içinde edebiyatın, edebiyatın içinde de tarih olduğunun en büyük göstergesidir.
2.    GİRİŞ
    Kemal TAHİR, Türk Edebiyatında tarihi roman yazımının öncülerindendir. Eserlerindeki tarihsellik, dönemin karakteristik özelliklerini okuyucuya gösterir.
    Kemal TAHİR’ in, tarihimizin keskin dönemeçlerinden biri olan Mütareke Dönemini anlattığı “ Esir Şehir ” üçlemesinin ilk kitabı olan “ Esir Şehrin İnsanları” adlı eserinde İstanbul’ daki sivil aydınların durumunu ele alır.
    Kemal TAHİR, “ Esir Şehrin İnsanları” adlı eserinde arka plan olarak Osmanlı Devletinin son dönemlerini ve savaşa katılışını, yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin kurulması için atılmış olan ilk adımları, toplumun yapısını, siyasal ve ekonomik yapıyı, entelektüel hayatı büyük bir ustalıkla dile getirmiştir. Bu eser bir dönemin analizidir.
    “ Esir Şehrin İnsanları” üç ana bölümden oluşmaktadır. Esir İstanbul adlı birinci bölüm yedi alt bölümden oluşmaktadır. “ Bulanık Su”  adlı ikinci bölüm üç alt bölümden, “ Kamil Bey” adlı üçüncü bölüm ise yedi alt bölümden oluşmaktadır.
    Biz burada romanın akışını ve kahramanları başından geçenleri göz önünde bulundurarak; asıl olarak romanı eksen olarak dönemin siyasal, sosyal, ekonomik, toplumsal, hukuki ve entelektüel hayatını tahlil edeceğiz.
I. BÖLÜM:    ESİR İSTANBUL
    Çanlar 1914’ ü vurduğunda tüm dünyanın çehresini değiştirecek I. Dünya Savaşı patlak vermişti. Tarih, o zamana kadar böyle bir savaşa tanıklık etmemiş, böyle bir savaşı kaydetmemiştir. Savaştan sonra bazı devletler parçalanmış, bazıları ise savaştan galip çıkmalarına rağmen zayıflamışlardı.
    Tanzimat döneminde başlayan değişim rüzgarı, Meşrutiyet hareketiyle hız kazanmıştır. II. Meşrutiyet ile birlikte yönetimde asıl söz sahibi olan İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde tarih daha hızlanmıştır.
    Osmanlı Devleti son altı yıl içerisinde “ 10 Temmuz”, “ 31 Mart” gibi iç sarsıntılar ile birlikte; “ Trablusgarp’ ta”, “ Balkanlarda” savaşmıştır. Tüm bu gelişmelerden sonra Osmanlı Devleti tarihindeki son raunda çıkmıştır. I. Dünya Savaşının genel görünümüne doğrudan Kemal TAHİR’ in kaleminden bakalım: “ Sarıkamış’ ta Bismillah demeye vakit bulamadan doksan bin kişilik koca bir orduyu kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, biraz aşağıda Kuttul – Ammare’ de İngilizleri bozup generaller esir almış, Tih çölünü aşıp Süveyş Kanalına ulaşmışlardı. Üç yıl önce dört küçük Balkan Devletine utanılacak bir kolaylıkla yenilen ordusu aylardır Çanakkale Boğazını  “ Yedi Düvelin” en korkunç silahlarına karşı arslanlar gibi savunuyordu.
    Ne var ki savaşın gidişatı Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Osmanlı’ nın aleyhinde devam etmiş; Osmanlı Devleti müttefiklerinin savaştan çekilmesinden sonra itilaf devletleriyle Mondros Mütarekesini imzalamıştır.
    Eserde ön plan çıkan Kamil Bey, Abdülhamit’ in en zengin vezirlerinden Selim Paşa’ nın tek çocuğuydu. Kamil Bey genç yaşında çok büyük bir mirasın sahibi olmuştu. Kamil Bey, tutumlulukta, eli açıklıkta, ataklıkta, ihtiyatkarlıkta, gururlukta, alçak gönüllülükte doğru olarak algılamış olduğu ölçütlere göre davranan bir yapıya sahiptir. Kamil Bey’ in eşi Neriman Hanım da paşa kızıydı. Babası Taceddin Paşa çok zengin olmasının yanı sıra kumara olan düşkünlüğüyle de tanınmaktaydı. Taceddin Paşa’ nın öldürülmesinden sonra alacaklıların konağa saldırmasından sonra Nermin Hanım fakirliğin ne olduğunu anlamıştı. Onun fakirliği, Kamil Bey gibi bir zengin ile evlenince bitmişti. Ancak çark daha sonra tekrar tersine geri dönmüştür.
    Kamil Bey, eşi Nermin ve kızı Ayşe ile birlikte İspanya’ da yaşamaktaydı. Kamil Bey, I. Dünya Savaşının patlak vermesiyle yollar kapanınca İspanya elçiliğinde çalışır. Savaş, Kamil Bey’ in maddi durumunda negatif anlamda değişmelerin yaşanmasına neden olur. Değişik Avrupa ülkelerinde bulunan arkadaşlarından gelen havaleler kesilir. Suriye ve Musul’ daki çiftliklerden artık hayır kalmamıştır. Kamil Bey, kurulu düzenini, rahat ve huzurlu yaşamını bozmamak için bir buçuk  yıl boyunca İstanbul’ daki mülklerini ve eşi Nermin’ e almış olduğu elmasları satmıştır.
    1919 tarihine gelindiğinde İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilirken, Anadolu’ daki işgallere karşı ilk etapta yerel anlamda direnişler başlamıştı. Kamil Bey, Anadolu’ da bunlar olurken para sıkıntısını gidermek amacıyla  Paris ve Londra’ ya geçerek eski arkadaşlarıyla temasa geçer. Ancak artık dünya eski dünya değildir. Her şeyi ve herkesi değişmiş görür. Umutsuz bir şekilde Madrid’ e dönen Kamil Bey, burada da hayatını idame etmeyi başaramayacağını anlayınca her şeyini satarak Anadolu’ nun yollarına düşer.
    Kamil Bey’ in günler sürecek deniz yolculuğu esnasında savaşın evrimi konusunda yapmış olduğu diyaloglar ilginçtir. Fransız süvarisiyle yapmış olduğu sohbette Bolşevikliğin ne olduğunu anlamaya çalışmıştır. Fransız süvari, Bolşevikliğin Rusya’ da her şeyi alt üst ettiğini, açlıktan, yoksulluktan, can ve mal güvensizliğinden bahsederken Kamil Bey, “ bizde sosyalistler yoktur” diyerek dönemin siyasal düşünce yapısını kendi bakış açısıyla değerlendirilmiştir. Aslında Kamil Bey, Bolşeviklik ve sosyalistlik hakkında etraflı ve derin bir bilgiye sahip değildi. Madrid’ de iken Madrid elçisi de Bolşeviklik üstünde hiç durmamıştır.
    Dış basında Anadolu’ daki Milli Mücadelenin bir Bolşeviklik hareketi olduğu propagandif bir şekilde dile getirilmekteydi. Hatta Mustafa Kemal’ in ve Kuvay-ı Milliyecilerin Bolşevik -  Moskof olduğu yabancı ülke kamuoyunda sık sık işlenen konulardandı.
    Kamil Bey’ in bir dergide okumuş oldukları onun üzerinde derin izler bırakır. Bu olay 21 yaşında intihar eden Üsteğmen Mehmet Ali’ nin trajedisiydi. Aslında onun şahsında bir milletin trajedisiydi. Mehmet Ali, hayatının son yıllarını cephede geçirmiş, Çanakkale’ de, Kafkasya’ da, Filistin’ de kahramanca çarpışmıştı. O, bir asker olmasının yanı sıra şiire ve edebiyata merakı vardı.
    Üsteğmen Mehmet Ali’ nin intihar etmeden önce tutmuş olduğu günlükler, kendisi ve İstanbul için yazmış oldukları, bir dönemin panoramasını gösterir gibidir. Günlüğünde işgalci güçlerin İstanbul’ daki önemli noktaları ele geçirmesi, Haydarpaşa’ dan Eskişehir’ e kadar olan yerlerin İngilizler, İzmir hattının Fransızlar, Konya’ ya kadar olan yerlerin de İtalyanlar tarafından işgal edilmesi, ülkenin can damarlarının koparılmasını hüzünlü bir şekilde dile getirmiştir.
    Günlüğün çarpıcı konularından birisi de İstanbul’ daki yangınlardır. Gazete haberlerine göre son on yılda İstanbul’ da yirmi dokuz yangın çıkmış ve bu yangınlarda 50.000 ev yanmıştı. İstanbul’ daki bir yangın bazen günlerce devam etmekteydi. Bunun temel sebebi, evlerin çok yakın aralıklarla inşa edilmesi ve ahşap malzemenin kullanılmasıydı.
    Üsteğmen Mehmet Ali’ nin gazetelerden yola çıkarak aktardıklarına göre son zamanlarda polis kendilerini satan 113 kız çocuğunu yangın yerlerinden toplamıştı ve bu kız çocukları yaşları küçük olduğu için vesikasız çalışmaktaydılar. Belli bir yaş dilimine ulaşanlar ise vesikayla çalışmaktaydılar. Hayat kadınlarının yarısından fazlasında cinsel hastalıklar olan bel soğukluğu ve frengiye rastlanılmaktaydı.
    Üsteğmen’ in üzerinde durduğu bir başka konu ise cinayet haberlerinin gazetelerde çok sık yer almasıydı. İngilizler, kendi yaşlarının cinayet, gasp, hırsızlık gibi suç teşkil eden unsurları görmezden gelmekteydiler.
    Haksızlıkları ve işgalleri kabullenmeyen polislerin Yunanlılar tarafından vahşice katledilmesi İstanbul’ daki keyfi ve vahşi tutumun çarpıcı yansımalarıydı.
    Günlükte bir diğer önemli unsur; Turan ülküsüne yürekten olan bağlılıktı. Bazı yazarlar bunu I. Dünya Savaşından önce sıklıkta dile getirmekteydiler.
    “Dün gece düşümde bir alay sancağı önde, bando arkada, Orta Asya’ ya doğru gidiyormuşuz …Dağlardan sayısız atlılar akıyor ovaya… Hepsi bizden, hepsi bizim atlılarımız.” Günlükteki bu ifade Turan ülküsünü en iyi ifade eden bölümdür.
    Günlükteki olaylar, dönemin sosyo - politik çözümlemesi için kaynak teşkil etmektedir. Bu çözümlemelerden birisi de işçilerin grevidir. İşçilerin grevi, ekonomik hayatın rutin eylemlerinden biri olmuştu. Meşrutiyet ile başlayan grevler, mütareke döneminde de devam etmişti. İşçiler, gündeliklerinden kesinti yapılmamasını, paralı tatil, çalışma saatlerinin azaltılmasını, grevcilerin cezalandırılmaması gibi taleplerde bulunmaktaydılar. Bu taleplerinden bir kısmı kabul edilirken bir kısmı da kabul edilmemiştir.
    Esir şehir İstanbul’ da ikilemlere, paradoks durumlara da çok sık rastlanılmaktaydı. İşgale rağmen bazı kesimlerin eğlenceye olan düşkünlüğü, gazetelerdeki eğlence ilanları, cümbüşün, matinelerin devam etmesi çelişik durumun göstergeleriydi.
    Tüm bu olumsuzluklara rağmen dimdik ayakta duran, vatanperverliğinden ve onurundan ödün vermeyenlerin sayısı daha fazlaydı. Direniş için yavaş yavaş örgütlenmeye başlamışlardı. İşgalleri onuruna yediremeyen bazı aydınlar ve subaylar yapılanları daha fazla görmemek için hayatlarına son vermişlerdir. Bunlardan birisi de Üsteğmen Mehmet Ali’ ydi.
    Günlüğü kapatıp Kamil Bey’ in vatanını yeniden keşfetme çabasına ve toplumsal yapıya bakalım. Kamil Bey ve ailesi, ekonomik sıkıntıdan dolayı belli bir süre için Nermin Hanım’ ın halasının evine misafir olurlar.
    Konakta yapılan sosyete toplantıları, düzenlenen partiler; bu etkinliklere katılan politikacı, hariciyeci, ve elçilik memurlarının vurdum duymazlığı Kamil Bey’ i çileden çıkarır. Bu toplantılarda Batıya olan özentinin yalnızca biçimden ibaret olması ibret vericidir. Öz ve biçim bir nevi yer değiştirmişti. Bu toplantılara yabancı subaylar ve elçiler de katılmaktaydı. Kamil Bey, İngiliz subaylarıyla yaptığı konuşmalarda İngilizlerin “ bizi bizden iyi tanıdığını” şaşırarak ve biraz da utanarak gözlemlemiştir. İngilizler çıkarları doğrultusunda gitmiş olduğu bölgelerde öncelikle antropolojik – sosyolojik ve ekonomik araştırmalarda bulunmakta; toplumun kılcal damarlarına kadar ulaşmaya çalışmaktaydılar.
    İngiliz subay, Kamil Bey ile yaptığı sohbette Osmanlı Devletinin geri kalmasının temel sebebinin Osmanlı’ nın Avrupadaki gibi bir sanayi devrimini gerçekleştirememesine bağlamaktaydı. Dönüşümün lokomotifi olacak bir burjuva sınıfının olmaması, üretim ilişkilerindeki ilkellik, Osmanlı Devletinin çağın şartlarını iyi okumaması, giderilmesi güç sarsıntılara neden olmuştu.
    İngiliz Subayı, sohbetinde İngiliz Dostları Derneğinden bahsederek Kamil Bey’i bir girdabın içine çekmeye çalışır. Derneğin kurucusunun bir molla olması, aydınların bir kısmının bu derneğe üye olmaları ve derneğin halk arasında propaganda yaparak 50-60 bin kişiye üye etmesi Kamil Bey’i şaşırtır. Bu derneğin en büyük destekçisi ise Rahip Frew’ dir ve dikkat çekicidir; İngilizler daha çok Kamil Bey gibi ekonomik bakımdan zor durumdaki insanların zafiyetlerinden yararlanmaya çalışıyorlardı. İngiliz subay şirketlerin ve tekellerin hisselerinin İngilizler ve Fransızlar tarafından satın aldığını belirterek Kamil Bey’ e başka bir adla kendisine hisse senedi verebileceklerini ifade etmişti.
    İngilizlerin asıl amacı ise subayın da pervasızca söylediği Musul – Kerkük bölgesine hakim olmaktı. Kamil Bey daha önceden satmayı düşündüğü Kerkük’ teki topraklarını hemen satmaktan vazgeçmiştir. Ancak Osmanlının bir çok ileri geleni topraklarını satmıştı. Kamil Bey ayrılarak ayrı bir evde kalmak istiyordu. Asıl sıkıldığı konu ise enişte beylerdeki sosyete toplantıları ve bu toplantılardaki yapmacık tavırlardı. Ancak Kamil Bey’ in ev alacak parası olmadığı gibi ekonomik olarak bir dar boğazın içindeydi. Kendi ayakları üzerinde kalmak için mücadele veren Kamil Bey’ in ev sıkıntısını çözmek için anneannesinden kalma Bağlarbaşı’ ndaki köşkü onarmayı kararlaştırdı.
    Köşkü ziyaret ettiğinde harap bir manzara ile karşılaşır. Ancak eski arkadaşı Fuat Bey köşkün bir bölümünün yıkılarak kalan bölümünün onarılabileceğini belirtir. Evin yıkımında Bedros Ağa ile anlaşır. Bedros Ağa ermenidir ve zengin bir Osmanlı vatandaşıdır. Romanda Ermenilerin İstanbul’ daki varlığı işlenen konulardandır.
    Fuat Bey Mahir Paşanın oğluydu. Şiire ve edebiyata düşkün bir kişiydi. Eşi ise İtalyan’dı. Fuat Bey’ in hayatı eşinin bir gün haber vermeden altı yaşındaki kızını alıp gitmesiyle yeni bir yola girdi. Maddi dünya ile olan ilişkisini keserek manevi- uhrevi dünyaya çekilip bir kadiri dervişi olur.
    Kamil Bey, Fuat Bey’ e neden ve nasıl böyle bir hayatı seçtiğini sorunca Fuat Bey’ in yapmış olduğu açıklama da bir nevi Anadolu’nun dini dokusunu açığa çıkarmaktadır. “ Bizde tarikatlar yüze yakındır. Bunların ayrıca yüzü aşkın şubeleri vardır… Araplar mezhep kurucusudurlar. Biz Türkler tarikat kurucusuyuz. Arap mezhepleri sufiliğe, Türk tarikatları tasavvufa dayanır… türkün bağlanacağı inanç Allah korkusundan değil Allah sevgisinden gelir. Okudukça tasavvufun yalnız Türke mahsus bir yol olduğunu anladım. Türk illerinde doğmuş, Anadolu’ da gelişmiştir.
Türk tasavvufu, Şamanlıkla İslamlığın karışımıdır. Buna biraz da yeni Platonculuk katılmış Roma Anadolu’sundan kalıntı..daha doğrusu Stoisizm… Anadolu’ya, Şeyh Ahmet Yesevi adına halifeleri yayılmıştır. Pir Dede, Akyazılı Baba, Kudümlü Baba Sultan, Sarı Saltık… Bunlar köylü halkı etkileştirmiştirler, Anadolu’nun İslamlaşmasını ve Türkleşmesini sağlamışlar .”Fuat Bey’ in ağzından aktardığımız bu bilgiler, İslam inancının Türkler arasındaki geçirmiş olduğu evrimi gösterir.
O, Lütfi Barkan’ ın  “Kolonizatör Türk Dervişleri “ ve A. Yaşar Ocak’ ın Anadolu’daki heterodoks inanışlar üzerinde yapmış olduğu araştırmalarda benzer bulgular ile karşılaşılır.
Kamil Bey, Fuat Bey’ in de yardım etmesiyle köşkü oturabilecek bir duruma getirir. Fazla bir masrafa girmeden, ekonomik durumunu sarsmadan evi dizayn eder.
Kamil Bey, konağın ve bahçenin eksiklerini gidermeye çalışırken 16 Mart 1920 ’de İstanbul’ un İngilizler tarafından işgal edildiği haberini alır. “İşgal altındaki bir şehir tekrar işgal edilmişti. Kamil Bey, birinci işgali görmemişti. İstanbul’ un dıştan gözlenen tepkisizliği Kamil Bey’ in iyiden iyiye düşündürmeye başlamıştı. Görünüşe bakılırsa polisler, jandarmalar, memurlar artık kendi hükümetlerine çalışmadıkları halde eskisi gibi görevlerini yapıyorlardı. Sokaklarda çocuklar bağıra çağıra oynamakta, kadınlar komşularına gitmekte, alış-veriş yapılmakta, düğünler yapılıp mevlitler okutulmaktaydı.
Konağın tamirini yapan Cemil Usta, son umudun Anadolu olduğunu dile getiriyordu. Kamil Bey ise Anadolu hakkında hiçbir şey bilmiyordu. İstanbul’daki ümitsizliği düşünerek; dört bir tarafı işgal edilmiş olan Anadolu nasıl olur da son umut olabilirdi. Mustafa Kemal’ i, Ankara’yı, Kuvay-ı Milliye’ yi daha sık işitir olmuştu.
Ekonomik olarak zor durumda bulunan Kamil Bey, bir yandan fakirliğe alışmaya çalışırken bir yandan da arkadaşlarının bu zor günlerinde neden kendisini arayıp sormadıklarını merak eder. Kayıp olan arkadaşlarını sorduğu zaman karşısındakiler korku ile iki yanlarına bakarak; “Anadolu’ ya geçti galiba “ diye fısıldıyorlardı.
İstanbul’ un, işgali kabulleşmesini kabul etmeyen aydınlar, subaylar, asker, ahalinin bir kısmı Anadolu’ ya geçmeye başlamıştı. Anadolu’ ya geçenlerden birisi de Anadolu’nun ağlayışına dayanamayan Derviş Fuat Bey’dir. Derviş Fuat Bey, artık dervişlik zırhını çıkararak yaralı yüreğini gösterir.
Anadolu’dan iyi haberler gelmiyordu. Cemil Usta, düzce’ de Konya’ da, Yozgat’ ta ayaklanmaların çıktığını; Yunanlıların genel saldırıya geçmiş olduğunu Kamil bey’ e fısıldıyordu.
Sıkıntılarından dolayı eve kapanan Kamil Bey, her zamanı iyi değerlendirmek hem de para kazanmak için dünya klasiklerini tercüme etmeyi düşünür ve hazırlıklar başlar. Ancak tercüme işinden sıkılarak saatlerce resim yapımıyla uğraşır. Eve kapanmanın çözüm olamayacağını anlayan Kamil Bey mahalle kahvesine gitmeye başlar.
    Kahvehaneler tarih boyunca yalnızca oyun oynanan yerler konumunda olmayıp güncel konuların konuşulduğu, politik dedikoduların yapıldığı toplanma yeriydi. Kamil Bey, mahalle kahvehanesine daha önce gitmediği halde herkes tarafından tanınmaktaydı. Kahvehanede siyasi konuşmalar yapılmakta, Anadolu’daki mevcut durum, İstanbul Hükümetinin ve Sultanın tutumu sürekli konuşulan hususlardı. Bir kısım Hürriyeti-İtilafçı iken bir kısmı Kuvay-ı Milliyeciydi.
Hürriyet-İtilafçılar Anadolu’ ya karşıydılar ve “ Peyam Sabah “ gazetesini okumaktaydılar. Ali Kemal’ in yazdıklarına yüzde yüz inanıyorlardı. Onlara göre Anadolu’daki hareket , İttihatçıların işiydi ve onların iki buçuk zeybekle yedi tüfek  karşı koyma macerasıydı.
Cemil Usta ve Anadolu harekatına inananlar ise hiçbir ayrıma gitmeden amaçlarının vatanı kurtarma çabası olduğunu ifade etmekteydiler. Cemil Bey, “Millicilerin” padişaha hilafete karşı olmadığını ve amaçlardan birisinin de padişahı kurtarmak olduğunu belirtmekteydi.
Kamil Bey, bazı şeyleri bu konuşmalardan ve gözlerinden sonra idrak etmeye başlamıştı. Mustafa Kemal’ in ve Ankara’nın Anadolu’daki harekatın lokomotifi olduğuna iyiden iyiye inanıyordu. Kamil Bey, daha önce gerçek olarak inandığı bazı durumların yalan olduğunu şaşırarak izliyordu. Şimdiye kadar polisin, jandarmanın, memurun işgal kuvvetlerine var güçleriyle çalıştıklarına inanıyordu. Oysa yanıldığını şimdi anlıyordu. Kuvay-ı Milliyecilerden birisini tutmaya gelmiş İngiliz polisine yardım eder görünen polis, gece Anadolu’ya geçen kalabalık bir takıma kılavuzluk etmekteydi. Millet göründüğü kadar yılgın değildi.
Kamil Bey, icradaki dosyalarına bakmak ve eğer parası yatırılmışsa onları almak için mahkemeye gider. Gözlemleri; ölüm ilamı gelen bir devletin, adalet sistemindeki keşmekeşliğin devletin ölümüne delalet etmesidir. Bir devletin devrini tamamlamadığı, adaletin bu halinden belliydi.
Mahkeme koridorlarındaki bir kişi Kamil Bey’in geleceğine ayna tutuyor gibiydi. Binbaşı Suat Bey’in, Anadolu’ya silah kaçırmaktan dolayı beş yıla mahkum edilmesi üzerine karısı Fahriye Hanım boşanma davası açılmıştı. Suat Bey; vatanı uğruna, fikirleri uğruna sevdiği kadından ve yavrusundan ayrılmak zorunda kalıyordu.
Kamil Bey ,mahkemeden çıktıktan sonra O’nu arayan ve Galatasaray Sultan işinden arkadaşı Ahmet ile karşılaşır. Ahmet Bey, yardım amacıyla Kamil Bey’e başvurmuştu. Ahmet Bey , İhsan Bey’in başından geçenleri birer birer Kamil Bey’e anlatır.
Romanın kilit adamlarından İhsan Bey’i, Kamil Bey kız ihsan olarak tanınmaktaydı. Ama Ahmet bey anlatılanları kamil Beyde büyük şaşkınlığa neden olmuştu. İhsan Bey, harbe yedek subay olarak katılmış ve beş defa yaralanmıştı. Esir düşen İhsan Bey, esaret döneminden sonra bir dergi çıkarmaya başlamıştı. Daha sonra Kuvay-ı Milliye’ yi desteklediği için mimlenmiş, işgalden sonra Aydos cephaneliği baskınına katıldığı iddiasıyla Harp Divanında yargılanarak on yıl kürek cezasına çarptırılmıştı. Eşi Nedime Hanım tüm olumsuzluklara rağmen dergiyi çıkarmaya devam etmişti.
    İhsan Bey, Ahmet Bey aracılığıyla Kamil Bey’den derginin yayınlanması için yardım isteğinde bulunmuştu. Kamil Bey bir çocuk gibi sevinerek yardım isteğini kabul etmiştir. Kamil Bey de artık Kuvvacıların  bir neferidir. Kamil Bey dünyayı daha güzel görmeye ve farklı algılamaya başlamıştı.
    Kamil Bey, Esir İstanbul’u düşünerek Ahmet Bey ile birlikte İhsan Bey’in ziyaretine gitmişti. Cezaevi kapısı Hürriyetin İlanı’nda  tam açılmıştı.Eski arkadaşlar rutin olarak birbirlerinin durumlarını sorduktan sonra asıl konuya geldiler: kadın-erkek, genç-yaşlı demeden işgallere karşı yürütülen büyük direniş. Sultanahmet Meydanında kadınların erkekleri kıskandıran kahramanlık gösterisi, Nedime Hanımın aslan yürekliliği öyle anlatılıyordu ki erkekler erkekliğinden utanıyorlardı. Sultanahmet Mitingi, kadınların efsaneleştiği, devleştiği bir mitingdi. İhsan Bey bu harbin hiçbir harbe benzemediğini sürekli  dile getirmekteydi.
    Kamil Bey, İhsan Bey ve Ahmet Bey ile vedalaştıktan sonra o günün muhasebesini yapar ve artık içi içine sığmaz. Aylardan beri ilk defa işe yaramazlık duygusundan kurtulmuştu. Kendisini kendisine karşı yücelten onurlu bir görev sahibi olmanın rahatlığını duyuyordu. Bu ziyaretten sonra Kamil Bey, Karadayı Dergisinde çalışmaya başlar. Karadayı, kelime anlamı olarak doğru sözlü, yürekli, şakacı olarak tanınan Anadolu’nun masal kahramanıydı. Artık Kamil Bey de memleketin durumunu kavrayan, toplumsal sorumluluk alabilen, felakete karşı çıkanların yanındaydı. “Elinde iyi-kötü bir savaş silahı olan, SORUMLU İNSAN’ dı.”
    Kamil Bey’in Karadayılı günleri başlamıştı. O, kendisine yeni bir oyuncak, yeni bir bisiklet alınmış çocuk gibi sevinçliydi. İçi içine sığmayan Kamil Bey’in bir yandan da içini kemiren düşünceler vardı: Son ne olacaktı.
    Köhne bir odada, loş bir ışık altında başlayan yeni yaşamın amacı, köhneliğe son vermek ve ülkeyi aydınlığa kavuşturmaktı. Bu oda yalnızca bir derginin çıkarıldığı yer değil Anadolu’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Anadolu’ya yardım paralarının gönderildiği, Milli Mücadele için insan sevkıyatının yapıldığı yerlerden biriydi. Büroya vatanperverlerin yanında hafiyelerin de sık sık uğradığı Kamil Bey’e arkadaşları tarafından Kamil Bey’e söylenir.
    İhsan Bey’in eşi Nedime Hanımla birlikte çalışmaya başlayan Kamil Bey, O’nun hayata karşı duruşundan çok etkilenir. Nedime Hanım, çarşaflı bir bayandır ancak çarşafla ilgili görüşleri büyük bir tezatlık içerir. “On altı yıldır giyerim. Bir türlü alışamadım. Yüz yıl da giysem alışamayacağım… Hele şu savaşlar bitsin… İlk işim kadın çarşaflarıyla boğuşmak olacak…” Nedime Hanım, çarşafı yobazların uydurması olarak nitelendiriyordu. Bu geriliği atmanın sosyal bir zorunluluk olduğuna inanıyordu.
    Kamil Bey’in, basın dünyası ve aydınların mantaliteleriyle ilgili analizleri oldukça çarpıcıdır: “Bunlar bilgi bakımından belki ötekilerinden biraz üstündüler fakat yenilgiyi değişmez kader olarak kabul etmiş yılgın bir halleri vardı. Millete güvenmeyi hiçbir zaman denememişlerdi…”
    “Çöken imparatorluk aydınlarını da uçuruma sürüklemekteydi. İslamcılığın 350 milyon sayılan kalabalığı, Turancılığın 100 milyonla hesaplanan uçsuz bucaksız stepleri üzerine kurulan hayaller…Dört yıllık kanlı boğuşmadan sonra imparatorluk çökmüştü.”
    Tanzimat ve Meşrutiyet ilerici bir hareket olarak kabul edilmesine rağmen hala doğru götürülmediği için başarılı olmadığı Nedime Hanım tarafından ileri sürülüyordu. Milli Mücadele için farklı düşünceye sahipti. Bu sefer mücadeleyi yürütenler Mustafa Kemal’in önderliğindeki Anadolu idi. “Şimdi Anadolu’da ordu yok… İleride ordu kurulursa bu, padişah ordusunun bir parçası değil, milletin kendi ordusu olacak. Bu seferki harekete millet kendi damgasını ister istemez vuracak.”
    Nedime Hanım, Kamil Bey’i evinde ziyaret ettiği sırada yapmış olduğu sohbetlerde kadının toplumdaki yerini,toplumdaki tabakalaşmayı kendi bakış açısıyla değerlendirmiştir.Yapmış olduğu değerlendirmeler O’nun çağının çok ilerisinde olduğunu bize gösterir.O’na göre Anadolu’da kadın’ın durumu,Ortaçağın toprağa bağlı köylülerinden daha kötüydü. Kadınlar bir meta olarak satılmakta, aile kurmakta bile fikirleri sorulmamakta, kamusal hayatta kadın hakları olmadığı gibi çalışma istekleri de kabul görmemekteydi. Nedime Hanım, toplumumuzda tabakaların var olduğunu ancak bunların katı-hiyerarşik yapıda olmadığını belirtiyordu.
    Karadayı Dergisi bürosu-yazıhanesi küçük fakat misyonu büyük bir dergi pozisyonundaydı. Yazarlar, şairler, çizerler haftada bir iki defa Karadayı’ ya gelirlerdi. Karadayı idarehanesine bunlardan başka sivil elbiseli zabitler, gizli örgütlerde çalışan insanlar da gelirdi. Bunların parolaları, işaretleri vardı. Her şey gizlilik ilkesi çerçevesinde yapılırdı. Genelde dergide çalışanların hepsi mimliydi. Kamil Bey de mimlenenler arasındaydı.
II. BÖLÜM:    BULANIK SU
    Savaş ve sonrası, çöküntü dönemleri toplumun psikolojisini derinden sarsan ve sosyal davranışların değişmesine neden olan evrelerdir. “Çöküntü devirlerinde iki çeşit insan meydana çıkıyor. Namussuzlarla namuslular… Muharebede düşman karşıdadır ve üniformalıdır. Kaçarsın, kovalarsın… anında ölenler, yaralananlar olur. Ama hep ileriye bakmanın bir rahatlığı vardır. Oysa esir bir şehirde, dost kim, düşman kim bilinmez.” İhsan Bey mevcut durumu bu şekilde değerlendiriyordu.
    Bir tarafta yılgınlık ve tükenmişlik diğer tarafta küllerden yeniden doğma çabası. Bir tarafta ihanet diğer tarafta ölesiye bir mücadele. “İhanet, bir kolunu cephede bırakmış, bir savaş kılığına girmişse, bunun bir tek anlamı olur: İnsanlığımıza vurulan bu canlı hakareti temizlemek için kadın, erkek çocuk, biz yılmayanlar daha çok, daha şiddetli, daha geberesiye çalışacağız…”
    İhsan Bey bunları anlatırken Niyazi Efendi’nin yaşamış oldukları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçti  roman kahramanlarımızdan Niyazi Efendi, İzmir’de katip olarak çalışırken 1903’te Jön Türklere dahil olarak Avrupa’ya geçmişti. Meşrutiyetin ilanı için mücadele etmiş, Hareket Ordusuyla İstanbul’a gelerek 31 Mart Ayaklanmasının bastırılmasında bulunmuş, Trablus’ta,  Balkanlarda, Dünya Savaşında çarpışmış Yunanlılara ilk kurşunu sıkanlar arasında yer almıştı. Karakol Teşkilatı ve M.M Grubuyla da ilişkisi vardı.
     Niyazi Efendinin polis müdüriyetinde, jandarma dairesinde, Merkez Kumandanlığında tanıdıkları vardı. Her hafta Karadayı idarehanesine uğrayarak hem haber getirir hem de haber alırdı. İhsan Bey ve eşi Nedime Hanım, Niyazi Efendiye büyük güven duymaktaydılar.
    Anadolu’da ise işler pek yolunda gitmiyordu: Çerkez Ethem’ in ihaneti, Demirci Efe’nin isyanı, Yunanlıların saldırıları ve Eskişehir’in düştüğü fısıltısı kulaktan kulağa yankılanıyordu. Ve birden bire İnönü zaferinin haber alınması idarehanedeki üzüntüyü sevince çevirir. Ancak bu sevinci bazı şairlerin vurdum duymazlığı baltalar. “    Bir millet şairleri tarafından böyle yüz üstü bırakılabilir mi? Hele bu günlerde… Oysa biz bugün şiire ne kadar muhtacız! Kavgasız şiire… Sanat, sanat için demek, sanat kuvvetinin emrinde demektir.” Nedime Hanım şairlere olan sitemini bu şekilde dile getirmiştir.
    İstanbul’daki vatanperverler kaderlerine razı olmaktansa kurtuluş için icabında ölmeyi göze alarak tereddüt etmeden tehlikeli işlere aslanlar gibi atılıyorlardı. Ahmet Bey de bu tehlikeli işlere girenlerdendi. O, bin ton cephaneyi Anadolu’ya kaçırmak için elli bin lira bulmaya çalışıyordu. Cephaneyi Anadolu’ ya Ararat gemisi taşıyacaktı
Bu yükleme işinde çalışanların tek amacı vardı:Vatanın kurtuluşuna katkıda bulunmaktı.Anadolu’yu kurtarmak için farklı politik görüşe ve farklı dünya algılamaları olan vatandaşlar bu  kimliklerini bir kenara bırakarak el ele  vermişlerdi.“Yüzbaşı Bilal,Yüzbaşı Hakkı,Teğmen Abdülvahap, Kayyum Ahmet,Tahsin kaptan,Hemşinli Mehmet,Bolşevik Mustafa,Marangoz Adil Usta hep geldiler“Alıntı yaptığımız bölümde her kesimden,her sınıftan sorumluluk sahibi vatandaşların varlığı gözlenmektedir.
Cephanenin nakli için gerekli olan 50.000 lira “Beş yüz senelik Baş şehirde,Paşası,Tüccarı,Beyi,Ağası,olan şehirde“bulunmuyordu.İşgal makamları da kaçakçıları yakalatanlara ödül vermekteydi.Para bulmak için her yola baş vurulur.Kuvay-ı Milliye adına borç alınması da gündeme gelmiştir.Para ihtiyacını gidermek için yapılan faaliyetlere de zaman zaman Ankara ile İstanbul‘daki  M.M. ve Karakol gibi gizli örgütler arasında zaman uyuşmazlık  çıkıyordu.Bazı şahısların keyfi hareketleri ve menfi davranışları uyuşmazlığı temel sebebiydi.Geminin sahibi olan La Feransez şirketinin direktörü nakliyat için yardımcı olmayı kabul eder.
  Cephanenin naklinde karşılanan sıkıntı “Karadayı” daki tüm çalışanları germiş ve gebe Nedim Hanımın da rahatsızlanmasına neden olmuştu. Kamil Bey,işleri idare edeceğini söyleyerek Nedime Hanımın biraz dinlenmesini istemişti.Nedim Hanım eve dinlenmek amacıyla gitmiş ancak rahat edemeyerek temaslarına ve görüşmelerine devam etmişti.Esir şehirde kısa zamanda ani değişiklikler olmaktaydı. Niyazı Bey,Ahmet Bey in Bekir Ağa Bölüğüne tevkif edildiğini haber vermek için idarehaneye geldiğinde Nedime Hanımı bulamaması O’nu endişelendirir. Ancak Kamil Bey durumu anlatarak Nedime Hanımın adresini vermeden geçiştirmiştir.
    Niyazi Efendi, işgalci güçlerin Bursa-Uşak’taki birliklerinin saldırı planlarının ele geçirildiğini ve bunların hemen Ankara’ya ulaştırılması gerektiğini Kamil Beye söylemişti. Bu planlar Nedime Hanım tarafından güvenli bir yere saklanmıştı. Nedime Hanıma haber verilip Karadeniz Postasını yapan Gül Cemal vapuruna teslim edilmesi gerekiyordu. Kamil Bey, Nedime Hanımın Ada’da olduğunu söyleyerek Niyazi Beye yalan beyanda bulunmuştu.
Kamil Bey tüm olanları Nedime Hanıma anlatınca Nedime Hanım tereddüt etmeden planları göndermeyi düşünür ama Kamil Bey buna karşı çıkarak ve onu ikna ederek bu tehlikeli işi kendisi üstlenir. Kuru üzüm sandığına yerleştirilmiş olan planlar Nedime Hanımın dadısının evinden alınarak Gül cemal vapurunun kahvecisi Ramiz Efendiye verilecekti. Ramiz efendi savaşta yedek subay olarak çarpışmış ve dört yerinden yaralanmış bir öğretmendir. Yeri geldiğinde ülkenin geleceği için öğretmen de öğrenci de sorumluluk almaktan çekinmemiştir. Kamil Bey’in Kuvay-ı Milliyeciler ile birlikte hareket etmesi ve gazetede çalışması eşi Nermin Hanımı sinirlendirir. Kamil Bey’in toplumsal sorunlarla ilgili taşımış olduğu sorumluluk kadar Nermin Hanım vurdumduymaz ve ilgisiz bir kişiydi. Nermin Hanım halasının da etkisiyle Kuvay-ı Milliyecilere düşman kesilmişti ve onları maceraperest olarak görmekteydi. Bu düşünce İngiliz işgalci güçlerinin düşünceleriyle paralel bir düşünceydi. Bir yandan elden gitmekte olan vatanı kurtarma düşüncesi varken diğer taraftan her şeye rağmen zengin ve şatafatlı bir yaşam sürme isteği  vardı. Ailedeki bu iki düşünce çatışma halindeydi. Kamil Bey Nermin Hanımı bu mantalitede olmasından dolayı kendisini suçladı. Çünkü onu yıllarca kibar serseriler arasında dolaştığına inanıyordu.
Kamil Bey üzüm sandığını Beşiktaş’ta Çerkez Kadından alır. Ancak Tophane rıhtımında Ramiz Efendiye verirken suçüstü yakalanır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:    KAMİL BEY
    Kamil Bey ilk sorgulamasına zaman kaybedilmeden başlanır. Sorgulama çelişkili bir durumun acı sonuçlarını gözler önüne serer. Bir tarafta tüm varlığıyla kendini Milli Mücadele için adamış kurtuluşa yürekten inanmış fakat paradoks bir durum olarak sanık sandalyesinde oturmuş bir kurtuluş savaşçısı diğer tarafta Anadolu’daki hareketi hayasızca baldırı çıplakların maceraperestliği olarak gören amerikan mandaterliğini İngiliz işgalini içselleştirmiş olan İstanbul Hükümetinin zihniyetini temsil eden sorgu amiri.
Kamil Bey sorgulama sırasında soğukkanlı davranarak Nedim Hanımın hiçbir şeyden haberi olmadığını kendisinin de sandıktaki belgelerden haberi olmadığını sorgu amirini sinirlendirecek bir sakinlikte dile getirir. Sorgulama amiri Kamil Beye kendisini kurtarabilmesi için her şeyi anlatmasını ister. Ancak Kamil Bey inandığı değerlerden hiçbir şekilde ödün vermez. Sorgu amiri tüm olayların baş müsebbibi olarak Avrupa’da eğitim görmüş olan aydınları görmekteydi. Tanzimat’tan sonra Avrupa’ya gönderilmiş öğrenciler Avrupa’nın yaşam tarzından ve düşünce sisteminden etkilenmişlerdir. Daha çok sosyal bilimlerle ilgilenen ve adalet kavramlarından etkilenerek Osmanlı Devletini çöküntüden kurtaracak formülü bu kavramlar üzerinde geliştirilecek bir sistem olduğuna inanıyorlardı. Tüm bu olaylardan dolayı iktidarlar aydınlara mesafeli ve şüpheci bir gözle bakarlardı.
Sorgu amiri Ahmet Bey ile Kamil Beyi yüzleştirir. Ahmet Bey her şeyi anlatmıştır. Ahmet Bey günlerce işkenceden geçirildikten sonra daha fazla dayanamayarak arkadaşlarını ve Nedime Hanımı ele vermişti. Ahmet Bey tüm yaptıklarından dolayı pişmanlık duyuyordu. Kamil Bey keskin bir manevra yaparak Ahmet Beyin Nedime Hanıma aşık olduğunu ve Nedime Hanımın bunu kabul etmemesi üzerine böyle bir ifadeye başvurduğunu ve Ahmet Beyin tüm söylediklerinin yalan olduğunu belirtmiştir. İkinci bir yüzleştirme kahveci Ramiz Efendiyle yapıldı. Ama Ramiz Efendi büyük bir ustalıkla sorgu amirinin tüm sorgularını sorgu amirini kızdıracak cevaplar verir.
Kamil Bey bir malikane gibi olan esir şehir İstanbul ‘un bir odasına kapatılmıştır. Bekir ağa bölüğüne buraya Kuvay-ı Milliyeciler hapsedilmekteydi. Mahpusların büyük bir çoğunluğu Anadolu’ya yardım etmekten tutuklanmıştı ve bunlar harp divanında yargılanmışlardı. Kamil Bey tüm olanları daha etraflı düşünürken bir anda Nedime Hanımı adada olduğunu yalnızca kendisinin ve Niyazi Efendinin bildiğini hatırladı. Fakat sorgulama esnasında Yüzbaşıda bunu sormuştu. Kamil Bey Nedime Hanımı korumak amacıyla ada yalanını uydurmuştu. Yüzbaşının konuyla ilgili sorularını kamil Beyin zihninde Niyazi Beyin tutuklanmış olabileceği şüphesini uyandırdı. Ama herhangi bir yüzleştirme yapılmamıştı. Kamil Beye göre bir çok acıyı yaşamış olan Niyazi Bey her türlü işkenceye dayanıp hiçbir şekilde konuşmaz ve arkadaşlarını ele vermezdi.
Kamil Bey hücresinde bir yandan geçmişin hesabını yaparken bir yandan da gardiyanın söylediklerini düşünüyordu. Gardiyan İttihatçıların meşhur tetikçisi Yakup Cemilin başından geçenleri bir edebiyatçı şair gibi şairane bir üslupla anlatmıştı. Yakup Cemil Babı Ali baskınında yer alarak iktidar değişikliğinde önemli roller üstlenmiş ancak daha sonra Enver Paşa tarafından kurşuna dizilmişti.
Niyazi Beyin ihanet etmiş olabilme olasılığı Kamil Beyi içten içe yiyip bitiriyordu. Bunları düşünürken Ahmet Beyi kendini asarak intihar ettiği haberini alır. Kamil Bey Ahmet Beyin intiharından sonra  Niyazi Beyi düşünmeye başladı. Ada yalanı korkunç bir gerçeği ortaya çıkarmaya başlamıştı. Niyazi Beyin ihanet etmiş olma olasılığı.
Mahkumların boş kağıt kalem ve gazete isteğine daima şüphe ile bakılmaktaydı. Kamil Bey bu istekleri gardiyanlar vezninde bile tepkiye neden olmaktaydı bazı gazeteler. Bazı gazeteler yasak olduğu için hapishaneye getirilmezdi. Geçer akçe Ali Kamilin yazıları ve Peyam Sabahtı. İstanbul hükümetinin güdümünde yayın yapan gazeteler Mustafa Kemalin başlatmış olduğu sistematik mücadeleyi baltalamak için “Anadolu’nun hepsini gavur ve Bolşevik olduğunu” sürekli olarak telkin etmişlerdir.
Tüm sorgu aşamalarında sorgu amirleri Kamil Beye paşa oğlu ve bir asilzade olduğunu sık sık dile getirmişlerdi. İstanbul’daki bazı güdümlü aydınlar halkı küçümseyici bir tabir olarak “Avam” olarak nitelendirmekteydiler ve bunlara ayak takımı demekteydiler. Kamil Beye kendi düşünceleri paralelinde hareket etmesi halinde yurt dışında çalışma teklifleri yapılmış ve zenginlik teklif edilmiş. Ancak Kamil Bey bunları reddederek onurlu bir yaşam sürmeyi veya onurlu bir ölümü yeğlemiştir. Tüm baskılara rağmen o Nedime Hanımı korumaya devam etmiştir.
Kamil Bey çaresizlikten çare üretmeye çalışıyordu. Gardiyan Asker İbrahim’in aracılığıyla Ramiz Efendiyle gizli bir görüşme yaptı. Ramiz Bey Niyazi Beyin ihanet etmiş olduğunu ve bu ihanetin bir şekilde Nedime Hanıma ve İhsan Beye ulaştırılmasının zorunluluğundan bahsediyordu. Ama çözüm üretemeden ayrılmak zorunda kalırlar.
    Nermin Hanımın ve eniştesinin Kamil Beyi ziyareti ise trajik-dramatik bir durumdur. Kamil Bey tanıdığı sandığı ama gerçekte hiç tanımadığı eşi tüm suçu Kamil Beyin Nedime Hanım ile olan diyaloguna bağlamıştı. Enişte Bey’de tüm suçu Kuvay-ı Milliyeciler de görmekteydi. Enişte Beyin düşünceleri ve inandıkları ihanetin derecesini gösterir. Ona göre “Yakında yunan taarruzu bütün dedikodulara son verecekti.” Enişte Bey gibileri düşman bir ülkenin işgalini kurtuluş olarak kabul etmekteydiler. Nermin Hanımın ve diğerlerinin tüm baskılarına rağmen Kamil Bey nedime Hanımı korumuş ve kollamıştı.
Kamil Bey bütün bu olanlardan sonra bir yandan da pişmanlık duyuyordu. Ama onun pişmanlığı farklıydı. Avrupa’da iken karısının şapkaları, ropları, tuvaletleri, çantaları ve eldivenleriyle nasıl ciddiyetle uğraştığını hatırlayınca utandı. Balkan harbi seferberlik sırasında nelerle uğraşmış bu toprakta bu toprağın üzerindeki insanlarla meğer hiçbir ilgisi yokmuş.
İmkansızlıklardan büyük imkanlar doğarmış. Başka bir ifadeyle “İmkansızlıklarımız bizlere daima büyük imkanlar sunar.” Dört duvar ile hapsedilmiş bir insan bedeni ama onun hayalleri parmaklarından resim kağıtlarına dökülerek özgürleşiyordu. O imkansızlıklar içerisinde yürütülen bir mücadelenin özgürlükle ve kurtuluş ile sonuçlanacağına yürekten inanıyordu. Ve bunu dile getiren bir çok resim yapmıştı.
Uzun bir sorgulama sürecinden sonra beş subaydan oluşan harp divanında mahkeme başlar. Mahkemeler adalet terazisinin kurulduğu yerdir. Bu Kural mahkemelerin her türlü erkten uzak olduğu durumlarda geçerlidir. Tarih boyunca rastlanacağı gibi iktidar sahipleri iktidarlarını güçlendirmek için mahkemeleri bir baskı unsuru olarak kabullenmişlerdir. İstanbul’da kurulan harp divanlarının işlevi ise Anadolu’daki Milli Mücadeleye destek verenleri hapsetmekti. Mahkemelerde suçlu olarak yargılanan Kamil Bey ve Ramiz Efendiydi mahkeme devam ederken Kamil Bey ve Ramiz Bey mahkemenin sonucundan çok Anadolu’daki gelişmeleri merak ediyorlardı. Mahkeme süresi boyunca Ramiz Bey ve Kamil Bey aynı odada mahpus olmuşlardı.
Ramiz Beyin olayları ve olguları ele alırken analitik yaklaşım sergilemesi ve mantıklı çözümlemeler yapması Kamil Beyi derinden etkiler Ramiz Beyin eşi Fatma Hanım ise yüreği çatallı yiğit mi yiğit cesur mu cesur Anadolu kadınıydı. Sultan Ahmet’te erkeklere “ Eğer vatanı kurtaramayacaksanız örtülerimizi siz örtün.” diyerek işgalin kabullenemeyeceğini abidevi bir şekilde dimdik ayakta durarak göstermiştir.
Tartışmalarda Anadolu’daki harekatın başarıya ulaşabilmesi için düzenli orduya olan ihtiyaç sürekli vurgulanıyordu. Düzenli bir orduya ancak bir başka düzenli ordu ekarte edebilirdi. Onlar bunu düşünürken Mustafa Kemal Anadolu’da düzenli orduyu kurmuştu. Anadolu her şeyi seferber etmişti. Bu bir savaştan öte Türk milleti için olmak ya da olmamak mücadelesiydi. Ninelerin dedelerin çocukların her sınıftan her yaştan insanın mücadelesiydi. Ya her şey bitecek ya da her şey yeniden başlayacaktı. Anadolu üzerindeki ölü toprağı silkeleyerek her şeyi korumak için bir panter gibi vuruşmaya başladı. Fatma Hanım İnönü’de Yunanlıların tekrar mağlup edildiği müjdesini Ramiz Bey ve Kamil Beye ulaştırdı. Bir yandan zaferin vermiş olduğu sevinçle her ikisinin içi içine sığmazken bir yandan da bir şey yapamamamın vermiş olduğu eziklik vardı.
Beşinci duruşmaya Kamil Bey ve Ramiz Bey İnönü’den gelen sevindirici haberle çıkarlar.Mahkeme devam ederken Kamil Bey’in aklından tek bir şey geçiyordu. Anadolu’yu tekerlek tekerlek ,adım adım , karış karış gezme isteği Anadolu’dan gelen haberler İstanbul Hükümetinin ve işgalci güçlerin canını sıkıyordu. Harp divanı önünde Kamil Bey devleşirken hakimler, yargıçlar ezilip büzülüyordu.Herkes vatanın selametinden,padişahın,saltanatın kurtarılmasından bahsediyordu. “At izinin it izine karıştığı” bir ortamda İstanbul’daki işgalci güçlerin borazanlığını yapan işgallere karşı gelmemenin tek kurtuluş yolu olduğunu kabul eden soysuzlar diğer tarafta “Ya istiklal ya ölüm” diyen vatanperverler.
Doğada her şey zıttıyla birlikte vardır. Bu zıtlıklar hayatın akış yönünün belirleyici unsurlarıdır.
Karar: Ramiz Efendi beraat Kamil Bey 10 yıl kürek cezası ailesinin padişaha ve devlete olan hizmetlerinden dolayı cezasının 3 yıl indirilerek 7 yıl kürek cezası ile cezalandırılması
İngiliz güdümündeki harp divanında mahkum edilen Kamil Bey vicdan mahkemesinde beraat etmişti.     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder